Reklamı Kapat

Bir Ceza Davası Penceresinden

‘’Devlet hukuk demektir.

‘’Devlet hukuk demektir. Ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır! Çetenin insanlara tahakkümüne karşı da, her vatandaşın her türden araçla bu çeteye mukavemet hakkı saklıdır.’’

Bu önermeyi atmasyoncu bir tavırla peşin olarak kabul veya reddetmenin ötesine geçeceksek, bunun usulü, insanoğlunun devletler tarihi boyunca –ki her devlet temelde birbirinden ayrı birer hukuk formudur-  kafasını taştan taşa vurarak ideali arayış çabası sürecinde elde ettiği tecrübeleri masaya yatırmaktır.

Ele alacağımız konular;  teorik olarak hukuk nedir? Hukukun ortaya çıkışı ne suretledir? Hukuk, evrensel prensiplere bağlanabilir mi? Cari Hukukun değişmesini gerektiren şartlar ne olmalıdır? Hukukun doğru uygulanıp uygulanmadığına nasıl karar verilir? 

Tüm Sosyal Bilimlerde olduğu gibi, hukukun da üzerinde herkesin ittifak edebileceği bir tanımı bulunmamasını normal karşılamak gerekir.Çünkü insan ve toplumdan bahsedilmeye başlanınca, faraziyelere dayalı matematik gerçeklikleri aşan ‘’eşya ve hadiseleri anlamlandıran şuurun muhtevası’’  meselesine çatarız ki, insan nedir, kainatta varoluş ne anlama gelmektedir, hayatın bir anlamı var mıdır  gibi birbirinden çetin sorulara muhatap oluruz..Bununla beraber, yaklaşık bir imaj sunması bakımından şöylesi bir tanım mahzurlu görünmüyor: Hukuk fert, toplum ve devletin  hareketlerini, birbirleriyle olan ilişkilerini; yetkili organlar tarafından usulüne uygun olarak çıkarılan, kamu gücüyle desteklenen, muhatabına genel olarak nasıl davranması yahut nasıl davranmaması gerektiğini gösteren ve bunun için ilgili bütün olasılıkları yürürlükte olan  normlar düzenleyen  normatif bir  bilimdir. Hukuk, birey-toplum-devlet ilişkilerinde ortak iyilik ve ortak menfaati gözetir.

Bu tanımın davet ettiği kavramların çetrefilli büyüklüğü düşünce tarihi boyunca binlerce kitaplık bir kütüphane oluşturmuştur. Çünkü tanımdan da anlaşılacağı üzere fert, toplum ve devletin her biri yekdiğerinden kesin çizgilerle ayrılmış tamamen farklı varlıklar gibi ele alınmaktadır. Halbuki gerçekte tek tek fertlerin hiçbirisine toplum diyemeyeceğimiz gibi, fertlerden müstakil bir toplum fikrinden de bahsedilemez. Aynı şekilde, devlet ile ferdi ve toplumu  birbirinden nasıl ayırt edebiliriz? Diğer yandan, ‘’yetkili organlar’’ ve ‘’usulüne uygun’’ tabirleri de hayli muğlaktır.Öncelikle, o organlara yetkinin devrediliş şekli, esasları ve bunun ilk gerçekleşme zamanına dair kim ne söyleyebilir?Düşününüz; her birimiz bir devletin tebaası olarak belli bir sosyal yapının içinde doğan birer ferdizdir.Esasen, sözkonusu yetkileri bizim adımıza kullanma noktasında hiç kimse hiçbirimizden herhangi muvafakat almadığı halde, adına devlet denilen bir organizasyonun kararlarına harfiyen uymamız beklenir.Bu beklenti, ‘’norm’’ ifadesinden de anlaşılacağı üzere, ihlali halinde müeyyideyle karşılaşacağımız kati bir zorunluluktur.Sözkonusu  zorunluluk’un yaptırımları, ‘’kamu gücüyle desteklenir’’ cümlesi, kamusal olan ile kamusal olmayan ayrımının imkansızlığına gelir dayanır.Bunun yanı sıra müeyyideleri  destekleyecek olan güce ‘’güç olma vasfını’’ kazandıran ve bunu ‘’gücün kendisine karşı uygulanacağı’’ suje’den ayırt eden bir meşruiyet kriteri yoktur. Çünkü ödül-ceza’dan bahsedildiğinde , otomatik olarak iyi-doğru-güzel ve bunların antitezlerinden yola çıkılıyor demektir.Teze uygunluğun ödül; antiteze sapmanın ceza gerektirmesinin başkaca mantığı olamaz.O halde yine sorulara muhatabız:’’Bahse konu tez ve antitezler’i ayırt edecek mizan nedir? Bunun insan eliyle inşası mümkün müdür? İnşa eden insan, bunun nesnesi insan ve celladı yine insan ise, mesela tez ve antitez sayılan şeyler tam anlamıyla ters yüz edilse ve an itibarıyla ödüle layık sayılan şeyler cezaya, cezaya müstahak sayılanlar da ödüle layık görülse, teorik olarak burada hukuken değişen bir şey olmaz; ve aynı gerekçeyle aynı fertler yenilenmiş  normlara uymaya icbar ve riayet etmedikleri takdirde de dava edilebilirler…İşte, genelgeçer sayılan bu tanımda, ortaya konulan bu sorunsala cevap olarak vazedilen şey, hukukun ‘’ortak iyilik ve ortak menfaati’’ gözettiği varsayımıdır ki, bu da tamamen tartışmaya açıktır..Zira, dünyanın yapısından dolayı yaşadığımız ortamda  hazır halde bulunan  soluduğumuz hava türünden ‘’bedava-elde etmek için herhangi bir emek harcanmayan’’ bazı istisnalar dışındaki herhangi bir şeyin sahipliği sözkonusu olduğunda, hepimiz biliriz ki, bu şeylere sahiplikte ortak menfaatten ziyade, birisinin sahipliği, sahip olmayanlar nezdinde  kesin bir mahrumiyete ve mağduriyete sebeb olur.Çünkü mülkiyete konu olan şeyler, insanlar nazarında belli bir ‘’değer’’ taşırlar.Atfedilen bu ‘’değer’’ o şeylerin işe yararlığının yanı sıra, nadir ya da yaygın olmalarıyla da bağlantılıdır.Mesela suya verilen değer onun faydalı oluşuyla ilintili iken, altına verilen sadece onun nadir oluşuyla ilişkilidir. Ama bu değer, şartlara bağlı olarak değişken bir karakter taşımakla, her kayıt ve şart altında geçerli olmaktan uzaktır: Başıboş akan bir pınarın başında iken bir litre suyun hiçbir değeri yokken, çölde ölüm kalım savaşı veren insanlar nezdinde bir litre su tüm dünyanın altınlarına sahip olmaktan daha değerlidir…

O halde ortak menfaat’ten kastedilen şey, kelle hesabıyla çoğunluğun faydasının azınlığın menfaatine tercih edileceği olabilir ki; bu da palavradan başka bir şey değildir: Örneğin, bir ülkede yaşayan 70 bin gerçek kişinin bankadaki mevduatlarının toplamı 80 milyon insanın mevduatları toplamından büyükse, burada özel mülkiyet hakkının umumun menfaatine uygun olduğu için hukuk tarafından korunmakta olduğu iddiası çökecektir. ..Verilen hukuk tanımının en sonunda, hukukun bir ‘’bilim’’ olduğu vurgulanıyordu.Bilimin bütün  dal ve disiplerinde  geçerli olan kuralı işletince, bunun bilimsel bir kanun değil , en iyi ihtimalle, yanlışlığı ortaya çıkarılmamış bir hipotez hükmünde olduğunu anlıyoruz…Ki buradaki hakikat basit bir yanılsamadan  çok , kitleleri genelde devlete, özelde de devlet içindeki güç odaklarına kayıtsız itaate zorlayıcı bir göz bağlamayı andırmaktadır.Çünkü hukuki bir tüzel kişilikten ibaret olan devletin kendisi de, devletin tebasını oluşturan fertlerle olan münasebetlerinde kendi koyduğu kanunlara uymakla mükelleftir.Ancak devlet aygıtı, her an bu kanunları değiştirebilme gücünü tek taraflı olarak elinde tutar.Bu değişmelerden doğan mağduriyetlerin devlete vatandaşlık bağıyla bağlanmış fertler açısından tazmin edilmesini beklemek imkansızdır:Mesela devlete 25 yıl hizmet etmek üzere sözleşme imzalayarak emeğini muayyen bir ücret mukabilinde devlete satmayı vadeden  bir memur, sözleşmenin imzalandığı tarih itibarı ile, 25 yılın sonunda emeklilik hakkını kazanacakken, devletin TEK TARAFLI KARAR DEĞİŞİKLİĞİ yüzünden, bir anda memurun çalışma süresi 40 yıla çıkarılabilir veya emeklilik için çalışma süresi sabit kalmakla beraber, emeklilik için 25 yıl çalışmayı aşan bir yaş haddi konulabilir…Demek ki devlet, her ne kadar hukuki bir kişilik olmakla, vatandaşlarıyla olan ilişkilerini tarihin herhangi bir aşamasında gerçekleşmiş bu temelde yürütmeyi vadediyor olsa bile, onu bu vaadini tutmaya zorlayacak bir müeyyideden azade olması bakımından, hukuki kişilikten sıyrılmaktadır.Nitekim anarşizmin, ‘’devleti organize olmuş en büyük suç şebekesi’’ olarak görmesini beraberinde getiren fikir silsilesini çürütebilmek bu manada imkansızdır…Bu çelişkiyi  aşmanın tek yolu, devletin de mutlak surette uyması gereken bir takım DEĞİŞMEZ kanunların varlığının kabul edilmesidir ki, bu durumda iktidar kuvvetini ve daha da önemlisi onun meşruiyetini oluşturan öz, devletin kendisini de aşan başka bir gücün hakimiyetine devredilmiş olur.Artık bu noktada konuşlanmış devletin rolü ADALETİN BİZZAT KENDİSİNİ  İCAD ETMEK DEĞİL, VERİ OLARAK KABUL EDİLMİŞ BİR ADALET ANLAYIŞININ GERÇEKLEŞTİRİLMESİNE REFAKAT ETMEKLE SINIRLIDIR.Sadece kendi iktidarını mutlaklık mertebesinden mümkünlük seviyesine indirmiş bir devlet modelidir ki, BELKİ vatandaşlarına hukuken  verdiği sözün sonuna kadar arkasında durabilir.

Aksi halde, devlet aygıtını her nasılsa tarihin herhangi bir aşamasında ele geçirmiş bir fert veya zümre, KANUN YAPMA GÜCÜNE DAYANARAK kendi iradesini topluma hakim kılmanın araçlarına sahip olabilir. Bu durumda da sözedilen şey gerçek anlamıyla hukuk değil de,  ‘’güçlü, gücü ele geçirebildiğine göre haklıdır’’ saçmalığından ibarettir. Hukuk devleti ile kanun devleti farkı…Esasen, insan fıtratı ve toplum yapısını dikkate almayan veya fertlerin maddi-manevi tatminkarlığını sağlamaktan uzak kurallar birer KANUN olabilirler; ama gerçek manada birer HUKUK KURALI  niteliği taşımazlar…Mesela devletin yetkilendirilmiş organları tarafından ‘’tüm yetişkin erkekler kafasına mor bir tülbent bağlayacaktır’’ hükmü kurala bağlanabilir ve kural kolluk kuvvetlerinin murakabesine devredilebilir…Veya maşeri vicdana uygunluk bir tarafa, devlet doğrudan vicdani kanaatleri  resetleyici toplum mühendisliğine soyunabilir.Tarihin çöplüğünün  bunu deneyenlerle dolu olduğunu kim inkar edebilir?..

Bir köşeye sıkıştırılamayacak denli geniş yönleri olan bu meseleyi, Kanunilikle Hukukilik farkından itibaren devam yazımızda  tartışmayı sürdüreceğiz.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Karamandan.com Karaman Haber - Mesaj Gönder --- Okunma

#

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Karamandan.com Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Karamandan.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Karamandan.com editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Karamandan.com değil haberi geçen ajanstır.



Anket Karamandan.com yeni tasarımını nasıl buldunuz?