Reklamı Kapat

Sürü Psikolojisi Üzerine

“İnsan” Yeryüzünün ve belki de tüm evrenin tek hâkim gücü.

“İnsan”
Yeryüzünün ve belki de tüm evrenin tek hâkim gücü.

Yaratıcıdan sonra gelmek koşuluyla adı listenin en tepesine yazılmayı hak eden tek süper yok edici.

Aklı ve keskin duyuları ile kusursuz bir varlık.

Yaşamak için gereğinden fazlasını öldüren bir cani.

Üstün varlık…

Eşrefil Mahlûkat…

Hepimizin ortak sıfatıdır insan olmak. Mecazi anlamda olmasa da biyolojik olarak dünya üzerinde birbirine tıpatıp benzeyen milyarlarcası nefes almaktadır. Her gün caddelerde, evlerde, okullarda velhasıl aklımıza gelen gelmeyen her yerde vardır.

Şimdi, dünyada neden bu kadar çok insan vardır diye sormak veya bu konuda felsefe yapmak abesle iştigaldir belki ancak sormamız gereken çok daha basit bir soru da cevapsız durmaktadır.

Ne demektir insan?

Biz neden bize insan deriz?

Yüzlerce harf ve bu harflerin sayısız kombinasyonu içinden neden bu beş harfi tercih ederiz?

Bu düşünceler ve cevapsız kalan tüm o muallâk sorular, beni bu kelimeyi detaylı bir şekilde araştırmaya itti. İşin sonunda vardığım nokta ise adeta sihir gibiydi.

Aydınlanma yolculuğum evvela bu sözcüğün anlamını araştırmakla başladı. Bu konuda başvurabileceğim en güvenilir kaynak da tabii olarak Türk Dil Kurumu idi. Yaptığım sorgulama beni ilgili kurumun internet sitesine yönlendirdi.  Buraya koyulan tanımlama neticesinde iki farklı madde ile izah yoluna gidildiğini gördüm. Aynen aktarıyorum:

1. Memelilerden, iki eli, iki ayağı bulunan, iki ayak üzerinde dik bir biçimde dolaşan, aklı ve düşünme yeteneği olan, dille, sözle anlaşan, en gelişmiş canlı sayılan yaratık.

2. Bu türe giren canlı varlık.

Tanımlamaların haricinde verilmiş ek bilgiler, sayfanın alt kısmında mevcuttu. Burayı incelediğimde köken bilgisi olarak Arapçanın verildiğini gördüm. Kelime belli ki Türkçeye sonradan adapte edilmişti.

Peki, ne zamandan bu yana bizdeydi?

İnsan kelimesinin tam bir Türkçe karşılığı var mıydı?

Araştırmalarımı bu yönde devam ettirdim.

Tarihin tozlu sayfalarını birer birer çevirdiğim vakit, geçmişte kalmış silik günlerde beni ilk olarak Muhiyyiddin Abdal adında bir Bektaşi karşıladı. Kendisi 16. yy da gizemci bir hayat yaşamış. İsmine olmasa da şu meşhur sözlerine oldukça aşinayım:

İnsan insan derler idi
İnsan nedir şimdi bildim
Can, can deyu söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim

Bu dizeler her ne kadar Muhiyyiddin Abdal’a ait olsa da biz bu sözleri -milli piyanist şantörümüz- Fazıl Say imzalı muazzam bir beste ile tanıdık. Esasında bu tanışıklık, eserin çok başarılı olmasından veya hepimizin birer Fazıl Baba fanı olmasından kaynaklanmıyor. Fazıl Say’a ait ikinci bir beste ismi isteseniz söyleyemem. Mesele cahilliğimden değildir daha ziyade icra ettiği enstrümandan pek haz etmeyişimden kaynaklıdır. Zevk meselesidir. Konumuz da bu değildir!  

Asıl mesele ise bu şiirin son birkaç yıl içinde çekilmiş ve izleyici tarafından takdir görmüş bütün yapımlarca sürekli olarak kullanımıdır. İzlediğiniz ve çok dramatik bulduğunuz bir sahnede, gözleriniz buğulanmaya yüz turmuş bir haldeyken melodisini ansızın duymaya başlarsınız. Örneğin Türk sinemasının ilk başarılı internet dizisi sayılan “Fi”de Duru karakterinin psikopat Can Manay’a doğru kendini kaybetmiş bir halde gidişi esnasında çalmıştır. Diziyi bilmeyenler için açıklayalım bu sahnede Duru psikolojik olarak bitmiş bir halde kapıdan içeri girer. İnsani dramın zirvesidir.

Başka bir örnek ise yakın zamanda vizyona giren “Naim” filminde çıkar karşımıza. Naim Süleymanoğlu komünist rejimin bildirisini canlı yayında okumuş ve ismini değiştireceğini ilan etmiştir. Bu durum ülkede zulme uğrayan Türk azınlıkta tepki ile karşılanır ve aynı dakikalarda Naim’in ailesinin yaşadığı evin kapısı hararetle vurulmaya başlar. Evdekiler komşuların tepkisi ile karşı karşıya olduklarını zannederek güç bela açtıkları kapıda sadece susan ve bakışlarıyla onları teselli eden pek çok kadınla göz göze gelirler. Söz yoktur, sadece sarılıp ağlarlar. Büyük dramdır. Dram demişken tam o esnada bilin bakalım ne duyarsınız? Bingo! Aynı parça arkada inceden inceye çalmaya başlar.

Muhiyiddin bana iki şey öğretti.

İlki bu soruyu (insan nedir) tarihte soran ne ilk ne de son kişiyim!

İkincisi, bir eserin telifinden daha da önemli olan şey işlevselliğini keşfetmiş olmaktır.

Bektaşinin fukaralık içinde öldüğüne eminim ancak Fazıl Say için aynı cümleyi kurmam oldukça zor olacaktır.

&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*

Takdir edersiniz ki meselenin özüne inebilmek için 16.yy oldukça yakın bir tarih ve aynı araştırma için daha eskilere ulaşabilmeye lüzum olduğu da ortada.

İnsan kelimesi Türk Edebiyatında “ilk olarak nerede geçmiş bir de ona bakınmak gerek” dedim ve başladım okumaya. Tarihi sarabildiğim kadar geri sardım ve gördüm ki bu kelimenin bize ait ilk kullanımına “Kitabı Dede Korkut”ta rastlamak mümkün.

Bu yeni keşfim beni pek de heyecanlandırmadı. Zira Dede Korkut hikâyeleri İslamiyet’e geçiş dönemi eserlerinden biridir. Bu dönemde (11-12.yy) İslamiyet’e kitleler halinde geçen Türk toplulukları arasında -bu yeni dini hakkıyla anlamak ve anlatabilmek amacıyla- eser yazma yarışı meslek gereği hâkim olduğum bir durum. Atabetül Hakayıklar, Divanı Hikmetler ve daha neler neler! Hepsi, bahsedilen didaktik zihniyetin edebiyatımıza birer armağanı…

Eserlerin ortak özelliği İslamiyet’i doğru bir biçimde anlatmak olsa da başka bir özellikleriyle -istemsiz olarak- öne çıkmaktan kurtulmaları mümkün olmamış. İçerdikleri ayet ve hadis alıntılarıyla birlikte oluşmaya başlayan ağırlaştırılmış Türkçe mantığı, tam da bu durumun bir sonucu. Önceki dönemlerde Türklerin kapalı toplum yapısı sayesinde temiz kalmayı başaran Türkçe, bu dönemde Arapça ve Farsça sözcüklerin adeta istilasına uğramış.

Arapça kökenli “İnsan” kelimesinin dilimizdeki ilk kullanımına bu dönemde rastlanması, doğal olarak beni pek de şaşırtmadı.

Türkçeden bana ekmek çıkmayacağını anlayınca yön değiştirip kelimeyi orijinal dilinde irdelemeye başladığımda ise işler ilginçleşmeye başladı.

Zira İnsan kelimesi orijinal dilinde tek bir sözcük değil. “Ans” kökünden türüyor. Arapçada “nisyan” (unutan) veya “kişi” gibi pek çok anlama gelen kullanımları mevcut.

Son derece tuhaf bir bilgi daha geliyor.

Sıkı durun!

Kelime aslında Arapça da değil…

Filmi daha da geri sardığımız vakit, Aramice’ye hatta İbranice’ye kadar giden bir aktarım söz konusu. Erişebildiğim en eski kullanımı ise Akatça’da mevcut “Nişu” sözcüğü.

Sanırım bütün versiyonlarının atası bu sözcük ve tuhaf bir şekilde “Halk, Kavim” demek.

Bu hususta bir dakika düşünmeyi değerli buluyorum…

İnsan için kullanıldığı bilinen ve onu tanımlayan ilk sözcüğün “çoğul bir ifade” olması son derece sarsıcı bir ironi değil midir?

Akadların M.Ö. 2334 yılında kurulduğunu düşünürsek o yıllardan bu güne kadar geçmiş olan dört bin küsür yıl içinde hiçbir şeyin değişmemiş olması da ayrı bir ironi!

İnsan, o günden bu güne kadar hep çoğullukla anılmıştır. Gidin bakın! Çatahöyük’te üç yüz kişi nedense bir araya gelmiş ve ilk kentleşmeyi başlatmıştır. Alacahöyük veya Göbeklitepe’de de durum aynıdır. Nereye giderseniz gidin, isimler değişse de mantık hep aynı kalmıştır. Bir yetmemiş, birlik istenmiştir.

Çokluktan doğan bir birliktir bu.

İnsan dediğimiz varlık sosyolojik bir vakadır. Bir yere mensup olmak, çoğulluk içinde görünmez olmak ister.

Dün de böyleydi (Akad) , yarın da böyle olacak!

Çünkü adı, “Nişu” da olsa “İnsan” da olsa “Nisyan” da olsa “Kişiğ” de olsa fark etmeyecek o; her zaman çokluk içinde anlamlı sayacak kendini.

Her zaman bir mensupluk acziyetiyle bir yerlere sığınacaktır. 

&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*

Geçtiğimiz hafta içinde sosyal bir deney izledim. Esasında oldukça eski bir çalışma, ancak ben kendisini yeni keşfettim.

Efendim, olay Japonya’da geçiyor. Bir grup sıradan vatandaş, ücretsiz diş muayenesi kazandıkları bilgisi verilerek bir kliniğe -belirli saat aralıklarıyla- davet ediliyor. Muayene olabilmek için sırasıyla kapıya gelmeleri ve isimleri anons edilince de içeri girmeleri söyleniyor. Böylelikle belirlenen ilk grupta mevcut olan hastalar, odanın kapısı önünde oturup beklemeye başlıyor.

Buraya kadar her şey normal gibi dursa da işin aslı çok farklı… Esasında koridorda bekleyenler, ekibin birer üyesi. İçlerinden sadece bir tanesi -durumdan habersiz denek konumunda- gerçek bir hasta…

Bu bekleyiş sürerken tuhaf bir şey oluyor ve koridorlarda mevcut hoparlörlerden ince bir “Bip” sesi duyulmaya başlıyor. Sesin gelmesiyle birlikte orada bekleyen herkes, bu sesi duyar duymaz -aldıkları talimat gereği- ayağa kalkıyor ve sonrasında hiçbir şey olmamış gibi yerine oturuyor. Bir kişi hariç! O da tahmin ettiğiniz üzere olan bitenden haberi olmayan konuk hastamız.

Biraz sonra aynı ses yeniden duyuluyor ve yine herkes ayağa kalıp oturuyor.

Bu durum sadece üç kez tekrarlanıyor. Son tekrarda -şaşırtıcı bir şekilde- olaydan haberi olmayan hasta da ayağa kalkarak gruba uyuyor.

Kimseyle konuşmuyor.

Ağa biz ne yapıyoruz demiyor!

Aynen diğerleri gibi davranarak sesi duyar duymaz ayağa fırlamaktan hiç rahatsız olmuyor.

Sonra ortamda bulunan herkes birer birer içeri çağırılmaya başlıyor. Ses ve sesin ardından gelişen kalkıp oturma ritüeli de aynen sürüyor.

Bu aşamada orada bulunan kişi sayısı azalmıyor çünkü olaydan haberi olmayan başka hastalar da randevu sırasına göre gelerek koridordaki yerlerini alıyorlar.

İşin şaşırtıcı kısmı ise onların da sese karşı bir süre sonra kalkıp oturma eğilimi göstermesi oluyor.

İki saat sonra koridorda ekipten olan -yani deneyi bilen- kimse kalmıyor.

Ses gelince kalkıp oturan herkes olayı bilmeyen deneklerden oluşuyor.

Ne tuhaf değil mi?

Kimse neden bunu yaptıklarını sormaya cesaret edemiyor.

Ses gelince kalkıp kesilince oturuyorlar.

Ortama yeni gelen herkes dâhil oluyor.

Kimse aykırı davranmıyor, itiraz etmiyor; sorgulamıyor…

 

Bu videoyu, buraya ekleyerek sizlerin de izlemesini isterim. İzleyin ki neden günlerdir “Facebook” sayfanızda o saçma sapan postu kopyalayıp yapıştırdığınızı bilin! Vaziyet öyle bir hal almış durumda ki bu gönderiyi paylaşma yarışına girenler arasında memurlar, profesörler, eğitimciler, emekliler, imamlar hatta vekiller var.

Bunun eğitimle veya korkuyla bir ilgisi yok.

Ben bu yazıyı yazarken odama dalan ve “Bak sen dalga geçiyorsun amma falanca da paylaşmış. O bilmem nerede görev yapıyor, sen ondan akıllı mısın” diyen babamla ilgisi var.

Babamı bu hususta engelledim, ancak o hala insan tabiatının koşulsuz bir emri olan sürüye uymak dürtüsü gösteriyor. Engelledim diye kızıyor, kendisini eksik hissediyor. Başına bir iş gelmesinden korkmuyor ancak herkesin yaptığından mahrum kalmanın ıstırabını kaldıramadığı da çok açık.

Babam sadece bir örnek ve onun şahsında gördüğüm şey aslında toplumun tüm bireylerinin kusursuz bir fotoğrafı.

Bunun babamla ilgisi yok.

İnsanla ilgisi var.

Sürü psikolojisiyle ilgisi var.

Aykırılığın dayanılmaz ağırlığı ile ilgisi var.

Bunun “Nişu” ile ilgisi var.

Şimdi Söyleyin:

Bir elifin bile yüzlerce anlamı varken

“İnsan” kelimesinden bu denli tanıdık bir mana yakalamak;

Sihir değil de nedir?

&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*&*

Son söz:

Sevgili, Hasan Hüseyin Şanlıtürk!

Uzun süredir sizden haber alamıyor olma ıstırabım dün yayınladığınız “Hanım Ölüyor” başlıklı yazınızla son buldu. Bir çırpıda okudum ve yengenin sağlıklı olduğuna da oldukça sevindim.

(Burada başlıktan yola çıkarak yazılara yorum yapanlara ağır bir taş vardır. Dilerim altında kalırlar.)

Yazı içerisinde ağıt yaktığınız sözcükler ve kültürel değerler hepimizin ortak acısıdır. Ancak bu hususta muhatabınız ne yazık ki Karaman halkı veya bizler değiliz. Yapılması icap eden vazifede sorumluluk üniversiteleri işgal etmiş olan “Dinozorlar”ındır. Bu hususta bir şikâyetiniz varsa kendilerine ulaşmanızı tavsiye ederim. Gerçi sizin ölüyor dediğiniz kelimelerin ölmesinden ziyade “ötümlü olup olmadıkları” ile daha fazla ilgilenecekleri için bu çabanız da peşinen söylemem gerek ki nafiledir.

Allaha emanet eder,

Ellerinizden öperim.

Sinan ÖRS 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Sinan Örs - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Karamandan.com Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Karamandan.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Karamandan.com editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Karamandan.com değil haberi geçen ajanstır.



Anket Karamandan.com yeni tasarımını nasıl buldunuz?