Reklamı Kapat

Yolun Sonu Görünüyor!

Güle Güle Hakkı Baran! Hatıralarla Kısa Bir Yolculuk.

Güle Güle Hakkı Baran!
Hatıralarla Kısa Bir Yolculuk...

Aladağ: Hadim Eğisteden başlayarak Göksu’nun sağlı sollu iki tarafında dizilen ve Karaman Bucakkışla’ya kadar tüm köyleri kapsayan bir üst kimliktir.

20 civarında köy vardır bu çatı altında şahsen bu köylerin hepsini gezdim ve güzel hatıralarım saklıdır.

Bu saklı hatıraların bazılarını ağlayarak, bazılarını gülerek, bazılarını da hıçkırarak yazmaya devam ediyorum.

Ticari hayatımın 1995 ile 2010 arasındaki bölümünde bu 20 köye her ay yani her yıl 12 defa uğradık. Bazen kara kış günlerinde uğramadığımız oldu. Bazen de yoğun kar altında bu köylerde mahsur kaldık. Ama mutlaka akşamları bir dostun sıcak sobasının kenarında olurduk.

Akçaalan ile Kızılca arasındaki zirveyi aşağı yıkılınca Akçaalan’ın ışıkları ta yukarıdan belli olurdu. Genelde yanımda hanımla beraber ve akşam saatlerinde geldiğimiz Akçaalan’a inmeden önce Bağdat yayla yolunda kadim dostumuz Terzi Ali amcanın yaylası vardı. Onun evinin tam karşısına gelince: Ali Amcaaa, diye bağırırdım, o da oradaysa hemen aynı tonla cevap verirdi. Eğer yayla evinde olurlarsa arabayı oraya sürer mütevazı yayla evinin önünde yakılan açık ateşin etrafına toplanır uzun süre sohbet ederdik. Bu arada merhume Şerife teyze odun ateşinin üzerinde bize dağ çayı hazırlar bardak bardak içerdik.

Eğer merhum Ali amca yaylada değilse doğruca Akçaalan’a iner kendi evimiz gibi arabayı evinin önüne çekerdik. Eğer evde yoksa anahtarı pardıların dibinden bulur açar girerdik.  Oğlu Lütfi ve gelini de kendisini aratmazlar her varışımızda bizi karşılarlar ve ağırlarlardı.

Yukarıda köy meydanında sabahleyin tezgâhımızı açar satışlımızı yapardık. Öğlen olunca Ali amcanın gelini elinde sofrayla çıkar gelirdi. Sofrayı almaya gelince de beze sarılmış demli çayı yanında getirirdi. Aman Allah’ım bu ne insanlık, bu ne misafirperverlik! İnanın bir ana, bir baba, bir kardeş gibi olmuştuk haklarını maddi olarak ödemek imkânsızdır.

Akçaalan’ı genelde akşama denk getirmemize rağmen bazen de Kalabadan sonra Ada köyüne geçerdik. Burada da çok iyi alış veriş olurdu. Burada Hakkı Baran ve değerli refikası Hanife Hanım bizi karşılardı.

1975 yılından beri devamlı görüştüğüm bu aile de Akçaalan’daki Terzi Ali amca ailesi gibi Kadimü’l-eyyamdan beri aile dostumuzdu. Eğer Adada akşamlayacaksak önceden Hanife hanımı arar bizim için “Meşli Pilav” yapmasını söylerdik, o da hazırlar ve yanında kendi ineklerinin yoğurduyla anamın sofrası gibi tereyağlı Meşli pilavı afiyetle yerdik.

Bu iki köyün hatta tüm Aladağ köylerinin en sevdiğim taraflarından birisi de sofrada yemekleri tek tepsiye ve ya büyük sahana koymalarıdır. Sinide ana yemek bir tepsiye konur yanına da yoğurt ayrı bir tasta, salatalar ayrı bir sahanda, pilavda başka bir tabakta ikram edilir. Çaylar yemekten hemen sonra içmeye hazırdır.

Adanın köy meydanında satışımızı yaptıktan sonra değerli arkadaşım ve ilk talebelerimden Hakkı Baran’ın evinin yanına kamyonumuzu park ederek kendi evimiz gibi evine girerdik, eğer evde yoklarsa anahtarı mutlaka koydukları yerden bulur, açar, girer, otururduk. Zaten onlar benim anonsumu duyunca yanımıza koşarlar öğle için “Batırma” hazırlıklarına başlarlardı.

Ada ve havalisinde de Ermenek’te yapılan Batırma bilinmektedir burada ilk batırmayı 1975 yılında Hakkı’nın ağabeyi Reis Mustafa Baran’ın evinde yemiştik. Ben o zaman tıfıl bir gençtim, batırmayı sadece bizim bildiğimizi sanırdım. Reis Mustafa abi öğleyin koca bir tepsi batırmayı ortaya koyunca etrafına ekmek de koymuştu, aklı sıra beni işletecekti. Ben: bunun yanında ekmek yenmez deyince gülüşerek ekmekleri çekmişler yeşillikleri ve haşlamaları koymuşlardı.

Değerli arkadaşım Hakkı ile aramızda yaş farkı da azdı bu nedenle sohbetlerimiz uzun sürer ve her konuyu konuşurduk. İkimizin de dinlemeye doyamadığımız iki türkücü vardır: Merhumeyn Neşet Ertaş ve Aşık Mahzuni. Faraza televizyonda bu iki sanatçıdan birisinin programı olsa birbirimizi arayarak haber verirdik.

Karaman Ada köyünde Ermenek tarafına “Navağı”  derler bu kelime nahiyeler kelimesinin çoğulu olan Nevahiden bozmadır. Burada özellikle Ermenek Yukarıçağlar köyünden çok sayıda kadın bulunmaktadır. O kadınlara da Navalı Ayşe abla, gibi hitap ederlerdi. Bu iki köyün fiziki sınırları dolayısıyla bundan 50-100 yıl öncesi dünürlükler yoluyla akrabalıklar kurulmuştur.

Güle Güle Hakkıcııım!

Senin gitmen bizim de gitme zamanımızın yaklaştığının çok özel bir işaretidir.

Daha dün hanımla, binelim arabamıza, ovada ve dağda hatıramız olan bütün aile dostlarımızı bir ziyarete çıkalım demiştik.

Biliyor musun Hakkıcıım! seni ve Zeki emminin Ramazanı nasıl da kandırmış da ta Gargara’ya bir acı baharda alıp gitmiştim.

1975 yılının bir sonbaharıydı. Bana Konya’da haydi hazırlan seni hoca olarak Adaya gönderiyoruz demişlerdi.

Ada neresiydi, nereden bilebilirdim ki. Bir sabah bir arabaya bindik Karaman’dan ve Bucakkuşla dedikleri devasa vadiye indik, buradan öte yollar karla kapalı bahara kadar gidilmez, demişlerdi.

Daha 19 yaşındaydım. Bir katır yükü kitabım vardı. Okumayı o kadar seviyordum ki artırdığım bütün paralarımı gazete, dergi ve kitaba ayırıyordum.

Benimle alakadar olun Adaköylü kurs  elemanları bana has bir katır göndermişlerdi. Bu katırcı da Ermenekli Bakırcı amcadan başkası değildi.

Saatler sonra karlı dağları aşarak katırlarla bir köye geldik, burası mı Ada dedim.  hayır, burası Bayır dediler. Ada şu karşıdaki görünen ışıkların olduğu yer dediler. Henüz buralarda elektrik yoktu.

Yarım saat sonra Adaya ulaştık köyün başladığı dereyi köprüden geçince sol tarafta bir evin önüne geldik. Burası Kur’an Kursu olarak yapılan ev tarzı iki katlı bir binaydı.

Alt katta yemekhane ve mutfak üst katta da dershane ve yatakhane vardı. Etrafa bakmak için sabahı beklemek gerekiyordu.

Aslen Adalı olan Hüseyin Hoca merhum beni koltuğuna alarak kursu baştan başa gezdirdi. En sonra bir odanın kapısını açarak burası da senin çalışma alanın, bunlar da talebe gurubun dedi.

İçeride hepsinin elinde birer sarf kitabı olan Emsile vardı, harıl harıl çalışıyorlar, bana bile dönüp bakmıyorlardı. Boyları posları da bana yakındı veya benden iki üç yaş küçüktü. Doğrusu içimde biraz korku peyda olmadı değildi o anda.

Ben bunlara nasıl ders okutacaktım? Suç işlerlerse nasıl davranacaktım, düşüncelerim ilerleyip duruyordu.

Burada ancak on bir ay kalabilecektim, 1975 yılının kasım celbinde askere alınacağımı biliyordum.

Ada yani bu köyün Ermenek Karaman sınırındaki İhsaniye köyüne sınır olduğunu, bizim Gargara yani Güneyyurt’a ise Balkusan yaylasındaki yerlerimiz nedeniyle sınır olduğunu, Tolbunar’dan baksanız kuzeyde ilk görünen Oyuklu tepesinin Ada yaylasının üstündeki zirve olduğunu, tarihte bizim köyle topluca Aladağ denen bu köylerin kervanlarla devamlı alış veriş halinde olduklarını sonradan öğrenecektim.

Bizim Hakkı

İlk sabah namazında tanışmaya başladık talebeyle, hepsi iki safa sığan 27 çocuktu.

En iri olanlar imamın hemen arkasındaydı. Namazı ben kıldırmıştım. Lâ Uksimü diye başlayan Kıyamet Suresini tek rekatta bitirmiştim, ikinci rekatta ise Vedduha suresini okoşmuştum.

Lâ Uksimü tilavetim tamamı çocuk olan cemaati çok etkilemişti. Hakkı Baran hala gözyaşlarını siliyordu. O tarihten sonra Hakkı merhum bana devamlı o sabahı hatırlatacaktı.

Bana tahsis edilen gurup birinci guruptu, içlerinde Hakkı’nın da bulunduğu bu gurup bu yaz sonunda Karamanda bulunan bir üst Kursa gideceklerdi. Benden çok şey bekliyorlardı. Onları sarf ve nahivde yetiştirmem lazımdı.

Aslında bu günlerde talebe “Sabah Uykusu” na yatırdı ama çocuklar hemen etrafıma toplanarak benimle tanışmaya can atıyorlardı. Gargaralı dul bir kadın olan Sultanın oğlu Mükremin, hoca olmuş, etrafına talebeler kümelenmişti.

Benim gurupta iki Hakkı vardı birisi Baran diğeri Torun soyadını taşıyordu, Torun olan Baran olan “Bizim Hakkı” nın yeğeniydi.

Çocuklar benden çok şey beklediklerini ihsas ettiler, bu yıl da Karaman’a Tekamül Altına gidemezlerse artık çiftçilikten - çobanlıktan başka çareleri kalmayacağını ifade ettiler.

Diğer çocuklar yatmaya gitmişlerdi, benim etrafımda gözüme ve sözüme bakan bana tahsis edilen birinci guruptaki gençler kalmıştı. Aşağı yukarı yaşıt sayılırdık.

Tekamülde okuduğumuz mantık derslerinde, muhatabın gönlünü hoş edecek tarzda konuşmanın büyük bir edebi sanat olduğunu da okumuştuk. Bu nedenle çocukların ışıl ışıl, benden konuşmamı bekleyen yüzlerine bir daha bakarak önümdeki rahleyi dizlerime biraz daha yanaştırdım. O sırada vücut dilimi iyi kullanamadığımı ifade etmeliyim ama dilimle meramı ifadede baya ustaydım.

Arkadaşlar Adım Mükremin Kızılca, der demez hocam bizim burada Kızılca köyü var, oralı mısınız? Diye sordu birisi.

Ben de hayır, ben Ermenekliyim eski adı Gargara olan Güneyyurt kasabasındanım. Deyince merhum Hakkı Baran: hocam benim babaannem Yukarı İzvitli dedi.

Ben de; Yukarı İzvit bizim köyle aynı sayılır, hısım akrabalık olsun tarla bahçe olsun yaylalarımız olsun birbirine girmiş durumdayız, yürüyerek gidip - gelme mesafededir, dedim.

Hakkı Baran merhum hemen sağ yanımda oturuyordu. Hakkı kardeşim senden başlayalım ve herkes kendisini tanıtsın, olur mu? Deyince Hakkı şunları söyledi:

Hocam ben Köse Kerimin oğluyum, babam yapı ustasıdır, kursun dernek başkanıdır. Babaannem Yukarı İzvittendir. Üç senedir bu kurstayız bir türlü tekamül altına gidemedik, tek umudumuz sensin, dedi.

Diğerleri de kendilerini tanıttılar, ikisi Yukarı Akından diğerleri Adadan sekiz kişiydiler.

Arkadaşları dinleyince esas rahatlayan ben oldum, hepsi bizden birisiydi, kültürümüz, dilimiz ve lehçemiz aynıydı hatta batırmayı bile biliyorlardı. Ben de onların benden duymak istediklerini yanlış koymadan söyledim; 

Arkadaşlar size tahsilimden bahsedeyim!

Konya Emirgazi, Sedirler ve Dere kurslarında iptidai, Topraklık’ta tekamül altını okudum. Emirgazi’de Emsile ve Binayı bir türlü çakamamıştım, çünkü ilk önce İsagoci dersinden başlamıştık.

Sedirlerde çok çalışkan bir guruba kattılar beni, sarf ve nahivde baya ileri gitmişlerdi. Bana: adın ne dedi gurup başkanı, ben de Mükremin dedim, bunun üzerine çek bakalım Mükremin ne kelime? bul getir, deyince şaşırıp kalmıştım.

Bu kursun adı Şükran Kur’an kursuydu ve Sedirler Caddesi Yanık Camiden az beride Laleli sokağının içindeydi. Erenler diye bir İsmail amca vardı herkesin elini çaktırmadan kapar ve öperdi. Hayatımda gördüğüm ilk adam buydu, o beni tanımaz ben onu tanımam. Son gördüğümde aynı kursa ziyarete vardım oradaydı hemen elime sarılarak öptü, bu onun çok sevimli bir hareketiydi ve hala yapıyordu.
 
Ben hiçbir şey anlamadım, soran arkadaş kendisi çekti: Kereme sülasi kökünden Ekrame İf’al babından Mükrem ism-i Mef’uldür: Ekreme Yükrimü İkramen İsm-i faili Mükrim ve İsm-i Mef’ulü Mükrem’dir. Mükremün Mükremâni Mükramûne yani Mükramün cemi müzekkerdir ancak senin adın Kur’an’da Yasin suresinde cer yani esre takdirinde Mükremin şeklinde geçer, dedi.

Sonra kendi kendime sorardım; sen köyde sığır güderken ara-kestide en iyi koşan, Siğnenmeçte en iyi saklanan değil miydin? En yükseğe tırmanan, en yüksekten atlayan ve en uzun seğirten sen değil miydin? Sorularını sorup durdum.

Bozkırlı Şerafettin Hocamıza hocam bana şu emsile, bina, avamil, maksut, izhar ve kafiyenin mantığını bir öğretir misiniz? Dedim Zehir gibi bir hocaydı, asi bir tavrı vardı, Bozkır Efesi lafına uygundu. Sonraları hocalarla geçinemeyince onunla beraber Meram Dere Kur’an Kursuna gidecektik. Bana tam da dediğim dibi birkaç derste diğerlerinin seviyesine yükseltti.

Derslerden sonra talebe arasından bir müzakereci seçilir, o anlatırdı anlamayanlara dersi. Müzakereci hem gurup başkanıydı hem de müzakerecimizdi. Ona sorular sorarak sıkıştırmaya başladım, artık Arapçayı öğrenmenin gerçek ve en kestirme formülünü çakmıştım.

Şerafettin hocayla gurubumuzu Dere’ye (Meram) sürdüklerinde kendimi tam da unutmak üzere olduğum köyde bulmuştum. Aşağısında yaz günleri kaçıp çimeceğimiz bir dere bile vardı. 1940’lı yıllarda Dereli İslam alimlerinin çuval çuval kitaplarını jandarma korkusundan dehlizlerine attıkları kayalarda, mağaralarda seğirtiyorduk.

Kışın Konya soğukları fena olurdu. Benim pardösüm olmadığını fark eden merhum Haydar Çağlayan Hoca Efendi bir gün beni çarşıda bedestene götürdü orada bir dükkana soktu dükkâncı bana, beğen evladım diye pardösü askılarını gösterdi. Ben de içi süngerli, kalın kaşe birisine yapıştım. Al o senin dediler ve sırtıma giydirdiler. O pardösü hala sırtımdaydı, sekiz yıldır giyiyordum, Hakkı ona bakarak; hocam bu mu o pardösü, dedi.

1971 yılında Topraklık Tekamül altı kursuna almak için yapılan sınavda birinciydim.

Topraklığa geldiğimizde hem arkadaşlar hem hocalar hem çevre her şey değişmişti. Saç taramayı, çarşı iznini, giyim- kuşamı burada görmeye başladım. Ama benim bir takım elbisem asla olmadı. Çarşıya giderken giyimimde hiçbir değişiklik olmadığını gören Sadullah Aka Hoca Efendi, benden habersiz talebeye: Mükremin’e bir takım elbise alalım veya fazla olan versin, demiş. Adını unuttuğum bir arkadaş çizgili, bordo renkli bir takım elbise verdi ama benim ölçülerime çok büyüktü. Küçülterek onu yıllarca giydim.

Topraklık’ta ilk günler bizi ikinci guruba aldılar, önümüzdeki gurup İstanbul’a hazırlanıyorlardı. Onlar gidince biz birinci gurup olduk ve Tekamül okumak için İstanbul’a hazırlanıyorduk.

Artık sarf ve nahvi anlamıştık, Kuduri, Şemsiye, Bedi’ ve Beyan okuyorduk. Ancak burada İzhar ve Kafiyenin üzerinden de birer defa geçtik. Bu sırada müzakereciye sorular soruyordum, bana kızıyor cevap vermiyordu. Bir gün İzharda çetrefilli bir yeri anlatırken geçiştirdiğini fark ettim. Kitabı kaldırarak arkadaşlar burayı anlayanınız varsa anlatsın, dedim, bu ukalaca tavrıma çok kızmıştı, üstelik orayı kimse de anlamamıştı.

Rahlesini alarak kenara çekildi: buyur, artık ben müzakere yaptırmayacağım, sen yaptır, dedi. Daha sonra yıl sonuna kadar müzakereci Sadullah Aka hocamızın tensipleriyle bendim.

İzzet Tekeli Hoca Efendi merhum daha ağır derslere girerdi o tam bir müderristi. Ebu Faruk Süleyman Silistrevi Hazretlerinde bizzat Arapça okumuş bir alimdi. Bir gün Kafiye okuturken bir metni yanlış tercüme etti. Ben gayet saygılı olarak: hocam o mana uygun değil şu mana daha yatkın, diye anlatınca çok memnun oldu. Bu günden itibaren bana “hoca” diye hitap eder, derse gelemeyeceği saat ve günlerde gurubu bana bırakır, Mükremin dersi sen okut, derdi.  

Arkadaşlar, bundan bir yıl önce de bizi 1973 güzünde İstanbul’a Tekamül için imtihanla aldılar. Beyoğlu’ndaki Tarlabaşı Emin Camii Kur’an Kursuna gittik.

Burada baş hoca Hüseyin kaplan Hoca Efendi merhumdu. Derse girince ibareci sırası takip etmez, yanlışsız, teklemeden okuyanlara, sen oku, derdi. Bu, sen oku hitabına en çok mazhar olan birisiydim. Ayrıca sarftaki başarılarımı binaen bana “Sarf Hocası” demişti. Kendisi bize Usul-i Fıkıh, Meani ve Molla Cami okutmuşlardı.

Bunları anlattığımda başta Hakkı Baran olmak üzere yüzlerinde derin bir tebessüm belirdi ve biz aradığımızı şimdi bulduk, dercesine ağzıma bakıyorlardı.

Ada’da güze kadar yani askere gidinceye kadar en güzel günlerimizi geçirdik. Adanın üç tarafı derelerle çevriliydi, zaten bu yüzden Ada denmişti. Haftada birkaç gün dersleri bu derelerdeki düzgün bir kayanın üzerine halka olarak işlerdik.

46 Yıl Önce Yayan Ada-Güneyyurt Yolculuğu

1974 yılı mart ayı yeni çıkmıştı.

Ada köyünün yaylalarıyla bizim yaylaların sırt sırta olduklarını biliyordum: adanın yaylasından Oyuklu tepesine çıkınca çocukluğumun geçtiği Altıntaş, Katranbeleni ve Ayıbeleni ile yüz yüze geliniyordu.

Çocuklar yayan benimle bizim köye gidip gelecek var mı? dediğimde: talebeden Hakkı Baran ile Zeki amcanın oğlu Mustafa bana katılabileceklerini söylediler. Onlarla nisan ayının başlarında 1974 yılında bir yolculuk planladık. Çocuklar: “hocam yiyecek bir şeyler alalım” dediler ama ben: Yellibeli aşınca iki saatte Balkusan’a ulaşacağımızı söyledim ve bir şey almadan öğleden sonra yola çıktık.

İhsaniye’nin üzerindeki Köprücük orman işletmesine geldiğimizde ikindi olmuştu bir ara varılır mı varılmaz mı? diye düşündükten sonra yola devam kararı aldık. 1925 rakımlı yeni adı Karaman oğlu Mehmet Bey geçidi olan Yellibeli geçtiğimizde gün kaşlara dayanmıştı.

Daha önce hiç gitmediğim bu yolu yine hiç deneyimi olmayan iki çocukla kat ediyorduk. Buraya 1950’li yıllarda merhum Menderes tarafından yapılan bir şose olduğunu biliyordum yer yer karların eridiği yerlerde bu şoseyi görüyorduk. Çocuklarla kürslerin kaç metre olduğunu tartıştık ve kendi boyumuzla yaklaşık olarak 10 kat olduğunu var sayarak kürslerde 16 metre kar olduğu kanaatine vardık.

Şoseyi izleyerek ilerledik, hava kararmaya başladı, açtık, karın eridiği yerlerde sürüsüyle çıkan mor sürmeli ve sarı çiğdemlerin yapraklarından biraz yedik ama bu kısa ömürlü çiçeklerin de gün görmeye hakları olduğunu düşünerek vaz geçtik.

Biraz sonra, sonradan adının “Yarenini” olduğunu öğrendiğimiz bir inin önüne geldik, burada yol ikiye ayrılıyordu birisi tahminen Balkusan’a diğeri de aşağı Kösereli Yörüklerinin yaylağı olan Kamış Boğazına gidiyordu.

Çocuklar şu inde yatalım dediler, ben ise olmaz! Orası emin değil, gece kurt kuş gelebilir dedim, bir yamaca oturduk ve burada yatmaya karar verdik. Mustafa yelli beli geçince dönmek üzere biraz mızılamıştı onu hatırladım ve burada başımıza bir şey gelirse suçlu benim, diye düşündüm.

Altımıza benim içi süngerli astarlı Haydar Hocamın alıverdiği kalın pardösümü koyduk.

Etrafımız kardı, ancak olduğumuz yerde erimişti, ama ıslaktı çekmelerin üzerine onu sererek yattık, çocuklar hemen uyudular ama ben üşüdüğümden uyuyamadım, bir de sorumluluk vardı, gözüm uyku tutmadı, titriyordum, böylece saat gece on bire gelmişti, Yarininin olduğu karşımızdaki yamacın üstünden ay dede tam bir dolunay şeklinde doğdu.

Böyle durumlarda ya bağırarak düşmanları ürküteceksin ya da susarak sineceksin, ben bağırmayı tercih ettim ve az yukarı çıkarak etrafta çoban olup olmadığını anlamak için bağırmaya başladım: in cin yoktu. Bu işin maddi yanıydı, manevi tarafı ise Allaha sığınmaktı.

Çocuklar uyurken kar ile abdest aldım, namazdan sonra 100 metre etrafımızı “Tarık” suresini okuyarak “Kurdağzı” bağladım. Sonra gelip yanlarına yattım, ben de uyuya kalmışım.

Uyandığımda sabah altı sularında gün ağarmaya başladı, çocuklar da uyandılar, çocuklar, birer tepeye çıkarak bir insan görmeye çalışalım, dedim, öyle yaptık ve bir taraftan da Balkusan tarafı sandığımız yana doğru ilerliyorduk.

Benim gittiğim tarafta tepede bir adam belirdi: bir omzunda tüfek diğer omzunda çantası vardı, bir avcıydı kesin, kendisine yaklaşınca çocuklara bağırarak oraya gelmelerini sağladım.

— İn misiniz cin misiniz?
— İniz
— Nereden geliyorsunuz?
— Aladağ’dan, Adadan
— Benimle dalgamı geçiyorsunuz? Adadan erden çıksanız bile şu saatte İhsaniye’ye gelebilirsiniz
— Biz erden çıkmadık ki dün öğlen çıktık
— İhsaniye’de yattınız öyleyse
— Hayır, burada yattık
— Burada nerede? Yörük obası desek daha onların gelmesine çok var?
— Hemen şu yamaçta yattık
— Buna inanmam mümkün değil
— Kimlerdensiniz Adada?
— Bu ikisi Adalı Köse Kerimin oğlu Hakkı ve Zekinin oğlu Mustafa 
— Ben Gargaralıyım, Teke Hüseynin oğlu Mükremin
— Ben de Türbeden Molla Hüseynin oğlu Tahsin derler, babanı iyi tanırım: Türbeye sık sık gelirdi bizlere şeker verirdi. Ben de av için çıkmıştım burada yattığınıza göre siz hem üşümüşsünüzdür hem de aç olmalısınız! 

Tahsin amca bize çantasındaki yufkaları ve haşlanmış patatesleri verdi birer çomaç yapıp yedik.

Bize: Balkusan’a varınca benim ev giriştedir doğru oraya varın yengeniz size gerekeni yapar, dedi.

İlk tepeye vardığımızda aşağıda Balkusan görünüyordu, buraya adını veren türbe de mezarlığın ortasında 750 yıldır gelip geçeni karşılıyor ve Fatiha bekliyordu.

Son yamaçta karın eridiği yerlerden geven söken bir amcayla da aynı konuşmaları tekrarladık o da inanamadı ve bize evini yukardan tarif ederek doğru oraya varmamızı tembihledi.

Biz molla Hüseynin Tahsin’in evine vardık, selamını söyledik yenge bizi hemen içeri aldı, maceramızı anlatınca hemen bir patates kavurdu tereyağında, yedik, bize diğer odada yatak yapıvermiş: geçin iyi bi uyku çekin dedi.

Öyle yaptık. Öğleye doğru uyandık ablaya kelimelerle teşekkür ettik. Evden çıkarken içimizden: böyle bir misafirperverlik hem de ilk karşılaştığın insanlara dünyanın hiçbir yerinde yoktur, bu ancak İslami ruhla canlanmış Türk milletinde vardır, diye düşündük.

Kadim baba dostumuz Fettah Zengiç amcanın evine vardık, Düriye teyze ve Fettah amca kesinlikle Yarininin yanında açıkta yattığımıza inanmadılar. Bir müddet burada oturduktan sonra oğulları Cemal ile beraber Tolbunar’a kadar geldik, Cemal geri döndü.

Biz de 1966 yılında bir defa 10 yaşındayken geldiğim bu yolu izleyerek Güneyyurt / Gargara’ya ulaştık.

Seni İyi Biliriz Hakkı Baran Kardeşim!

Gurubuma iyi bir sarf ve nahiv dersi verdiğimi kendileri söylerdi.

Sekiz kişilik guruptan üçü kursu bıraktı, beşi ise Karamandaki çeşitli kurslara gittiler. Ben de askere gitmiştim.

Ben askerdeyken Hakkı bana ayda bir mektup yazdı, Akarköy kursunda olduğunu anlatırdı.

Askerden sonra da hep görüştük. 1985 yılında başladığım ticari hayatımdan itibaren de yüz yüze görüşmeye başladık. Yoldaş, Sırdaş ve Arkadaş bir talebemdi.

1990’lı yıllarda ticari hayatımızda güzergahımıza kattığımız Aladağ turlarında en az ayda bir defa misafirleri olurduk.

2000’li yıllarda Tekeçatı - Bentbaşında bir arsa almış başına bir mütevazı yazlık yaptırmaya karar vermiştik. Hakkı Baran o zamanlar mükemmel bir duvar ustasıydı, onu getirdik ve şimdiki Sayın Hasan Kalan’ın yerindeki çinko çatılı evi yaptırdık.

O sırada kızım Emine yeni yeni dilleniyordu ve beni taklit ederek “Hakkııı” diye seslenirdi.

Konya’da ikamet ettiğimden Ermenek’e giderken eğer Karaman üzerini tercih edersek Bostan özünden Ada’a sapar ve ailecek hatıraları yad ederdik.

Son yıllarda en uzun görüşmeyi Korona Salgınından üç ay sonra 2020 Ramazan Bayramında yapmıştık.

Sokak kısıtlamaları nedeniyle üç araba Konya’dan şafak öncesi Çumra köylerinden Karamana inmiş oradan da Kızılca yolundan Salavat Köprüsünü gezdikten sonra Akçaalan’daki Ali amcayı ziyaret etmiştik. Buradan ayrılmadan Hakkı’yı aradım ve yarım saat sonra size uğrayacağız, demiştim.

Ada’ya vardığımızda herkesi yolda bizi gözlerken bulduk, biz mesafeyi korumaya çalışsak da Hakkı omuzuma atılarak sıkı sıkı sarılmıştı. Yedik, içtik, resimler çektirdik ve yolumuza devam ettik.

2021 yılına kadar Hakkı kardeşimle hep görüştük, ailecek vardık geldik. Birbirimizi daima telefonla arardık. En son telefon görüşmemizin üzerinden bir hafta bile geçmezdi.

Dün akşam (18 Ocak 2021) vefatını derin bir teessürle öğrendik.

Seni iyi bilirdik değerli kardeşim, yolun açık olsun Hakkıccım!

Mükremin Kızılca

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mükremin Kızılca - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Karamandan.com Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Karamandan.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Karamandan.com editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Karamandan.com değil haberi geçen ajanstır.



Anket Karamandan.com yeni tasarımını nasıl buldunuz?