BİR MÜTEREDDİDİN HÂTIRATI

Samet ZENGİNOĞLU

Hatırımda sadece, masanın yuvarlak olduğu kalmış. Bu bir ritüel mi? Hiyerarşinin olmadığını ve “ortak çıkar”ın söz konusu olduğunu vurgulamak için kullanılan bir argüman mı? Oysa zımnen olsun ya da olmasın sınıflar-arası toplantılar kocaman oval masalarda gerçekleştirilir. Aradaki en büyük fark da budur. Hayatın herhangi bir safhasındaki bir aşamada, bir rahatsızlık hissedip, belki de tamamen inadına oval bir masadan, şayet riskleri göze almış iseniz kalkabilirsiniz. Ancak süreç sizler için çok farklı yönde gelişti ise ve çok ama çok yüksek ihtimal ile inisiyatifiniz olmadan bir masaya oturmuş iseniz, oradan kalkabilmeniz mümkün değildir. Tıpkı etrafına çizilen bir çemberin dışına çıkamayanlar gibi. Dikkatimi çekiyor. Ben, bu yuvarlak masadan kalkabilecek miyim? Kalkarsam, ortaya çıkan neticelerden ötürü, müşteki mi olacağım yoksa zanlı mı? Ya da daha kritik soru, sübjektiflik üzerine yemin etmiş yargıç kim olacak?

Caddelerde ilerlerken, hayatın gerçeğini yakalamak mümkündür. Kendimden biliyorum. Bu arada evet, masadan kalktım. Yuvarlak masanın aslında bir duvar inşa ettiğini kısa zamanda idrak ettim çünkü. Duvarları yıkmak için de muhtelif argümanları ön plana çıkararak, o masaya intisap edenlerin zihinlerindeki mayınlara bizatihi, bilerek ve isteyerek bastım. Yara aldım. Lakin bu mühim bir hadise değil benim adıma. Çünkü ben kendi zihnindeki mayınlara da basarak yüzsüz yüzleşme yapabilecek kadar korkak biriyim. Onlar ise çok cesur oldukları için yenildiler. O kadar cesurlardı ki kendi infazlarını kendileri gerçekleştirdiler. Ne büyük bir erdem! Erdem? Şu an Platon ile uğraşacak vaktim yok. Alegorik meseleler ekseninde kendisi ile münakaşa edemem. Yara aldım ve yaralarım taze. Tıpkı, kırk sekiz yıldır tapınağı her sabah süpürmeye devam eden Budist’in samimi heyecanı gibi.

Yürürken o kalabalıklar içerisinde, kendini o klişe yalnızlığın içerisinde bulanlardan olmuyorum. Daha farklı bir durum var. Hissediyorum. Sanki büyük günahlardan birini işlemişim de birileri gözleri ile beni yargılamak istiyor gibi. Çoğu Amerikan filminde görüldüğü gibi aslında. Aranan adam, caddelerde soğukkanlılıkla ilerlemektedir. Bir camekânın önünde bir kalabalığın olduğunu görür. Yavaşlar, göz ucuyla, kalabalığın neye dikkat kesildiğine bakar. Camekânın arkasındaki dev ekran televizyonun sağ ya da sol üst köşesinde kendi resmini görür. Diğer köşede de spiker, suçlunun ne kadar tehlikeli olduğunu, neler yaptığını anlatıyordur. Kalabalıktan biri, bir an, gayri ihtiyati suçlu ile göz göze gelir. Tekrardan ekrana bakar. Ancak bir şey yapamaz. Korkar. Ve genellikle suçlu, bu durumu fark eder ve aynı soğukkanlı tavırlar oradan uzaklaşır. Tıpkı İspanyolların Latin Amerika’da yaptıkları gibi. Biliyorum. Konumuz bu değil. Esas konu, benim o denli sağduyulu olmayışım. Konu, birilerinin sanki beni görüp “işte bu o!” diyerek acıma ve suçlama ve belki de hınç dolu bakışları.

Haksız da değiller. Çünkü hayatım boyunca hep tedirgin yaşadım. Hep bir yerlerde bir şeyleri unuttuğumu düşünerek ilerledim. İlerleme, ama iki adım ileri, bir adım geri. Mesela çoğu kez, kapıyı kilitlemediğimi düşünerek dördüncü kata yürüyerek [hayır, tabii ki de asansörü kullanmaktan korktuğum için değil, sağlıklı yaşam için] tekrardan çıktım ve kontrol ettim. Her defasında da kapının kilitli oluşu, hiçbir şeyi değiştirmedi. Öldüğüm zaman da acaba yine aynı hissiyatı yaşar mıyım? Yoksa bu kez kesinlikle bütün yaptıklarımdan emin mi olurum? Bilmiyorum. Bakın, yine birileri camekândaki o televizyonlara dikkat kesilmişler. Ekranda ben yokum. Ancak Arslanların mahremiyetinin göz ardı edilmesi var. Kimse umursamıyor, ama kimsenin de o Arslanların neler yaptığını bilmesi gerekmiyor. Lakin mahrem ve gizemli şeyler her zaman dikkat çekiyor. Gerçeklerin aynı teveccühü göremediği kadar.

Yürüdükçe birileri de benim dikkatimi çekiyor. Yürüyüş ve giyim tarzlarına göre istesem de istemesem de kategorize ediyorum insanları. Gerçi karakterine göre tarzını belirleyen olduğu gibi, dönemin best of tarzlarına göre karakterlerini inşa edenlerin de söz konusu olduğunu müşahede ediyorum. Dikkatimden kaçmıyor. Hepsini kabul edebilirim, lakin bu yılın kreasyonlarını ne kadar berbat. Milano, Paris’i mi takip etmeye başlamış? Aksi takdirde bu denli kötü bir trend belirlenmiş olamazdı. Belki de bu yüzden büyük dedem gibi yaka düğmemi hiç çözmediğim için dâhil olamıyorum bir yerlere. Hemen bir kıssadan hisse çıkaracakmışım gibi hissediyorlardır belki de. Oysa herkes kendi payına düşen hisse haricinde problem yaşamak arzusunu taşımıyor. En az hasarla bu hayatı nasıl yaşayabilirim derdi, tercih listesinin üst kısımlarında yerini korumaya devam ediyor.

Garda treni bekleyeme koyuluyorum. Dünyanın ahvalini anlatır buralar. Bir asır öncesinde birçok dramın canlı tanığıdır. Almanya’da, Ahıska’da ve anlatılmayan diğer birçok coğrafyada. Şahittirler yaşananlara ancak dinlenmezler. Yalancı değillerdir zira. Geceden kalma olanlar, halen bank üzerinde sırt üstü kaçmaya devam ediyorlar. Ayakkabılarını yere bırakmışlar. Acaba, bunları kim ne yapsın düşüncesiyle mi, yoksa bunlara kimse bir şey yapmaz düşüncesiyle mi bırakılmışlar oraya. Belki de iki ihtimal de değil. Garipler garibanlığı hak ediyor mu gerçekten? Annem yanımda olsa, sus, günaha girme derdi bu soruma karşılık. Oysa bu soru, Lactantius’un sorusu karşısında o kadar masumane ki. Lakin ekseriyetle suçsuz değil, suçlu da masumiyet karinesi tartışmaları içerisinde bulabilir kendisini.

Dünden kalma simitleri satmaya çalışıyor bir adam. İçeride, cam üzerine açılmış üç küçük delik üzerinden bilet almak isteyenler, meramlarını anlatmaya çalışıyorlar. Yetkili o kadar bıkkın tavırlar sergiliyor ki, evhamlı olanlar neredeyse o deliklere başlarını sokacaklar. Hak veriyorum. Gitmek bazen elzemdir. Büfeden yolluk alanlar ise bir diğer tarafta. Ben de ise bir şeylerin farkında olmanın rahatlığı söz konusu. Rötara inanıyorum. İnancımın vecibelerini yerine getiriyorum. Sükûnetimi muhafaza ediyorum. İlk kez buraya gelenler, tren saatinin yazılı hareket saati yaklaştıkça saatine bakma sıklığını artırıyor. Oysa birazdan bakmamaya gayret gösterecek. Einstein’ın saat takmadığına dair bir şey okumuştum. Güneş tepede olmasına karşın, elindeki şemsiyeyi bırakmayan bankta oturan bu adamın hakikaten saate ihtiyacı var mı acaba?

Çok küçükken, belki şimdi büyümüş olduğuma inanma hissiyle bu şekilde başladım cümleye, çalıştığım günler geldi aklımda. Kurak toprakların bereketli günlerinde. Hayatın yaşanabilir olduğu zamanlar. İnsanların inatla aynı ve benzer olduğu dönemler. Herkesin ısrar yüklü bir mütevazılık ile rızkının peşinde koştuğu anlar. Ama bunları yazmayı, onları onlardan habersiz anlatmayı hak ediyor muyum? Bu yüzden o konferanstan atılmamış mıydım? Pazarda bir zamanlar limon sattığını anlatıyordu konuşmacı. Ama konferans öncesindeki kahvaltıda da sunumu ve kahvaltılıkları beğenmediğini dile getirdiğini bizzat duymuştum. Tezatlar baş ağrısı yapar. “Bir dakika” demiştim, “siz, katılım ücretini peşin ödeyen buradaki insanlara, başta kendinizi ve sonra da diğer emsal teşkil eden kişileri, kişisel gelişim başlığı altında örnek gösterip duracağınıza, evvela herkesin kendi olmasını, birilerini örnek almamasını sağlayacak kişisel gelişim kursu veremez misiniz? Ama baştan söylemek isterim, yeni bir kursa verecek param kalmadı.” Kendimi dışarıda bulmuştum bir an. Hatta başlangıçta bilincimi kaybetmeme neden olan görevliyi de dönüp kutlamak istemiştim. İşinin ehli imiş.

O kesif turşu kokusunu keşfediyorum. Bebeklerin ağlama sesleri. Bu vagonlar üretildiğinden beri orada uyuyormuş görüntüsü veren insanların horlama sesleri. Sadece ihtiyaçlar hiyerarşisinin birinci basamağı ile ilgili hususlarda uyananlar. Bir şeyler okuyanlar ya da çaprazda oturan karşı cinsini etkilemek için yol boyunca okuyormuş gibi yapanlar. Aralardaki boşluklarda tüttürenler. Herkes burada olduğuna göre hareket etmeye hazırız. Rayların üzerindeki ilerlemede ortaya çıkan sesin kalp ritmi ile senkronize olması kaçınılmaz. Elimdeki gazeteyi açıyorum. Doğrudan üçüncü sayfayı. İkinci ve üçüncü sayfalar aslında dünyanın gerçekliğini yansıtır. Sol tarafta, dünyanın hayal edilen kısmı yer alır. Magazin haberleri, aldatmalar, giyim-kuşama verilen puanlar, yeni alınan arabalar ve arkadaş olan ünlü sevgililer. Sağ tarafta ise, sebebi bilinmeyen ölümlerin süreç ve sonuçları vardır. Sol tarafa bakınca adalete laf edenler, sağ tarafa bakınca birilerinin aldığı cezayı hak ettiğini düşünebilir. Yayının şekli, görseli ve muhtevası adalet anlayışını tayin eder.

Yanımdan geçen gölgeyi görünce benim de aynı tongaya düştüğümü keşfediyorum. Açılmaya mecali kalmamış şemsiyeyi bir baston niyetine kullandığını görüyorum malum adamın. Üzülüyorum. Oysa üzülmek insanın başkaları üzerinden inşa ettiği, kendisine yakıştıramadığı avutucu sistematik bir histir. Sistemlere oldum olması alışamadım. Tevekkül denilen şeydi bu belki ya da onun yanlış anlaşılması ve belki de ikisi de aynı kapıya çıkıyordu. İlk yere düştüğümde bir daha ayağa kalkmaya takatim kalmadığı için burada değil miyim zaten? Oysa sistem Rocky gibi olmamı istiyordu. Ne kadar hırpalanırsan hırpalan mavi köşede isen sonunda sen kazanacaksın. Merak etme. Tereddüt içerisinde olma. Oysa benim için yenmek ya da yenilmek Kızılderililerin meşhur hikâyesine bağlı olarak şekillenmiş de olabilir. Hoş, örnek verdiklerim de mavi köşeden ringe çıkanlar arasında değildi ya!

Ne zaman yolculuk yapsam gün battıktan sonra, içimde bir burukluk vuku bulur. Geçtiğimiz güzergâhlarda evlerin yanan lambalarını görürüm. Sorarım. Kim var acaba o ışığı yanan odada? Şu an televizyona bakıp gülümsüyorlar mıdır? Çay da demlemişler midir birkaç avuç çekirdeğin yanına? Yoksa başlarına gelen belayı nasıl defedebileceklerine dair aralarında hararetli ve belki de hüzünlü konuşmalar mı geçiyordur? Işığı yanmayan evlerde sabah erkenden işe gidecek olanlar mı vardır acaba? Yoksa bu durum, bir yaşlının dünya ışıklarını ve dünyaya ışıklarını bir başına kapattığının bir göstergesi midir? Gördüklerim benim için ne ifade eder? Acaba onlar da trenin sesini duyduklarında, kim bilir kimler nerelere gidiyordur, çok da alternatifleri yok, ya sıla ya vuslat diye düşünüyorlar mıdır? Yoksa onlar da çoktan bu sese karşı duyarsızlaşmışlar mıdır? Sılaya da vuslata da duyarsızlaştıkları gibi. Hicran büyük ve bir o kadar gereksiz bir kavram.

Gazetede, son sayfanın sağ üst sayfasında İsviçreli bilim adamlarının muhteşem buluşuna dair bir haber okuyorum. Geridönüşümün kalitelileştirilmesine dair bu haberi okuyunca, bir anda aklımda fantastik bir senaryo geliyor. Acaba diyorum, insanlar için de bir geridönüşüm kutusu üretebilmeleri mümkün mü? Gülümsüyorum. Hayali bile içimi rahatlatıyor. Kimse merak etmesin. Düşmanlık beslediğim kimse yok. İlk önce kendimi atacağım o kutuya. Belki dönüşüm sonrası Nietzche’nin Ecce Homo’sunu anlama imkânı bulurum. Kimse merak etmesin. Dönüşüme giden kâğıtlardan en basitinden yine kâğıt üretildiğini farkındayım. Ama diyorum, en azından kimyam değişir. Yeniden başladığımı hissederim. Ona göre yaşar, ona göre şekillenirim. Ben de buna değerim! Lakin buradaki fayda-maliyet analizi henüz netleşmemiş. Yoksa etik kaygılarım olduğu kanaatinde değilim. Estetik kaygısı olmayan canlıların etik kaygısı da olmaz.

Bu ve benzeri düşüncelerin herhangi bir cenahta bir mana ifade etmediği bir dünyada yaşanıldığı unutuluyor. Unutuyorum. Anlamsız “şey”lere anlam yüklenmeye çalışılan bir çağda yaşanıyor tüm bu olanlar. Belki çağ ifadesini kullanmak yanlış. Çünkü bizatihi mukayese edebilecek ölçüde başka bir çağda yaşamadım. Tikel ve tümel meselelerin dikotomi eksenli teşhis edilmeye çalışıldığı başka bir hastalıklı çağın olamayacağı güçlü bir kanaat uyandırıyor belki de. İkna olmuyorum. Yaptığım ya da yapmaya çalıştığım şeyin anakronizm olduğunun farkında ve idrakindeyim.

Yolculuğun sona erdiğini ve son durağa geldiğimizi birilerinin hareketlenmesinden fark ediyorum. Gün, doğmak üzere. Hatırımda sadece, masanın yuvarlak olduğu kalmış.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Samet Zenginoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Karamandan.com Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Karamandan.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Karamandan.com editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Karamandan.com değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Karamandan.com, Karaman ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 765 24 01
Reklam bilgi

Anket Karamanlılar yeni belediye başkanından hangi alanda çalışma bekliyor?
Tüm anketler