Karaman'ın en zarif abisi

Başlık, Ahmet Ümit'in "Beyoğlu'nun En Güzel Abisi" adlı romanından yürütmüşüm gibi oldu. Olmasın, hiç ilgisi yok. Ahmet Ümit henüz yazar değilken, başı kitaplara gömülü okumalar yaparken ben başlıktaki tanımlamayı çoktan icat etmiştim (!) Karaman'ın ez zarif abisini anlatmadan önce bir kıssaya yer vermek istiyorum.

Behlül Dânâ, Bağdat’ta yaşayan bir Hak aşığı, meczup. Dünyaya itibar etmeyen bir veli kul. Zeki ve hazır cevap... Günlük konuşması bile ders niteliğinde… Bir gün Behlül’ü mezarlıkta, ayaklarını kabir taşlarının arasına sokmuş, toprakla oynarken görenler, "Ey Behlül burada ne yapıyorsun?diye sormuşlar. Şöyle demiş: "Bana eziyet etmeyen, gıybetimi yapmayan insanlarla oturup sohbet ediyorum. Bunlar sağ olanlardan daha emin."

Mala, mülke, şana, şöhrete tapanlar, sanki ölmeyecekmiş gibi dünyalık biriktirenler… Yalan, dolan, hile, haksızlık, zulüm ve kalp kırmakla ömür tüketenler... Eğer dünya böyleyse her birimiz Behlül gibi kendimizi kabristana vuralım, onlarla oturup sohbet edelim. Bilmem ki, bizimle konuşmaya tenezzül ederler mi?

Hak aşığı Behlül Dânâ'yı hatırlamama sebep, "Karaman'a arada bir gidiyorum, sessizleri ziyaret edip dönüyorum" sözü oldu. Bu sözü "Karaman'ın en zarif abisi" söyledi. Karaman'a gidiyor ama sadece mezarlığa uğruyor. Aile büyüklerinin, dostlarının (tanıdıklarının diyeceğim ama onun tanımadığı kimse yok ki) kabirlerine varıp, dualar ediyor.

Uzun yıllar var ki, karşılaşmadık. Anı Bisküvi'nin "Toprak Damlı Evlerin Çocukları II" kitabının dağıtımından sonra bir gün telefonum çaldı. Bende kayıtlı olmayan bir numara. Açtım, "Seki Çeşme Mahallesi'nin çocuğu musun?" diye soran esprili bir ses. Kitapta kendimi anlattığım yazının bir bölümünün başlığını "Seki Çeşme Mahallesi'nin Çocukları" koymuştum. Belli ki, bu yazıyı okumuş, beni tanıyan, şaka yapacak kadar samimi biri. "Evet, Seki Çeşmeliyim. Siz de öyle olmalısınız?" diye başlayan sohbetimiz hayli uzun sürdü.

"Karaman'ın En Zarif Abisi"ni yazmayı öyle çok istiyordum ki... Sohbetimizin sonunda biraz da çekinerek, "İzniniz olursa sizi tanıdığım kadarıyla yazmak istiyorum" dedim. Ve izni kopardım. Yazının kahramanını anlatmadan önce Karaman’ın Gazipaşa Caddesi’nde kısa bir tur atmak istiyorum. Gazipaşa, Şabaniye Camisi’nin önünden başlar, Aktekke’ye kadar uzanır. Gazipaşa Caddesi, bir dönemin ayakkabıcılarının yatay AVM’sidir. Hatırladığım kadarıyla Aktekke’ye gidiş yönüne göre, caddenin sol tarafında Süleyman Bağcı, Mümtaz Ünver, Osman Topoğlu, Ali Topoğlu, Sağkayalar, Böcüler, Ahmet Konur, Sait Çakıcı, Hacı Paşa’nın (Mehmet İşçi) dükkanları vardı. Ünverleri, Sağkayaları ve Konurları yakından tanırdım, çünkü çocukları mahalle, okul veya sınıf arkadaşlarım oldu.

Gazipaşa Caddesi boyunca ara sokaklar dahil 730 dükkân varmış. Dükkânların bir bölümü Vakıflar’a aitmiş. İşte bu caddede bir çocuk, babasının ayakkabıcı dükkanında hayatı tanımaya, insanları gözlemeye başlamış.

Süleyman Bağcı, Karaman’da herkesin tanıyıp sevdiği dürüst esnaflardandı. Abbas Mahallesi’ndeki eski Karaman evlerinden birinde otururdu. Süleyman-Sıddıyka çiftinin ilk çocukları 1944 yılında dünyaya geldi ve dedenin ismi verildi: Eyup. Eyup’ten sonra aileye Samiye ve Fidan kardeşler geldi.

Eyup, her esnaf çocuğu gibi, ilkokuldan itibaren babasının dükkanına gidip gelmeye başladı. Cin gibiydi, sevimli ve iletişimi güçlü bir çocuktu. Nasıl bir güven vermişse, baba Süleyman Bağcı, oğlu Eyup’u henüz 11 yaşında iken Konya’ya ayakkabı almak üzere gönderdi. Eyup’un yanında kimse yoktu. Otobüse bindi, Konya garajında indi. Ayakkabıcıların dükkanını bulup babasının siparişlerini aldı. Ayakkabıları doldurduğu iki çuvalı bir at arabasına yükleyip garaja geldi ve Karaman otobüsüne bindi. Karaman’a geldiğinde yine bir at arabası tutup, çuvalları dükkanlarına getirdi. Süleyman Bağcı’da gurur, sevinç, mutluluk hepsi bir arada... Nasıl olmasın? Eyup, yaşından büyük iş başarmış ve meslek hayatının ilk sınavından alnının akıyla çıkmıştı.

Eyup Bağcı, bir yandan okula giderken, boş vakitlerinde babasının yardımcısıdır. 16 yaşına geldiğinde bu kez yolculuk biraz uzağadır; hiç görmediği İzmir’e gidecektir. Önce Konya’ya, Konya’dan otobüsle 15 saatlik yolculuktan sonra İzmir’e varır. O vakitler öyledir. Yolculuklar zahmetlidir ve saatlerce sürer. Eyup, Basmane’den yürür, sora sora Ayakkabıcılar Çarşısı’nı bulur. Toptancılardan 700 çift ayakkabı alır. Ayakkabı sandıkları TCDD’ye verilir, Eyup aynı akşam otobüse biner ve Karaman’a döner.

Eyup’ün aldığı ayakkabılar bir hafta sonra Karaman’a ulaşır. Sandıklar açıldıkça Süleyman Bağcı’nın hep sıcacık gülümseyen gözlerinde mutluluk ışıkları yanar. “Ne güzel ayakkabılar seçmişsin oğlum” diyerek, Eyup’a güvenini yüksek sesle ifade eder. Eyup, ikinci sınavda da başarılı olur.

Eyup Bağcı liseden mezun olur ama baba “Oğlanı kaybederim” endişesi ile onu okutmak yerine iş yerinde yanına alır. O günlerde Süleyman Bağcı’nın dükkanında 10’a yakın usta ve çırak çalışmaktadır. Süleyman Bağcı’nın güvenilir birine ihtiyacı vardır ve bu oğlundan başkası olmayacaktır.

Eyup Bağcı, o günlerden baş usta Cavit Tulum’u hiç unutmamış, onu hep rahmetle anıyor. Cavit Tulum, 30 yıl muhtarlık yapmış, güvenilir bir kişidir. Eyup Bağcı’nın ilk hayat dersleri aldığı bir güzel insandır. Eyup Bağcı, kendisine güzel öğütler veren Cavit Usta’yı şöyle yad ediyor:

Cennet mekanı olsun. Kendisi bir günde üç paket sigara içerdi ve beni sürekli uyarırdı: Sakın ha, bu merete alışma! Bugün 78 yaşındayım ve sigarayı hiç elime almadım.

Eyup Bağcı bir esnaf olarak tanıyıp saygı duyduğu ve örnek aldığı kişilerin isimlerini ise şöyle ifade ediyor:

Sait ve Ahmet Çakılcı, Ali ve Osman Topaloğlu, Emin ve Rüştü Günok, Hulki Külahçı, Ahmet Konur, Topağın İbrahim, Küçük Usta Mehmet Gövesli ve en çok iz bırakan kişi olarak Yiğitbaşı Mustafa Metin Yiğit.

Eyup Bağcı Karaman’ın en zarif ve güler yüzlü ayakkabıcısı olarak tanınır. Selam vermeden geçtiği kimse yoktur. Esprilidir, kimsenin gönlünü kırmamıştır. O, hastanede kimsesiz hastaları ziyaret eden bir gönül eridir. Hastalara moral verir, yardımda bulunur ve gönüllerini almaya çalışır. Sonra Çocuk Yuvası’nın müdavimlerinden olur. Çocukları ziyaret eder, onlara hediyeler götürür. Küçükleri hatırlayıp büyükleri unutmak olur mu? Yaşlılar Yurdu’na uğrar, yaşlıların güler yüzlü oğlu olarak tanınır.

Onun ziyaretlerinin en önemlilerinden biri de cezaevidir. Özel izin alır ve her ay bir kez cezaevine gider. Ziyaretçisi gelmeyen, tanımadığı, parasız beş mahkum için beş adet zarf hazırlamıştır. Zarfların içinde mahkumlar için harçlıklar vardır. Onlarla yarım saat sohbet eder ve çay içer. Kocaman yüreği olmalı ki, bunca insana yetsin, onlara vakit ayırsın, onlar için üzülüp ağlasın…

İmkanı geniş olan değil, gönlü geniş olan hayır yapabiliyor, başkalarının yardımına koşuyor. Rabbim bizi nasiplilerden ve gönlü geniş, kocaman yüreği olanlardan eylesin.

Eyup Bağcı 30 yaşına girdiğinde gönlüne kutsal toprakları ziyaret isteği düşer. O yıllarda hacca gidenlerin yaş ortalaması 60’lar civarındadır. Arkadaşları ve yakınları “Henüz gençsin. Bu yaşlarda gitme, daha çok erken” derler. Babası daha önce hac görevini ifa etmiştir ama annesi hacı değildir. Annesini de yanına alır, hacca gider. Artık Hacı Eyup’tur, Hacı abidir.

Bir yıl sonra kutsal topraklar burnunda tütmeye başlar. Yine hacca gitmeye karar verir. “Ne oluyor, her yıl hacca mı gidilir?” diyenlere, “Aşı iyi tutmadı. Bir daha aşı olmam gerekiyor” diyerek, şaka yapmaktan geri kalmayan Eyup, babasından izin alır. Kendi aracıyla gitmeye karar verir ve yanına yoldaş arar. “Para ödemeyeceksiniz. Masraflarınız benden” demesine rağmen, arkadaşlarından kimse gelmek istemez, her biri hac için yaşlarının küçük olduğunu ifade ederler.

Eyup Bağcı’nın kutsal topraklar aşkı öyle güçlü olmalı ki, Allah ona Karaman’ın has evlatlarından Müftü Abdullah Sıvacı’yı yoldaş etti. Rahmetli Hüsnü Sıvacı komşuları olurdu. Hüsnü Sıvacı amca, Karaman’da herkesin sevdiği, saygı duyduğu gönül dostlarındandı. Çoluk çocuk ayırt etmez, önüne çıkan herkese gülümser ve selam verirdi. Mahallemizin “Hüsnüyusuf” amcasıydı. Çok zayıf, uzun sakallı ve temiz yüzlü bir insandı. Namazı hangi camide kılsa, orada müezzinlik yapardı. Abdullah Sıvacı, bu mübarek babanın tek oğluydu ve oğluyla gurur duyardı. Eyup Bağcı, Abdullah Sıvacı’ya birlikte hacca gitme önerisinde bulundu ve müftü bu teklifi kabul etti. O yıl birlikte hacca gittiler.

Eyup Bağcı’nın ifadesiyle “Kutsal Topraklara doyum olmuyor.” Bir kez daha hacca gitmeye karar verdi. Baba Süleyman Bağcı, “Ne oluyor oğlum? İkinci kez hacca gidenlere kızar, söylenirdin. Şimdi üçüncü kez gitmek mi istiyorsun? Kararını bir daha gözden geçirir misin?” der.

Nasipte varsa Allah bir yol açar, bir imkan sunar. Eyup Bağcı, “Babacığım, baba oğul birlikte hacca gideceğiz” teklifinde bulunur. Süleyman Bağcı’nın mutluluktan gözleri yaşarır. Baba ikinci, oğul üçüncü kez hac ibadetini yapar.

Eyup Bağcı, artık Karaman’da yaşamıyor. Mersin Atakent’e yerleşmiş. Yüreğinin götürdüğü yere gitmiş. Hayatın ipine öyle tatlı yapışmış ki, Allah ona Akdeniz’in portakal ve limon kokuları arasında sağlıklı ve huzurlu günler yaşatıyor.

Yüreği insan sevgisiyle dolu biri boş durabilir mi? Atakent’te tanısın tanımasın her cenazeye katılıyor, insanların acılarını paylaşmanın bir yolunu buluyor. “Ömrüm boyunca vakit bulduğumda, hastanede kimsesiz hastaları ziyaret etmek, yardımda bulunmak. Zaman zaman çocuk yuvasına hediyelerle gitmek, onlarla sevgiyi paylaşmak, moral vermek. Yaşlıların gönüllerini almak…” Bunlar Eyup Bağcı’nın duyguları. Eyüp Bağcı bu duygularını hayatında uygulayan bir yiğit…

Eyup Bağcı, benim mahalle komşum ve sevip hürmet ettiğim bir güzel ağabeyimdir. Yıllardır görüşmediğim bir güzel insanın yıllar sonra sesini duyunca öyle mutlu oldum ki. Eyup Bağcı’nın hafızası da vefası gibi… Öyle güçlü. Tanıdıklarını unutmayan, onlarla yıllar öncesinin muhabbetiyle bağ kuran gönül insanı…

Behlül Dânâ’yı hatırlamama Eyup Bağcı vesile oldu. Arada bir Karaman’a gidiyormuş. Ama kendi ifadesiyle ‘Karaman’ın ‘sessiz mahallesi’ne, hamuşane, yukarı mahalleye gidiyor, ailesinin ve tanıdığı dostlarının mezarlarını ziyaret edip, dualar ediyormuş. Birçok arkadaşının mezarlarının bakımını da yaptığı oluyormuş. Çarşıya inmiyormuş. Sonra yeniden Atakent’e dönüyormuş. Karaman’a bir gücenikliği varmış gibi hissettim.

Eyup Bağcı’nın, ANI Bisküvi’nin Kültür Yayınları arasında çıkan “Toprak Damlı Evlerin Çocukları II” adlı kitapta yer alan bir hatırası var ki, kendisini “Karaman’ın en zarif abisi” olarak nitelendirmeme hak vereceksiniz.

“Muammer Baran, bir gün ablası Mukaddes Hocamla dükkânımıza geldiler. Mukaddes Hocam, Muammer ağabeyime rahat giyeceği bir ayakkabı almak istediklerini söyledi. Ben de mesleğim icabı son derece saygı duyduğum Muammer Bey ağabeyciğimin 40 numara giyeceğini tahmin ederek bir ayakkabı tavsiye ettim. O güzel insan ayakkabıyı eline aldıktan sonra ilk numarasına baktı. ‘Eyup Beyciğim, ben 38 numara giyiyorum’ dedi. Denemesini istedim, kabul etmedi. İstediği numarayı getirdim, maalesef olamazdı. Bu arada, Mukaddes Öğretmenim ağlamaya başladı. “Öğretmenim çaresi var” dedim. 40 numara ayakkabının tabanındaki numarayı kazıdım. Keçe kalemle kocaman bir 38 yazdım. Ayakkabıyı aldı, ilk önce numarasına baktı, ayağına tam uydu. ‘Gördün mü Eyup Beyciğim” dedi ve ayakkabıyı alıp gittiler.

Kış günlerinden birinde ayağında koca bir lastik çizme… Mağazanın önünden geçerken; ‘Muammer Bey ağabeyciğim, ablanız bana para gönderdi’ diyerek, içi miflonlu, ıslak geçmeyen bir bot giydireceğimi söyledim. Kabul etmedi. ‘Ablamın parasını geri gönder’ dedi. Çok sevdiğim için ben hediye etmek istemiştim.”

Yine aynı kitaptan bir alıntı daha:

“Bir üniversitede okuyamadım ama hâlâ ‘Halk Üniversitesi’nde okuyorum. Akıllı telefonu, interneti ve sosyal medyası olmayan 19. yüzyılda yaşayan adamım. Bir Karamanlı olarak her zaman memleketimle gurur duyuyorum. Hayat felsefem; ben her gün yeniden doğarım. Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak. Asla ne olursa olsun ümitsiz kalmayın.”

Allah uzun ömür versin. Eyup Bağcı bu çağın dervişi. Bir gün dünyaya veda ederse ve Karaman’da defnedilirse, onun mezarı türbe olur. Ziyaretçinin eksik olmadığı bir türbe… Eyup Abi, ölümüne üzülmez de ziyarete gelenleri ayakta karşılayamadığı için ızdırap çeker. Öyle kibardır o. Tebessümü yüzünden eksik olmayan bir kibarlık...

O, “Rabbim, beni arkada bir kırık kalp bile bırakmadan bu dünyadan ayrılan kullarından eyle.” diye dua eden bir zamane dervişidir.

O, Y. Yeşim ve S. Barış’ın biricik babasıdır. Yeşim, Hacettepe Üniversitesi’nde Jeoloji Mühendisliği bölümünden diploma aldı, yüksek lisansını çevre üzerine yaptı. Barış, Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünü bitirdi. İstanbul Devlet Tiyatrosu oyuncularından. Onu, Barış Bağcı adıyla Türkiye tanıyor. Çeşitli sinema filmleri ve tv dizilerinde oynuyor. Bir aktör, magazinden uzak bir sanatçı.

Karaman’ın en kibar esnaflarından olan Süleyman Bağcı, oğlu Eyup’la gurur duyardı. Şimdi Eyup Bağcı, iki çocuğu için, “Onlar kalbimin en derinindeler. Onlarla gurur duyuyorum” diyen, mutlu, huzurlu ve her zamanki gibi zarif bir baba.

Karaman’ın en zarif abisi” Eyup Bağcı, ‘Benim Güzel Adamlar Sözlüğüm’de yer almazsa olmazdı. O, Karaman’ın uzun yıllar hatırlanacak simalarındandır. Yakışıklılığı, şık giyimi, güler yüzü, tatlı dili ve elbette zarafeti ile unutulmayacak bir insandır. Bir şehir, sadece yapılarıyla, ürettikleriyle ve Allah’ın verdiği doğal zenginlikleriyle güzellik kazanmaz. Bir şehri, şehir kılan ve o şehri zihinlerde olumlu imgelerle çağrıştıran yegane şey güzel insanlarıdır. Her şehir önce orada yaşayan insanlarla nefes alır ama o şehri çiçek bahçesine çevirenler gönül insanlarıdır, güzel insanlardır. Eyup Bağcı, Karaman’ın güzel insanlarındandır ve gittiği yeri güzelleştiren bir zarif abidir.

Âdem odur ki adını âlemde andıra

Âlemde ad kalır o âdem gelir gider.”

Günün Sözü: “Sağlam insan, yanında da ardında da aynı olandır.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ahmet Tek - Mesaj Gönder --- Okunma



Karaman Markaları

Karamandan.com, Karaman ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 765 24 01
Reklam bilgi

Anket Doğalgaz faturanız ne kadar geliyor?