Reklamı Kapat

Kabir Toprağındaki Gözyaşı

Bilgi başta olmak üzere istediğimiz veya aradığımız her şeyin bir tık mesafemizde olması, bizlerden birçok şeyi uzaklaştırdı.

Bilgi başta olmak üzere istediğimiz veya aradığımız her şeyin bir tık mesafemizde olması, bizlerden birçok şeyi uzaklaştırdı. Hatırlamak, hafızamızda tutmak ve düşünmek gibi özelliklerimizi kaybedip unutkanlık çağına girdik. Çünkü bizim yerimize hatırlayacak olan, bizim yerimize düşünecek olan; teknoloji ürünü elektronik hafızalarımız var. Özel günlerimizi hatırlatacak sosyal medya hesaplarımız var. Dostumuzun başına gelen ölüm veya başka bir musibete karşı üzüntümüzü belli edecek smile’lerimiz var. Halimizi en edebi şekilde beyan edecek gönderilmeye hazır mesaj kalıplarımız var. Ayrıca uzaklığın içinde yakınlığımızı hissettirmeye çalışırken, hissettirdiğimiz menfi yönlerimiz var. Samimiyet ayini içinde huşuyu bozan tavırlarımız var.  

“Benden bir maliyet istemediği sürece katılmakta beis görmediğim, acı çeken yanımı kendime ve başkalarına göstermekle kendimi daha insan hissettiğim bir tür samimiyet ayini” dedi, Kemal SAYAR.

Mezarlarımızın şehirlerin dışına taşınmasıyla, cenaze taşıma araçlarımızın kasası kapalı vasıtalara dönüşmesiyle, insanların evlerinde değil yakınlarının bile görmesinin mümkün olmadığı yoğun bakım ünitelerinde ölmesiyle birlikte; ölüm de hayatımızdan uzaklaştı. Unuttuğumuz bu hakikat, pandemi sürecinde kendini tekrar hatırlattı. Her an her şey olabilir gerçeğini hafızalarımıza tekrar nakşetti. Küresel salgın haline gelen pandemi süreci, sadece ölümü bizlere hatırlatmadı! Aynı zamanda psikolojimizi bozdu, bizleri birbirimizden ayırdı, geleceğimizi kararttı. Bu belirsizliğin içinde; ne mevtalarımıza olan son görevimizi sünnet gereği yerine getirebiliyoruz, ne de kabrine bir avuç toprak atabiliyoruz. Ölümü hatırlıyoruz, topraktan gelip toprağa gideceğimizi hissedemiyoruz. Yalnızlığın en beterini yaşadığımız bu zamanda, son yolculuğuna uğurlanan insanlar da geride kalanlar gibi aynı duruma düştü. Artık her mezarlık kimsesizler mezarlığı, her mevta defnedilmesi gereken değil defedilmesi gereken bir maraz.   

“Çıkardığı sorunları çözemeyen bir uygarlık yoz bir uygarlıktır. İlkelerini hile ve aldatma uğruna feda eden bir uygarlık ölmekte olan bir uygarlıktır” dedi, Aime CESAİRE.

Bir ay evvel karşılaşmıştık. Karşılaştığımızda muhabbeti ilk o açmıştı “enişte napıyorsun” diye. Ardından “yeğenim ve çocuklar napıyor” diye devam ettirmişti muhabbeti. 3-5 dakika ayaküstü muhabbet edip müsaade istedikten sonra son sözü de: “Bizim kıza iyi bak. Onu çok seviyorum. Allah yuvanızı daim etsin” olmuştu.

Meğer hastaymış. Akciğer kanseri olduğunu yeni öğrenmiş. Durumu ağırlaşınca da Konya’ya götürülüp Tıp Fakültesine yatırılmış. Bu hastalıkla cebelleşirken, korona testi de pozitif çıkmış. Hastalık üstüne hastalık, dert üstüne dert…  

Sonra haberini aldık! Ruhunu teslim etmiş, yoğun bakım ünitesinin soğuk odalarında. Çekmecelerden oluşan buzdolaplarının bulunduğu morga indirmişler cansız bedenini.  Ayak parmağında bir künye, çenesinin kapalı durmasını sağlamak için başına bağlanan bir parça çaputla birlikte. Morgun yanında bulunan gasilhanede gusledip kefenlemişler. Cenazesi hastaneden getirildiği gibi sessiz sedasız şekilde gömülmüş şehir mezarlığına. Geride gözü yaşlı bir hanım, bundan sonra sebepsiz yere ağlayacak iki evlat bırakmış.  

“Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin” dedi, Yunus Emre.

Günlerimiz su gibi akarken, hafta sonu olsun dinlenelim derken, her sene yaş günü pastasındaki mumlara sevinçle üflerken, eski yılın son saatlerinde “yeni yıl sağlık mutluluk getirsin” temennisinde bulunurken, borcumuz bitince rahata çıkacağımızın hayalini kurarken, yaz mevsimini yapacağımız tatil için beklerken, dünyevi konumumuzu artırmak için her türlü çabayı harcarken; bir şeylerin de azaldığını, bir şeylerin de yaklaştığını hissetmemiz gerekiyor. Bir şeylerin ya da yalnız bir şeyin! 

“Bütün günler ölüme gider, son gün varır” dedi, Michel de MONTAİGNE.

Yaşadığımız bu pandemi sürecinin bizi gafletten uyandırması için belki de son şans! Hassasiyetlerimizi en hassas seviyeye getirebilmemiz için belki de son fırsat! Ölmeden önce ölebilmemiz için belki de son ikaz! Hakikati bilmekten ziyade hissedebilmemiz için belki de sonun sonu!

“Yarın ölebilirim diye düşünmek de gaflettir. Bugün ölmeyeceğin ne malum!” dedi, Gökhan ÖZCAN.

Ayaküstü yapılan son muhabbetten geriye kalan küçük bir hatıra ve sırtıma ömür boyu binmiş olan bir emanet… 

Ne cenaze namazını kılabildik, ne ardından dua edebildik, ne tabutuna omuz verebildik, ne de o anda kabrinin başında el açarak ruhuna Fatiha okuyabildik. Çünkü pandemi vardı, sosyal mesafe vardı ve eller dezenfekte edilmeden yüze, ağıza götürülmemeliydi!

Bir de şöyle düşünün! Dua bittikten sonra yüze gidemeyen eller ne hisseder?

İnsan dosttur, insan vefadır… 

Kabir son duraktır, kabir ibrettir… 

Kabir, ziyarete gelen insanların içinde hapsolmuş gözyaşlarını azad ettiren yerdir.

“Göz yaşarır” dedi, Efendimiz (sav) ve şöyle devam etti şerefli sözüne: “Kalp hüzünlenir”.

Not: Ebediyete uğurladığımız İsa GÜNBİLEK’in ruhuna Fatiha isteriz. Allah rahmet etsin…

Şadan Sezgin

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Şadan Sezgin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Karamandan.com Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Karamandan.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Karamandan.com editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Karamandan.com değil haberi geçen ajanstır.



Anket Karamandan.com yeni tasarımını nasıl buldunuz?