Şşşş… şşşş… şşşşş…

Yavaş yavaş açtı gözlerini, uyur uyanık bir haldeydi. Bir ses duymuştu. Birisi seslenmişti.

“Pekâlâ kimdi seslenen?”

“Yoksa rüyasında mı duymuştu bu sesi.”

Heyecanlandı birden ve elleri ile yorgun gözlerini ovuşturdu. Etrafına bakındı. Henüz ortalık aydınlanmamıştı.

Sonbaharın tüm hüznü üstündeydi. Ne yapabilirim diye düşündü bir an, sararan yapraklar yere düşmesin diye. Doğanın kanunu diye geçirdi içinden… Bu ağırlık hissi ile uyuşukluğu henüz geçmişti ki aklına sabah gireceği yazılı sınav geldi. Çalışmadığı bu sınav yüzünden stres olmuş ve akşam uyumak üzere yatağa erken girmişti. Büyük bir olasılıkla yine zayıf not alacak ve korkulu rüyası olan matematikten kalacaktı. Bu huzursuz ortamda havanın aydınlanmamış olması biraz da olsa onu rahatlatmıştı. Ancak;

“Bir dakika” dedi kendi kendine, henüz sabah olmamasına rağmen uyanmıştı. Bu çok nadir görülen bir durumdu ve birden korkuya kapıldı.

“Ya geç kaldıysam?”

Geç kalmış olamazdı. Her gün sabah, alarmını kurduğu, tik tak sesinde en güzel rüyalara daldığı, tavuklu civcivli çalar saatinin alarmını duymamış olsa bile annesinin kendisini mutlaka uyandıracağını biliyordu. Sonra bir fısıltı şeklinde annesine seslendi;

“Anne.”

Ses yoktu. Hiçbir ses duyamıyordu, horlama sesi de. Bu normal bir durum değildi. Çünkü annesi uyurken sürekli horlardı. Bu horultudan sürekli rahatsız olurdu. Yatağından kalkar annesinin yanına gider, onun şişman bedeni gibi şişman yastığını düzeltir ve yanağına küçük bir öpücük kondururdu.

Her gün akşam evlerinin salonunda karşılıklı konulmuş divanlardaki minderleri, divanın yanına itina ile dizer, yatakları yapar ve annesi ile karşılıklı yatarlardı. Bir ara, annesinin nefes alıp verişini duymaya çalıştı. Ancak hiçbir şey duyamıyordu. Nefesini tuttu ve biraz daha dikkatli dinlemeye koyuldu. Ses yoktu. Bu durum çok tuhaftı. Anlamlandırmaya çalıştığı anda birden tuhaf bir ses duydu. Bu sesi tanıyordu ama anlam veremiyordu. Ventilatöre bağlı hastalarda solunum cihazının çıkardığı stabil ve bir o kadar korkunç olan bir sesti duyduğu. Sonra yine sessizlik. Olan bitene anlam veremiyor, anlamlandıramadığı bu durum karşısında anlamsızca tavana bakıyordu.

Bir fısıltı şeklinde annesine tekrar seslendi;

“Anne.”

Sonra tekrar;

“Anne…”

Ses yoktu… Hiçbir ses, horlama sesi de…

***

Annesi çok cevval kadınmış, anlatılanlara göre. Köylük yerde at sırtında, belinde silahı ve adını “Tony” koyduğu köpeği ile odun edermiş bir başına. Suya gidermiş ocağı yakar, yemek yaparmış, çamaşır yıkarmış elinde… Kimseden korkmazmış, çekinmezmiş. Hatta kendisini deliler gibi seven Kara Bobinin oğlu Memed’in ardından sıktığı kurşunlar anlatılır olmuş bir zaman. Tarkan’ın kadın versiyonuymuş adeta ve kahramanıymış bizim oğlanın. Öğretmen olmak istermiş hep de zalim babası okutmamış. Kız kısmı okumazmış… Orospu olurmuş, dillere düşermiş… Belki de içinde uhde kalmış bu durum ve çocuklarının okumasını istemiş hep...

Fabrikada işçi olan babası, köylü güzeli annesi, ablası ve küçük kız kardeşi ile mütevazi bir evde yaşıyorlardı. İlkokula henüz başlamamıştı ancak alfabedeki harfleri biliyor ve yazabiliyordu. Kendisinden bir yaş büyük ablasının okuldan dönüşünü iple çekiyor, onu sokağın köşesinde bekliyor ve çantasını eve kadar taşıyordu. Büyük bir heyecanla ne öğrendiler diye ablasının çantasındaki defteri çıkarıyor ve evlerinde bulduğu bazı sayfaları yırtılmış, bazı sayfaları yazı ve resimler ile kaplı eski deftere okul defterindeki harfleri yazmaya çalışıyordu. Birgün kendisinin de okula gideceği günlerin hayalini kuruyor ve sık sık çalışırken defterin üzerinde uyuyakalıyordu. Annesi defteri, başının altından alıyor ve onu yatağına yatırıyordu. Zayıf, çelimsiz, kara kuru bir çocuktu. Kırmızı şortunun altına, ablasının kırmızı naylon terliğini, havanın soğuk olduğu zamanlarda ise pantolonunun altından içlik niyetine ablasının külotlu çorabını giyiyordu. Ablasının kulağını çekerek kanatan öğretmeninden dolayı ablası o yıl okulu bırakmıştı. Ertesi yıl ablası ile aynı sınıfta ilkokula başladı ve beş yıl aynı sırada ve en arkada oturdu. İlkokulda çok başarılı bir öğrenciydi. Eve geldiklerinde yemek bile yemeden hem kendi hem ablasının ödevlerini yapıyordu. Okulu çok seviyordu. İlkokuldaki başarısı, ortaokulda da devam etmişti. Özellikle matematik dersinden aldığı notlar sonrasında matematik öğretmeni;

“Senin daha iyi bir sınıfta öğrenim görmen için idare ile görüşeceğim.” bile demişti.

Görüşmüş ve kabul edilmiş olacak ki lisenin ilk yılında başarılı öğrencilerin yer aldığı sınıfa başlamıştı. “4 Mat A.”

“A” sınıfındaydı artık. Matematik dersinde çok başarılı ve birçoğunun anne ya da babası aynı zamanda öğrenim gördükleri okulun öğretmenleri olan öğrencilerle birlikteydi artık. O kadar çalışkandı ki sınıf arkadaşları, teneffüs zili çaldığında bile sınıftan çıkmıyor ve ders çalışıyorlardı. Yabancı dil olarak “İngilizce” görüyorlar ve derste “Türkçe” konuşmuyorlardı. Öğretmenin sorduğu bir soruya tüm sınıfın önünde “İngilizce” yanıt veremediği gün bu sınıfta olmaması gerektiğini anlamıştı.

Sınıftaki en iyi arkadaşı kendisi gibi fakir bir ailenin çocuğu olan Burhan’dı. Burhan’ın da pek başarılı olduğu söylenemezdi ancak Burhan durumunu kabullenmişti.

“Oğlum iyi ki bu sınıftasın yoksa tek geri zekalı olarak çok dikkat çekerdim.”

Gülüştüler. Burhan’la aynı ve en arka sırada oturuyorlardı. Teneffüs zilinin çalmasını iple çekiyor ve doğru tuvalete giderek tek dal sigaralarını içiyorlardı. Liseye geçtiği yıl eğitim sisteminde “kredili sistem” denilen yeni bir sistem hayata geçmişti. Uzun bir aradan sonra eğitim sisteminin değişmesi öğrenciler üzerinde merakla beraber bir korku da yaratmıştı. İlk söylentilere göre bu sistemde sınıfta kalmak yoktu. Bu harika bir haberdi ancak bunun nasıl mümkün olacağı konusunda en ufak fikirleri yoktu.

Tüm öğrencilerin toplandığı sabah yoklamasında, eline mikrofonu alan okulun müdür yardımcısı Fernur Bey öğrencilere seslendi;

“Evet çocuklar bu sistemde sınıf tekrarı yok. Ders seçimleri ve derslerin her birinin bir kredi karşılığı var. Örneğin matematik dersinden geçen arkadaşlar altı puanlık bir krediye de sahip oluyor. Geçtiğiniz dersler karşılığında kredi notu kazanıyor ve belirli bir kredi notuna eriştiğinizde mezun oluyorsunuz. Derslerinize iyi çalışırsanız üç yıl olan lise eğitiminizi iki buçuk yılda tamamlayabilirsiniz. Yani erken mezun olabilir, kalan yarıyılda da üniversite sınavlarına daha rahat hazırlanabilirsiniz. Ayrıca kendi sınıfınız dışında aynı dersi seçen farklı öğrenciler ile de yeni arkadaşlıklar kurabilirsiniz. Bu arada fark ettiyseniz tuvalet kontrollerimi arttırdım. Sigara içen bir öğrenci yakalarsam, bölmem, toplamam, çıkarmam direk çarparım. Biliyorsunuz!”

Bu çok güzel bir haberdi ve bu haberi sınıftaki tek arkadaşı Burhan’la birlikte, okulun karşısındaki bakkal dükkanından aldıkları tek dal sigarayı “çarpılma riskine rağmen” tuvalette içerek kutlamışlardı. Bu arada müdür yardımcısı Fernur Bey’e çarpılmamış olmaları da her şeyin daha güzel olacağının bir işareti gibiydi.

***

Her sabah çalan alarmı defalarca erteler ve yataktan kalkmak için kendisi ile yaptığı uzun motivasyon konuşmaları sonrası ancak yerinden doğrulur banyonun yolunu tutardı. Baktığı aynada sakallarını kontrol eder ve henüz çıkmamış olmaları onu rahatsız ederdi. Yine de babasının eski tıraş makinesine yerleştirdiği jilet ile tıraşını olurdu. Burhan’ın sakalları kendisininkine göre daha belirgindi. Burhan sınıfta her sabah babasının tıraş makinesi ile tıraş köpüğü kullanmadan nasıl tıraş olduğunu ve hatta bu nedenle yüzünde bir iki yeri kestiğini gururla anlatırdı. Okul kıyafetlerini alelacele giyer, geç kaldım duygusuyla pek dikkatli hazırlanmaz ve genellikle geç kalırdı. Müdür yardımcısı Fernur Bey’den yiyeceği tokadı düşününce neden erken kalkmadığı konusunda, evlerinden okula yürüdüğü 5 km’lik yol boyunca kendisiyle tartışır ve her defasında pişman olurdu.

Fernur Bey, öğrenim gördükleri lisenin en otoriter idarecisiydi. Müdür yardımcısıydı ama okul müdüründen daha çok ağırlığı vardı. Öğrenciler onun başka bir meslekte başarılı olamayacağını ve Tanrı’nın onu müdür yardımcısı olması için yarattığını düşünürlerdi. Uzun boyluydu. Oldukça iri yapılı, çatık kaşlı, keskin hatlı bir yüze sahipti. Saçlarını sürekli sağ yana tarardı. Dolgun yanaklarına gülmenin çok yakışacağını bildikleri halde bırakın gülmeyi tebessüm ettiğini dahi gören bir öğrenci olmamıştı. Tüm öğrencilerin korktuğu bir idareciydi. Anne ya da babası aynı okulda öğretmen olan arkadaşları dahi ondan çekinirlerdi.

Matematik dersi, lisede “Mat-1”, “Mat-2”, “Mat-3”, “Mat-4”, “Mat-5” ve “Mat-6” olmak üzere altı bölümden oluşuyordu. Kredisi yüksek ve üniversite sınavında sorulan soru sayısından dolayı en çok tercih edilen dersti. İlk yarıyıl aldığı “Mat-1” dersinden kalmıştı. Ama kredili sistemde öğrenci dersten kalsa da sınıfı geçiyordu. İkinci yarıyıl aldığı “Mat-2” dersinden de kalmıştı. Üçüncü yarıyıl aldığı “Mat-3” dersinden de. Dördüncü yarıyıl aldığı “Mat-4” dersinden de henüz notlar açıklanmamış olsa da kalacağını biliyordu.

Matematik dersinde genellikle çıt çıkmazdı. Sessizliği bozan hışırtı öğretmenleri Ali İhsan Bey’in çantasından çıkardığı büyük dosya içindeki tercih kâğıtlarından gelmişti. Öğrenciler, müfredattaki tüm derslerin yer aldığı bu kâğıtlara seçecekleri dersleri işaretler ve bir sonraki dönem, seçtikleri dersleri alırlardı. Tercih kâğıtları hızlı bir şekilde doldurulmuş ve Ali İhsan Bey’e teslim edilmişti. Bir tek o vermemişti tercih kâğıdını. Adeta, kâğıda dalıp gitmişti. Öğretmen seslendi;

“Getir evladım hadi kâğıdını!”

Uzun uzun düşündükten sonra tercih yaptığı, tercih kâğıdını Ali İhsan Bey’e götürdü. Ali İhsan Bey, tüm öğrencilerin “Mat-5” dersini ancak kendisinin “Mat-1” dersini tercih ettiğini görünce hemen sordu;

“Neden “Mat-1” dersini tercih ettin evladım? Bu dönem “Mat-5” dersini tercih etmen bekleniyor. Bir yanlışlık mı yaptın?”

“Hayır hocam, ben bu dersi öğrenmek istiyorum. “Mat-1’den”, “Mat-2’den” ve “Mat-3’ten” kaldım. “Mat-4’ten” de kalacağımı biliyorum. “Mat-5’i” alırsam büyük bir olasılıkla ondan da kalacağım. Bu dersi öğrenmek için tekrar “Mat-1’i” tercih ettim.” demişti.

Bu durum karşısında oldukça duygulanan Ali İhsan Bey, “Mat-4” dersinden verdiği iki yüksek kanaat notu ile onu dersten geçirmiş ve “Mat-5” dersini tercih etmesini sağlamıştı. İyi bir yöntem miydi bu bilinmez ama lise 3’te aldığı “Mat-5” dersinden de kalmıştı. Son dönem tercih yapması beklenen “Mat-6” dersi yerine “Mat-1” dersini tercih etmiş ve altı bölümlük matematik dersi serisinden kendi başarısı ile geçebildiği tek ders “Mat-1” olmuştu.

Ali İhsan Bey de Fernur Bey gibi farklı özelliklere sahip bir öğretmendi. Ali İhsan Bey’in matematik öğretmeni olduğu ilk bakışta anlaşılırdı. Kısa boylu, oldukça kilolu bir öğretmendi. Vücuduna göre kafası oldukça büyüktü. Büyük kafasının ön kısmındaki saçlar uzun süre önce dökülmüş, kalanlar da beyazlaşmıştı. Öğrenciler arasında lakabı “Einstein’dı. Bu kadar büyük bir beyin ancak bu kadar büyük bir kafada olabilirdi. Masasında kesinlikle oturmaz, ders anlatırken sürekli sınıfta yürür, uzun cetvelini dizine dayar ve başı önde olurdu. Arkadaşları bu durumla dalga geçerdi;

“Benim de kafam o kadar büyük olsa ben de kaldıramazdım oğlum.”

Okuldan sonra sınıf arkadaşları ile kahveye kâğıt oynamaya giderler ve gittikleri kahvede sıklıkla Ali İhsan Bey’e rastlarlardı. Aralarında genellikle hocanın matematikçi olması ile ilgili;

“Oğlum, hoca kesin bütün kağıtları sayıyordur, tüm olasılıkları düşünüyordur. Bununla “52” mi oynanır?”

“Doğru söylüyorsun hacı, eşli batak oynayacaksın ama hocayı eş alacaksın, sonra yancılara gazoz söyleyeceksin.” der ve gülüşürlerdi.

Emekliliği gelmiş sessiz, sakin bir öğretmendi Ali İhsan Bey. Gittikleri kahvede oyun oynamadığı zamanlar demli çayını yudumlar, günlük gazetesini okurdu. Gazetesini okurken bazen kendinden geçer ve dolgun dudakları açık kalır ve gözlüğünün ardından görünen küçücük gözleri ile komik bir masal kahramanını andırırdı.

***

Bir gün matematik öğretmenleri Ali İhsan Bey, yazılı sonuçlarını açıklamıştı. Düşük not alan öğrencileri ile kendince dalga geçerdi.

“Ulaş, 01 Adana Acılı”

“Ahmet, her zamanki gibi”

“Kaç hocam?”

“Zayıf!”

“Metehan. Aferin bu sefer 49’dan zayıf… Biraz daha çalışırsan 50 alıp beni utandıracaksın!”

“Onun için 50 almıyorum hocam…”

“Teşekkürler evladım… Böyle devam et!”

Sıra bizimkine gelmişti. Her zamanki gibi zayıf not almıştı. Burhan da zayıf almıştı ancak ondan biraz daha düşük bir puanla. Kendisinin daha düşük not almasını gururuna yediremeyen Burhan, kendisine sınavda neden kopya vermediği için tartışmış, tartışma kavgaya dönüşmüştü. Ali İhsan Bey, öğrenim gördükleri dönemde hiçbir öğrenciye bir fiske dahi vurmamıştı. Yine öyle davranan Ali İhsan Bey, ikisini de müdür yardımcısı Fernur Bey’in odasına göndermişti. İdam mahkumlarının idam sehpasına giderken izledikleri belki hüzünlü ve pişmanlık dolu belki de gururla geçen son yolculukları gibi sınıftan çıkıp Fernur Bey’in odasının yolunu tutmuşlardı. En son ne zaman boyandığını hatırlamadıkları ve bu konuda türlü rivayetler uydurulan, renkleri solmuş duvar boyunca yürüdüler. Uzun bir koridorun sonunda yer alan odaya doğru ilerlerken ikisi de çok pişmandı. Ancak artık geri dönüş yoktu.

Acaba kaçar tokat yiyeceklerdi? Fernur Bey’in morali iyiyse bir iki tokatla kurtulabilirlerdi. Ya bozuksa? İşte bu olasılık ikisini de çok korkutuyordu. O zaman en az dört beş tokat yiyecekleri kesindi. Müdür yardımcısının odasından gelen öğrencilerin genellikle yüzleri kıpkırmızı olur, sıralarına oturduktan sonra en az bir saat kendilerine gelemezlerdi.

Odaya girdiklerinde dünya başına yıkılmıştı. Müdür yardımcısının yanında bazı dosyalama işlerinde ona yardımcı olan ve ikisi de üzgün bakan iki kız öğrenci de vardı. İçlerinden biri, onu ilk gördüğü andan itibaren çok hoşlandığı ve heyecanlandığı için bir türlü konuşamadığı belki de ilk aşkı diyebileceği oldukça güzel bir kızdı. O da birazdan arkadaşının dayak yiyeceğini biliyordu. Burhan’la birlikte başları dik bir şekilde durdular. İçten içe korkuyordu ve heyecandan çişi gelmişti. Fernur Bey çok kızgındı. Sert bir ses tonu ile bağırdı;

“Ne yaramazlık yaptınız ulan?”

Ürkek bir ses tonu ile cevap verdiler;

“Kavga ettik efendim.”

“Kim başlattı?”

İkisi de aynı anda cevap verdiler.

“Ben.”

Sınıfa döndüklerinde yüzleri kıpkırmızıydı. Birbirlerine üzgün ve kanlı bakışlar attıktan sonra gülmeye başladılar. Yedikleri tokat sonrası, hoşlandığı kız öğrenci ile göz göze geldiği an, yaşadığı acı yediği tokattan çok daha fazla canını yakmıştı. Hava soğuk olduğu için pantolonunun altından içlik giymişti ama yine de sanırım görünmüyordur dediği pantolonundaki ıslaklık fark ediliyordu.

“Dayak da neymiş canım, Allah aşkına, hangi çağda yaşıyoruz?” sorusunu alaycı bir şekilde soran fizik öğretmenleri Neşe Hanım o an aklına geliyor ve içinden;

“Sen gel onu bir de müdür yardımcısının yanında söyle de görelim!” diyerek hafif bir tebessüm ediyordu.

İlk sömestr altı ders almıştı. Bu dersler içinde en çok fizik dersini merak ediyor ve öğrenmek istiyordu. Neşe Hanım da ondaki bu isteği fark etmişti ancak dönem sonunda durum hiç de iç açıcı değildi. Aldığı altı dersin, altısından da kalmıştı. Neşe Hanım verdiği fazla sözlü notları ile fizik dersinden geçmesine yardımcı olmuştu ancak tek bir şartla;

“Bir daha kredi puanı yüksek de olsa fizik dersini seçmemesi gerektiğini hatırlatarak.”

***

Annesine tekrar seslendi;

“Anne.”

“Anne.”

Birden tuhaf bir duyguya kapıldı. Göğüs kafesinin sıkıştığı hissi ile zihninde bazı anıların parça parça canlandığına tanık oluyordu.

“Uzun bir hastane koridoru, büyük kapılar, kalabalıklar. Sonra sessizlik ve tek tük kişiler kartla açılan kapılar ve yoğun bakım ünitesi. Mavi renkli uzun bir masa. Bir hemşire. Tıbbi cihaz sesleri ve soğuk bir el, tuttuğu. Mezarlık, defnedilen bir kişi. Birden ayak kısmından açılan kefen bezi ve görünen bir ayak başparmağı.”

Bir flaş patlaması gibi zihninde canlanan bu anıların bir rüya olma ihtimali daha yüksekti. Sonra iş arkadaşının iş yerinin girişinde çömelip kendisine gülümsemesini ve ardından montundan çıkardığı mavi uzun “Lark” marka sigarasını yakışını anımsadı. Onu altı ay gibi kısa bir süredir tanıyordu. İyi bir avcı mı, kötü bir avcı mı olduğunu bilmiyordu ama av hastası olduğunu biliyordu, bir de hasta olduğunu. Aynı günün akşamında akciğer yetmezliği nedeni ile komaya girip son nefesini verdiğini söyleyen karakol komutanının sesi de kulaklarındaydı.

Bu arada tüm bunları inkâr edercesine ve sesi titreyerek annesine tekrar seslendi;

“Anne.”

“Anne.”

Ses yoktu. Hiçbir ses, horlama sesi de. Yaşadığı bu tuhaf durum karşısında sanırım bütün bunlar bir rüya olmalı diye geçirdi içinden.

“Ben liseye gidiyorum ve yarın sabah matematik dersinden yazılı sınavım var.”

“Ben liseye gidiyorum ve yarın sabah matematik dersinden yazılı sınavım var.”

“Ben liseye gidiyorum ve yarın sabah matematik dersinden yazılı sınavım var.”

Sürekli kendisine bu telkinde bulunuyor ve sanırım dersten etkilendim diyordu. Sayılar, problemler, trigonometri, integral, türev, matris.

Sonra bir ses duydu.

“Hayır.”

“Hayır.”

“Bu olamaz, olmamalı.”

“Ben liseye gidiyorum ve yarın sabah matematik dersinden yazılı sınavım var.”

“Ben liseye gidiyorum ve yarın sabah matematik dersinden yazılı sınavım var. Erken yatmalıyım, erken kalkmam gerekiyor. Bu defa düşük not almayacağım, bu defa geçeceğim matematikten…”

Daha yüksek bir sesle tekrar seslendi;

“Anneeee…

Ancak duyduğu bu sesi tanıyordu. Her şey alt üst oldu. Birden balık tutmaya gittiği anlar, limanda çakılı, bir o yana bir bu yana yatan, motorları çalışmayan “Nostalji” isimli teknenin battığı gün geldi aklına. Mavilikler içinde, yakamoz ışıkları altında “Nostalji” teknesi gibi hissediyordu kendini. Boğulmamak için mücadele veriyordu. Tüm gücünü topladı son bir kez ve bağırdı;

“Anneeee…”

Çocukluğunda evdeki eşyaların gölgesinden korktuğu geceler, annesinin yanına gider dünyanın en güvenli kucağında en güzel rüyalara dalardı. Oysa kabullenmesi gereken gerçekler vardı. Rüya olmasını isteyeceği şeylerdi gerçekler. Tam da böyle bir durumda bir rüyadan uyanmıştı.

Evliydi. Duyduğu ve tanıdığı ses, karısıydı.

Sabah gireceği matematik sınavının üzerinden otuz yıl geçmişti.

Sınavdan “01 Adana Acılı” sloganlı bir not almıştı. Matematik öğretmeni Ali İhsan Bey’e karşı duyduğu mahcubiyet duygusunu tekrar yaşadı.

Seslendiği ve çok sevdiği annesi, ventilatöre bağlı, on üç gün kaldığı yoğun bakım sonrasında vefat etmişti. Hastane koridorunda çöktüğü o an geldi aklına. Bir de defin işleminde buz gibi soğuk olan ellerini bir türlü bırakmak istemeyişi. Bu olayın üzerinden tam on yıl geçmişti.

İş arkadaşını da kaybettiğini anımsadı. Belediyenin tahsis ettiği cenaze yıkama aracında arkadaşının cenazesini yıkarken fabrika binasının önünde çömelişini ve kendisine gülümsemesini hatırladı. İş arkadaşının vücudunda hiçbir deformasyon olmamasına rağmen arada bir kulaklarından gelen kanı, büyük bir pamukla ve titizlikle siliyor ve o an ablasının kulağını kanatan öğretmen geliyordu aklına. Kefenleme işlemi sırasında araca giren yakınlarının feryatlarını da hatırlıyordu, merasimden kısa bir süre sonra bu iş yerinden istifa ettiğini de.

Karısı seslendi;

“İyi misin?”

“İyiyim.”

Yatağından kalktı ve sabah sardığı kurumuş tütününden yaktı. Son sigara zamlarından sonra artık kaçak tütün alıyor ve tütün içiyordu. Dudaklarında yasallaşan sigarasından derin bir nefes daha çekti.

Sonbahardı. Rüzgâr nedeni ile ağaçlardan çıkan hışırtıyı dinledi.

Şşşşşş… şşşşşş… şşşşşş…

Sararan yaprakların yere düşmesini izledi. Sonbaharın tüm hüznü üstündeydi. Ne yapabilirim diye düşündü bir an, sararan yapraklar yere düşmesin diye. Hışırtı dışında bir ses yoktu etrafta. Annesini düşündü bir de son bir horultu sesi duymak için neler verebileceklerini.

Lisedeki ilk aşkının gözleri geldi aklına. Yanağını okşadı usulca elleri ile yediği tokatları düşününce.

Aklında tek bir soru vardı;

Hangisi daha acıydı gerçekten?

Hakan ACER

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hakan Acer - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Karamandan.com Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Karamandan.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Karamandan.com editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Karamandan.com değil haberi geçen ajanstır.


Karaman'da 20-45 yaş aralığında çalıştırılmak üzere askerliğini yapmış veya muaf erkek elektirikçi alınacak.

0 338 224 1360

Çalışma arkadaşları aranıyor.

Firmamız bünyesinde çalıştırılmak üzere kaynak ve torna ustaları alınacaktır.

TALARANZA TARIM MAKİNALARI - FATİH YILDIRIM

Sahibinden tek tapu, borçsuz hissesiz, hemen devir deniz manzaralı arsa

Antalya Manavgat Ahmetler Mahallesinde sahibinden tek tapu, borcuz hissesiz, hemen devir deniz manzaralı arsa sahibinden satılıktır. Ahmetler Kanyonu...

Özkon Yapı Personel Alacak

ÖZKON YAPI FİRMAMIZ BÜNYESİNDE ÇALIŞTIRILMAK ÜZERE DEPO SEVKİYAT PERSONELİ ARANMAKTADIR. -Uzun süreli çalışmayı hedef alan-Çalışma saatlerine ayak uy...

Karaman'da satılık 2016 model Seat Leon

2016 SEAT LEON 1.2 TSİ STYLE PAKET ARAÇ İLK SAHİBİNDEN SIFIR ALINDIĞINDAN BERİ BİZDE !!! İÇERİSİNDE SİGARA KESİNLİKLE KULLANILMAMIŞTIR !!! KİLOMETR...

EMA Plast Personel Alacak

KARAMANIN YÜKSELEN DEGERİ EMA PLASTİK ÜRÜNLERİ İNŞAAT PETROL GIDA SAN.TİC.LTD. ÇALIŞTIRILMAK ÜZERE; 25-40 YAŞLARI ARASINDA SATIŞ DENEYİMİ OLAN Kİ...

Desobsan Soba Sanayi Vasıflı personeller alacak

Desobsan Soba Sanayi Vasıflı personeller alacak.  Karaman'da soba sanayisi sektöründe hizmet veren Desobsan firması vasıflı elamanlar alacağını duyur...

Karaman'da acil satılık işyeri

Karaman merkezde satılık işyeri. Karaman Atatürk Bulvarı (30 Metrelik yol) 70 Metrekare zemin asma katlı işyeri satılıktır. Bodrumu 200 Metrekare şeh...

Karaman Siyaser Mahallesi 1.Kat 145 M2 3+1 Satılık Daire

Karaman Karademir Emlaktan Satılık Daire. Karaman Siyaser Mahallesi Mut yolunun kenarı site şeklinde 4 Katlının 1.Kat(zemin kat) 145 m2 3+1 Doğu-güne...

0(338) 212 71 73 NAZMİ KARADEMİR/KARADEMİR EMLAK

Güney Grup Şirketleri Personel Alacak

Güney Grup Şirketleri'nde çalıştırılmak üzere;  Askerliğini yapmış Tecrübeli  Bay  Ön muhasebe personeli alınacak.  Başvuru iletişim: 0 542 4...


Şehir Markaları

Karamandan.com, Karaman ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 765 24 01
Reklam bilgi

Anket Bugün seçim olsa oyunuz kime?