Bir Avuç Anı

-75 yıl önce gerçekleşen, ağlatmadan koyuvermeyen bir macera!-

(1949 yılı bir güz günü, ala şafakta, altmış kişi, Aydında çalışmak üzere Sarıveliler köyünden Karamana yürüyerek yola çıkarlar, iki gece iki ayrı köyde yattıktan sonra Karamandaki hana ulaşırlar. Ertesi günü kara trenin en arkasındaki kara vagona bindirilip İzmir Belevine varırlar. Duayen yazarımız Sayın Mustafa Ertaş hocamızın “Tekerleğin Değmediği Yer” adlı eserinden.)

“Başdere (Sarıveliler) yöresinin, ağacı, taşı, kumu, suyu bol olduğundan evlerin yapısı oldukça iyicedir. Üstleri toprak düz damlıdır. Altları ahır ve samanlıktır.

Arazi o kadar yamaçtır ki, ancak dam üzerinde öküzlerle düven sürülür. Öküzler, damlara merdivenden bir insan gibi inip çıkmasını öğrenmiştir.

Erkeklerin çalışabileni Ege ve Akdeniz bölgelerine iş aramağa gider. Gidilip çalışılan gurbetin adı «Aydındır.» Belki ilk gurbet Aydın olmuştur da, bu ad verilmiştir veya gidip çalışılmıştır. Para kazanılıp aydınlık duyulmuştur da, gurbete Aydın denilmiştir. Böyle bir aydına gidişi yöreli bir gencin ağzından dinleyelim:

Aydına Nasıl Gidildi?

Güz ayları gelmişti. Dedelerimizin ve babalarımızın çalıştığı diyarları görmek hevesine kapılmıştım: Henüz (13) yaşındaydım. Herkes grup grup hazırlığa başlamıştı. Grupların bir idarecisi olan dayıbaşıları kendi İnsanlarını topluyordu. Ben de onların hazırlıklarını izler olmuştum. Aydına Alanya yolu ile denizden, Karaman veya Eğridir yolu ile karadan gittiklerini anlatırlardı. Bu sefer de yürüyerek acaba hangi yöne gideceklerdi. Bunu öğrenmek için de her konuşulanı dinler olmuştur.

Burada her aydına çalışmaya gidene “Amele” denilir. Her amele de bir bez torbayı sırtına uyacak ve kollarına rahatça geçecek şekilde diktirir. Herkesin torbasını kendi kadını diker. Ben kaçak gitmeyi düşündüğümden, bez torba diktiremedim. Yalnız azığımı (yiyeceğimi) bir bohçaya çıkıladım ve belime bağladım.

Bez torbalarının içine yine kadınlar, azığı, çamaşırı, bıçağı gibi lüzumlu eşyayı koyar. Ayrıca bazıları yorganlarını «Yuvak» şeklinde sararak iple bağlar, fakat ipin bir ucunu, tüfek kayışı gibi bırakır. Bu kısımdan da yorganını omuzuna geçirir. Gruplar 10-15 hatta 20 kişilik olur. Mahalleden mahalleye geçtikçe, köyden köye ulaştıkça, büyür gider. Dayıbaşı önde gider, Nerede yürürse yürüsün, ona fazla yük taşıtılmaz. Sözü tutulur ve saygı gösterilir. Dayıbaşları da işlere örnek hareket eder. Ağırbaşlıdır. Sözü ve özü doğrudur. Yaşca da genellikle büyüktür. Ona bilhassa hürmet edilmesinin sebebi gelecek yıl, aydına giderken almaması korkusudur. Zira Dayıbaşları, İşyerleriyle anlaşan, onlarca bilinen, hatta amele bulunması için önce iş konusunda anlaşan aracı kişilerdir.

Ala şafakla yola çıkılır. Bütün köy ve mahalle halkı, yakınlarını uğurlar. İşte ben de bu uğurlayanlar arasındaydım. Anam ve babam benim gideceğimi onlardan az sonra ayrılacağımı bilmiyordu. Kafilenin köyden çıkışından 3 saat geçince, çıkımı sakladığım ahırdan alarak, köyün üst yanından dolandım; dayımın şimdi rahmetlik olan eşinden 3 lira ödünç alarak, Karamanın yolunu tuttum. Önden gidenlere yetişmek için de dere tepe düz gittim. Bazen düştüm bazen de korktum.

Köy yakınındaki dağda, tepede davar güderdim. Ama o zaman köy uzaktan görünürdü. Görünmezse de, bir başka kişinin balta, kazma, kaval.., Sesi kulağa gelirdi.

Bir Avuç Anı

Beni uğurlayan olmadı. Fakat önden gidenleri insanları selametlemişti. Gidenlere en çok sokulan erkekler ve çocuklar olur. Kadınlar ve kızlar geriden bakar. Onlar da evde vedalaşırlar. Fakat erkekler ellerini sıkıp öptükten sonra, sarılırlar. Bazen analar buna katılır. Benim anam da ve babam da bunu yapmamıştı. Yürüyüş başlayınca, en çok duvarlara sırtlarını dayanarak duran kadınlarda hıçkırıklar başlar.

Böyle gidişler en fazla güzün başlar ise de, bazıları da ilkbaharda gelir, yazın tekrar gider. Bu geçen zaman zarfında, köylerde yalnız kocamış erkekler ile halı ve vakti çok iyi olanlar kalır. Her iş kadına düşer. Bilhassa kışın meşakkatini kadınlar çeker. Erkek gittiği yerde çalışır. Kadın köyde yalnız kalır çalışır. Erkek döner ve ikisi beraber çalışır. Yine karınları doymaz ve sırtları görmez. Çünkü vermez bu yerler vermez.

Karamana doğru, keçi tarağı denilen, ayak izi ile açılmış olan, yoldan tek sıra olarak ilerleyen, uygunca yürüyen 60 kişilik köyden o sabah son ayrılan kafileye yetiştim. Geldiğime kızanlar oldu. «Dön geri» dendi. «Korkarım dönemem» dedim. «Ben sizi izliye izliye yürüyüm. Yolu bilemem» diye de üsteledim. «Daha vakit güz, ortada Dağlarda canavar bulunur, Çocuğu döndermeyin» diyenler oldu. Dayıbaşı «Mademki cesurluk etmiş ve gelmiş. Hele gelsin bakalım. Onu da işe vereceğimiz bir yer olur elbette» dedi.

Bir Avuç Anı

Dayıbaşı bu sözü edince, herkes sustu. Beni de arkalarına katıp yürümeğe başladık. Fakat onlara adımlarımı uyduramadım. Kimi zaman sektim, kimi zaman koştum. Subaşlarında mola vere vere, üç günde Karamana vardık. Yalnız, Hadim ilçesinin Alata (Balcılar) köyünde bir gece kaldık. Yolda iyice bir yağmura yakalandık. Yağmurun geçmesini burada bekledik.

Köylüler çok misafir severdi. Köyün her mahallesinde bir oda vardır. Bizleri bu odalara dağıttılar. Odalara giderken herkesten bir kucak odun bir kap ta yemek vardı. Urbalarımızı köylüler alıp kuruttu ve ısıttılar. Candan davrandılar ve hal hatır ettiler. Dayıbaşı bizlere ala şafakla yine yola çıkılacağını bildirdi. Ben Hese (İsa) denilen birinin evinde kaldım. Dayıbaşı bana hakiki dayılık eder olmuştu.

Artık iyice <<Aydına» gideceğime inanır olmuştum. İlk geceyi böyle geçirdik.

Ertesi gün yine alaca şafakta birerle kolda yürümeğe başlamıştık. O gün Torosların Karaman'a geçit verdiği «Mahram Gediğinden» aşağıya indik. Ulu dağlar üzerimize yıkılır gibiydi. Konuşulanlar iki üç olup kulağa geliyordu, Sonra, 2000 metre belki de daha fazla inmeğe başladık.

Kayalık, ormanlık arasında bükülen yollardan ilerledik. Köyden çıkarken çarıkların yenisi giyilmişti. Fakat şimdi belki de altları delinmişti. Mahram gediği iliğe geçercesine esiyordu. Buraların yaz günleri bile insanları dondurduğu söyleniyordu.

Aşağıya indik. Burası Göksu’nun ikinci kolunun geçtiği bir vadiydi. Yukarısı kış, aşağısı da yazdı. Bir köprüden geçtik. Tabana çok yüksek bir yapısı vardı. İki büyük kaya dikilmiş, üzerine de taştan bir kemer köprü oturtulmuştu. Su, köpüre köpüre akıyordu. Taşlara, kayalara vurup değdikçe uğulduyordu. Rengi gökleşiyordu, Belki bu renginden ötürü nehre Göksu adı verilmişti.

Köprüden geçerken, yine tek sıraydık. Önümde ve ardımda insan olmasına rağmen, aşağıya uçup gideceğim diye ödüm sıddı. İçimizde okuyanımız vardı. Dudak kıpırtılarından ve fısıltılardan anlaşılıyordu. Ben de bildiğim duaları okuyordum.

Köprüyü geçtik, havayı da ılık bulunca, bir dinlenesimiz geldi. En çok durmamız, namaz kılmak içindi. Burada da abdest aldık. Biri imam biri de müezzin oldu. Öğle namazlarımızı kıldık. Biraz da karınlarımızı doyurduk. Ayağımıza can gelmişti. Elimiz, yüzümüz ayağımız, hatta yüreklerimiz tertemizdi. Yunmuştuk kendimizi. Böyle gidilen işten, alınan paranın adı alın teriyle, helalından kazanmak olmaz da ne olur? Bu canlılıkla bu defa vadinin karşı yamacına sardık. Dolana dolana 2000 metre daha çıktık. Vadinin üstündeki, Karaman ilçesinin Manyan köyüne ulaştık. Güneş dağların burcuna gitmişti. Hava doğudan kararıp geliyordu

Manyandayız

Yine aynı misafir severliği gördük. Yatsı Namazını köyün camiinde, köylülerle beraber kıldık. Hava yükseğe çıkınca yine soğumuştu. Ocakta çam ağaçları uzun uzun yatıyor, başlarından alev alev yaniyordu. Fasulye, Bulgur pilavı, yoğurt yedik. Odalarda sohbet ettik. Herkes birebirlerini tanıyordu. Zira bu köy ilk kalınan köy değildi. Hatta köylüler aydına gide gele dedelerimizi bile bilir olmuşlardı. Yabancı gördüklerine «Sen kimsin, kimlerdensin» diye soruyorlardı. «Gökçelerden Ali Keya'nın oğluyum «deyince» Bildim bildim, yine Keyalık yapar mı? Göğüs tutkunluğu geçti mi? diye sorarlar. Dönüşümüzde selam götürmemizi tembih ederlerdi. Ala şafakla yolculuğun üçüncü günü de başladı. Biraz dalgalı arazide gittik. Sonra büyük sanki sonu gelmeyecek düzlük başladı. İlk defa ovayı görüyordum. O zamana kadar her yeri dağlık, kayalık, sarp, ulu ağaçlarla bezenmiş, içinde suları çağlar olarak bilirdim. Ovayı boz bir deniz görmüş gibi oldum.

Karaman önümüzde görünüyordu. Kalesi, sık ağaçlığı belirli idi. Yürüdükçe bir türlü varılmıyordu. Çölde bir serap görmüş gibiydik. Beni bu yeknesak düzlük sıkmıştı. Yürümemiz rahattı. Biraz toz vardı. Yine de o sarp yolları, ulu ağaçları, köpüklü suları arıyordum. En fazla hayretime giden şey, pınarların yerini, kuyular almıştı. Koca ağaç ve direklere takılı kovalarla sular çekiliyordu. Bir helke (Kova) suyu 10 dakikada çıkarıyorduk. Bu kuyuların başlarında mola veriyor, Abdest alıyor, namaz kılıyorduk.

Karaman Yolunda:

İkindiyi biraz geçerek, Karamana vardık. Dar ve ara yollardan bir hana geldik. Ortası düzensiz olarak taş döşenmiş bir avluydu. Yine düzensiz dikilmiş direkler üzerine kondurulmuş, çevreleme odaydı. Bu odalara merdivenle çıkılıyordu. Tahta aralarından odaların altında bulunan ahırlara bağlanmış hayvanlar görülüyordu. Gübre kokusu bayıltacak gibiydi. Bu kokuda bir yana idi. Hele pireler sabaha kadar koynumuzda, bacaklarımızda oynaştı durdu. Vücudum yandı. Kaşıntıdan derilerim yüzüldü. Herkes benim gibiydi. Bunun adı da uykuydu.

Ancak dördüncü günü İstasyonda idik. Taş döşeli, yüksek hatta set gibi dar, iki sıra ağaçlık bir yoldan geçtik. Darlık ve uzunluk İstasyonu iyice ırakta bırakıyordu.

Treni de ilk görüyordum. Ev ev, pencere, pencere uzanıyordu tren. Evler tekerlekliydi. Demir bir yolda yürüyordu. Pencere kadar tekerlekleri de çoktu. Bu tekerlekler insanları uzaklara taşıyordu. Ben şimdiye kadar değirmen taşının döndüğünü görmüştüm. Lokomotif te bir başka idi. Dumanı, düdüğü, homurtu ile heybetli gelişi, içime kendi bibi bir korku düşürmüştü.

Buna korku da denmezdi. Ona bineceğim diye içimde birde sevinç vardı. Onunla «Aydına» gidecektim. Trene şaşkın şaşkın bakarken, kolumdan biri çekip beni götürdü. Kafile bir kara vagona biniyordu. Bizim kara vagonun penceresi yoktu. Büyük ve dıştan sürgülü kapısı vardı. Ucuz olsun diye kara vagona bindiğimizi söylediler. Pencereli yerlere zenginlerin, biz gibi köylü fakirlerin ise kara vagonlara bindiğini düşünmüştüm. Meğer kara vagon yük hatta hayvan taşırmış. Bunu çok seneler sonra, Aydına başka gidişlerde öğrendim.

Tren daha dururken, kara urbalı biri vagonumuzun kapağını çekip sonra da sürgüledi. Vagonun içine zifir gibi bir karanlık çöktü. Yalnız, tavana yakın bir yerde, küçücük bir delik vardı. Havamız, ışığımız buradan geliyordu.

Vagon bir iki sarsıldı. Öne ve arkaya oynadı. Sonra gitmeye başladı. Herkes denk geldiği yere oturdu. Daha çok kenarlara çekildik. Ortalara idare lambası yakıp koyduk. İdare lambası dedimse şişesi, vidası olan cinsinden değildi. Bir teneke kutuya gaz konmuş, ağzı çaputtan fitil yapılıp yakılmıştı. Ama dışarda güneş olduğunca vardı.

İdareden çıkan isler, tren gittikçe, vagonun içine doluyordu. Tavan zaman ilerledikçe, bir iş tabakası ile doluyordu. Genzimiz yanıyordu. Küçük abdesti olanlar tahta yarıklarından yapıyorlardı. Trenin sarsıntısı ile etrafta olanlara sıçrıyordu. Ve kimse bir şey diyemiyordu. Büyük abdesti bulunanlar, ister istemez, uzaklığı ne olursa olsun ikinci istasyona kadar tutmak mecburiyetindeydi. İstasyona gelince, vagonların kapısını bir an önce açtırmak için hep birden vuruyorduk. Açılınca da birbirimizle yarış edercesine abdesthaneye koşuyorduk.

Böyle bir hayli zaman geçti. Karanlıktan gündüzü geceyi bilemedik. Trenden indiğimiz zaman gece olmuştu. İstasyonun saati 12’yi gösteriyordu. Yine istasyon binasının yan duvarında koca ve kara bir (Kospınar) yazılıydı.

Belevi Köyünde

Kospınar, İzmir’in Belevi köyüne yakın bir küçük istasyondu. Bir şoseden, gecenin bütün karanlığı içinde yarım saat yürüdük. Köyün içine girdiğimizde üzerimize köpekler saldırdı. Köpeklerin sesine gece bekçileri yanımıza geldi. Kafiledeki birçok kimseyi tanıdılar. Onar on beşer bey ve ağaların dam denilen küçük odalarına dağıldık.

Biz dayıbaşı ile birlikte Ramiz Bey denen bir zenginin damına gittik. Ertesi günü ameleler dayıbaşının anlaştığı işe gittiler. İşleri dağda, zeytinlik açmak, kök sökmekti. Ben dayıbaşının yanında kaldım.

Akşamüzeri herkesten önce iki kişi damın bulunduğu yere geldi. Hemen ekmeklik hamur yaptılar. Yufkanın kalını, biraz da ufağı Şebit adı verilen ekmekleri hazırladılar. Sonra da saç üzerinde pişirdiler. Bunları yaparken gözleri yolda idi. “Aman uşaklar gelmeden ekmeği ve yemeği yetiştirelim.” diye bir telaşları vardı.

Bu arada, bir de bulgur pilavı yaptılar. Pilavın piştiği tencere küçük bir kazana yakındı. Yemek ve ekmek işi henüz bitmişti ki, diğer işçiler sıra sıra gelmeğe başladı, Yorgunlukları yetmiyormuş gibi bir de arkalarında odun taşı-yorlardı. Bazısı getirdiği odunu damın önüne yıktı. Bazısı köyün içine götürdü. Köyün içine gidenler, zeytin, yemiş «İncir» gibi katıklarla döndüler. Sonradan öğrendim ki, köy içinde dolaşırlar, odunla katık değiştirirlermiş. İki gün dayıbaşının yanında dolaştım. Dayıbaşının bana bir iş aradığı, bedel denilen, at ve eşek baktırılan, ahır hizmeti gördürülen hafif hizmetlerden birini bulmağa çalıştığı belli idi. Üçüncü gün damında yatılan ve işi görülen Ramiz beyle karşılaştık. Orta boylu, şişman, saçları kırlaşmış, şehir kıyafetli biriydi. Dayıbaşıyı görünce: Hoş geldin Yusuf ağa, diye ilk hatırını sordu. “Yanındaki kim?” dedi. Dayıbaşı “Yeğenimiz olur” diye cevabını verdi. Dayıbaşı beni köyünün çocuğu, babamın bildiği olduğu için yeğen diye tanıtmakta sakınca görmedi. Dayıbaşı bir şey demeden «Onu yanımıza alalım» dedi.

Ramiz beyin köyün üst yamacında bir büyük zeytinliği vardı. Köyün içinde de bir yağhanesi bulunuyordu. Bizi alıp yazıhanesine götürdü. 15-16 yaşlarında olan, oğlu Münciyi'de yanına aldı. Ben o yıl ilkokulu pekiyi derece ile bitirmiştim. Yazıhanede ikimizi imtihan etti.

Verdiği çizelge örneklerini iyi yapmış, bu çizelgelere yazılmasını istediği işçi ad ve hesaplarını doğru geçirmiştim. Yanında kalabileceğimi söyledi. İşim, yağhanedeki işçilerle, zeytin çırpan, ağaç dibi kazan, kök söken amelenin isim çizelgelerini tutmak, yevmiyelerini hesaplamak, diğer zamanda da zeytinliğe çıkararak kuş bekçiliği yapmaktı. Bunun içinde bana kırma bir tüfek vermişti. Tüfeğin bir gözünde dolu, diğer gözünde de kurusıkı vardı. Kurusıkı kargaların; dolusu da gelmesi muhtemel domuzlar içindi. Doluyu kullanmak nasip olmadı.

Köyümdeki anama ve babama Ramiz beyin para gönderdiğini anlıyordum. Fakat miktarı neydi onu öğrenememiştim. Bana bir yeni urba yapmıştı. Çamaşırlarımı yenilemişti. Beyin yemeğinden yiyordum. Sofrasından ayırmıyordu, bol bol harçlık veriyordu, fakat para harcama şeklimi takip ediyordu. Hatta bazen soruyordu.

Ayrıca, «Kendine ait olan işi bil fakat başkasının işine karışma» derdi ve bu sözünü şöyle bir özet içinde devamlı tekrar ederdi. «Bilirim bin kelime, bilmem bir kelimedir» Bana bir çalışma terbiyesi vermek istediği belliydi. Çok üzerime düşüyordu. Oğlundan farklı kılmıyordu. Bunun nedenini de anlamıştım. Dayıdan beni evlatlık olarak istemişti. Yalnız işlerine bakmam için evlatlık almadığını da söylemişti. İster okusun, ister işlerime baksın demişti.

Fakat benim içime daha başka düşünceler düşmüştü. Bahar da gelmişti. Köyü özlemeğe başlamıştım. Hiçbir şey gözümde değildi. Yine istiyordum ki, köye gideyim, yeni urbalarımı giyeyim. Sokaklarında dolaşayım. Kendimi göstereyim.

Ramiz Bey, köye gitmek istediğimi dayıbaşıdan öğrenmişti. Belki de köyden dayıbaşıya babam artık geri gönder, diye mektup yazmıştı, zira dayıbaşı benim yalnız köye gitmeme razıydı. O ki, gelirken dönmememi istemişti.

Dayıbaşıyla Ramiz beyin yazıhanesine gittik. Dayıbaşı “Bey...” diye söze başlayacak oldu. “Anladım, Yusuf dayı, gitmek istiyor” dedi. Elini öpmek istedim vermedi. Kapıdan çıkarken Allahaısmarladık, dedim.

Yüzüme baktı “iyi düşün, köyde b.. var. Seğirt git, Burayı ararsın amma bir daha bulamazsın” diye bağırdı.

(Bu anı şimdi memleketin okumuş kişilerinden birine aittir. Adını müsaadesini almadığımızdan veremeyeceğiz.)

(hiçbir değişiklik yapılmadan yayına hazırlanan bu anı Araştırmacı – Yazar Mustafa Ertaş hocamızın Tekerleğin Değmediği Yer adlı 1970 yılında yayımlanan eserinden alınmıştır.)

Mükremin Kızılca

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mükremin Kızılca - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Karamandan.com Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Karamandan.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Karamandan.com editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Karamandan.com değil haberi geçen ajanstır.

01

Hasan - Reşat Nuri Güntekin gibi Tarık Buğra gibi Anadolu hikayelerinin vücut bulmuş hali. Taşeli hikayeleri ya da romanı şeklinde bir eser yazılabilir.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 09 Şubat 10:06


Şehir Markaları

Karamandan.com, Karaman ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 765 24 01
Reklam bilgi

Anket Karamanlılar yeni belediye başkanından hangi alanda çalışma bekliyor?
Tüm anketler