İki Koltuk

Yan yana duran iki koltukta oturuyorlardı. Birisi daha yolun başında olduğu düşünülen sabî idi, diğeri ömründen epey yol katetmiş ama yolun neresinde olduğunu kendisi de dahil kimsenin bilmediği ihtiyardı.

Karşılarında duran aynaya küçük çocuk bakmıyordu. Yüzü yere eğik, gözleri de muhtemelen yine yerdeydi. Belki de önlüğüne düşen kesilmiş saçlarına bakıyordu. İhtiyar da aynadan bir kendine bakıyordu, bir makası maharetle kullanan berbere, bir de yan koltukta tıraş olan çocuğa… Lakin çocukla göz göze gelmiyorlardı, bakışları birbirine değmiyordu.

Klimanın sonuna kadar açıldığı bu mekânda makas sesleri kolonya kokusuna karışıyordu, fön makinesinin uğultusu çırpılan havlunun sesini duyulmaz hale getiriyordu.

Kısa süre sonra alışılagelen seslerin ve kokuların duyulmaz hale gelmesiyle ortalığı sessizlik kapladı. Berber aynı tempoyla makasını çat çat kullanırken, musluğu tazyikli şekilde foşşş diye açarken, limon kolonyasını şapır şupur sürerken, şekerini attığı çayını şıkır şıkır karıştırırken; mekânın sükûnetini koltukta oturan ihtiyar bozacaktı.

Sol taraftaki koltukta tıraş olan çocuğa dönerek söylediği sözle başladı mekânda yeni ses dalgası. Aşinalık gitti, sesler canlandı, ortama can geldi… Duyulmayan sesler tekrar duyulur oldu, unutulan anılar da tekrar hatırlanır oldu.

Çocuğa doğru yüzünü çevirip: “Şimdiki çocuklar çok şanslı. Bak hele şuna… Saçının şekilli kesilmesi için berber amcası nasıl uğraşıyor, babasına “böyle olmuş mu böyle yeterli mi” diye nasıl da soruyor. En güzel makinelerle saçları hiç acımadan kesiliyor, kokular sürünüyor… Bizim zamanımızda berbere gitmek nerdeee. Annem eline aldığı makasla saçlarımızı kırpıverirdi. Bir taraf uzun bir taraf kısa… Biçimsiz bir saç modeli”.

Arkada sıra bekleyen orta yaşlı birisi ona laf attı; seslere yeni bir ses, hâllere yeni bir hâl eklercesine: “Siz niye berbere gitmezdiniz? Babanız yok muydu? Yetim miydiniz?”

Ne kadar ince görünümlü kalın bir soru… Bir insan çocukluğunda maddi sebeplerden dolayı bir yokluk çekiyorsa kesinlikle yetim olmalı. Bir babası olmamalı. Babası yoksul olsa bile ne yapar eder oğlunu berbere tıraş olmaya götürürdü onun nazarında.

Koltuktaki ihtiyar: “Babam vardı. Burada iş olmayınca Almanya’ya çalışmaya gitti. Eve ayda bir para gönderirdi. Mark’ın ne olduğunu o zaman öğrendim. Annem de babamın bu paraları gavur ellerinde ne zorluklarla kazandığını düşündükçe o zaman fuzuli gördüğü masrafları kıstıkça kısardı. Berberde tıraş olmak da fuzuli bir ihtiyaçtı annem için”.

Devam etti koltuktaki ihtiyar anlatmaya…

Yaz sıcakları başlayınca annem saçlarımızı makasla tekrar kırptı. Bu tıraştan bir hafta sonra babam izne gelip taze kesilmiş saçlarımızın şekilsizliğini görünce annemi tembihledi: “Bu çocukları berbere gönder” diye. Zaten biz de büyümüş, ilkokulu yarılamıştık. Babam iyi ki annemin yaptığı tıraştan hemen sonra geldi. Yoksa saçlarımız uzayınca bir de o saçlara tarak vurunca babam anlamıyordu bu durumu.

Berbere gitmek için ilk defa saçlarımın uzamasını istedim. Günler geçmiyor, şekilsiz saçlarım uzamıyordu. Ağustos ayının ortalarında babamın talimatı doğrultusunda tıraş olmak için annemden berber parası istiyordum. Annem: “Birkaç hafta daha bekle! Okullar açılmaya yakın tıraş ol ki temiz temiz okula gidesin” diyordu. Tabi bize yine beklemek düştü. Bu sefer uzamış saçlarla.

İlk berber koltuğuna üçüncü sınıf talebesiyken oturdum. O koltuğa ilk oturduğumda kendimi büyük bir adam gibi hissettim. Berber üstümün batmaması için önlük taktı, parmaklarını saçlarıma daldırarak nasıl kesiyim dedi. Ben ne tıraş ismi biliyordum ne de bir şekil tarif edebiliyordum. Bu halimi gören berber tıraşa başladı ve güzel bir şekil verdi saçıma. Zaten o ana kadar bütün şekiller güzeldi bana. Saçımızı acıtarak kesen mekanik makinenin verdiği ızdırabı o heyecanla duymuyordum bile. Daha sonra her şey gibi berberde tıraş olmaya da alıştım, makinenin saçlarımızı keserken verdiği acıyı da duydum. Yıllar sonra aynı acıyı asker ocağında da duydum ve anladım ki hiçbir şey değişmemiş. Makine aynı, saç aynı… Heyecan gitmiş, gerçekler görünür olmuş…

Şimdiki çocuklar çok şanslı…

En azından saçları kesilirken acımıyor.

Şadan Sezgin

Bir Kelime, Bir Mânâ, Bir İktibas

dünya

gezegen, küre-i arz, yeryüzü

Başı cefa, sonu yokluk olan bu dünyayı nitelemem! Helalinden dolayı hesap, haramından dolayı ceza vardır. Orada zengin olan sınanır; fakir olan ise üzülür. Kim onunla koşmuşsa dünya onu geçmiştir; kim ondan vazgeçerse ona rastlar. Kim onunla görmek isterse, görmesini sağlar; kim onu görmek isterse onu kör eder.

Hz. Ali

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Şadan Sezgin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Karamandan.com Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Karamandan.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Karamandan.com editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Karamandan.com değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Karamandan.com, Karaman ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 765 24 01
Reklam bilgi

Anket Karamanlılar yeni belediye başkanından hangi alanda çalışma bekliyor?