Kar…

İki yaşındaydım, bu dünyayı terk ettiğinde. Hiçbir şey hatırlamıyorum o yıla ve ona dair. Bir bildiğim “12 Eylül Darbesi” ve bir de emekli ikramiyesini, rahmetli annemin başlık parasında kullanan rahmetli dedem “Koca İlyas’ın” vefatı. Onu tanımam için kırk yılın daha geçmesi gerekiyormuş. “Fahriye Abla’sını” biliyordum, gerçi hepimiz biliyorduk ama çok utandım ve bir o kadar da mahcup oldum üstadın “Kar” şiirini ilk okuduğumda. Gözlerim doldu, sanırım fazla duygusallaşıyor insan yolun yarısını geçince.

Affet beni üstat dedim kendi kendime ve bir “cigara” yaktım sigara hakkındaki düşüncelerinin üstüne…

“Ben büyük bir tütün tiryakisiyim. Günde dört, beş paket cigara içerdim ben. Ve göğsümün derinliklerine çeke çeke… Ama günün birinde bütün vücudum isyan etti. Ama ben yine de tütünü terk edemedim… Bu defa nargileyi icat ettim. Nargileyi ben icat ettim adeta, kendime. Ve şimdi vakit bulursam, nargile içtiğim zamanlar son derece mutlu oluyorum. Yine de sigara hiç şüphesiz aklımdan çıkmıyor. Öyle bir bela tiryakiliktir ki bu tütün, beynimin o noktasına bir nöbetçi diktim. Cigara arzusuna dur! diyor, yasak! diyor. Fakat arada bir uyuyuveriyor ve ben bir cigara kaçırıyorum. Sonra, cigarayı bıraktıktan sonra büyük bir boşluk hissettim. Kendimi, bir metruk, terkedilmiş bir adam gibi gördüm. Neden sonra anladım ki “cigara içmeyen adam, bacası tütmeyen bir eve benziyor”. Onun için nargile başında beni yakalamış olmanız benim bir zayıf noktamı da yakalamış olmanız demek oluyor. Ne yapalım, yakalandık.”

“Nasıl yorumlayayım? Adeta benim bütün şiirlerimin üstüne “Fahriye Abla’nın” gölgesi sindi…” ve Türk halkının şiiri bu… Neticede bu kadar sevilmesi beni bir yerde mutlu kılıyor. Hatırlanmak daima güzel şeydir. Evet bir başka suç da tabi bendedir. Şiirlerimi bir kitap halinde toplamadım…Efendim diyeceksiniz ki bu Fahriye Abla’yı acaba sizin ağzınızdan dinlemek isteyenler de vardır, diyeceksiniz belki çünkü ben şimdiye kadar hiçbir yerde hiçbir şekilde Fahriye Abla şiirini okumadım. Evet bir de şu var tabi Fahriye Abla kolayca anlaşılabilen, bize özgü motifleriyle hafızaya da kolayca girebilen bir şiir olması, tabi efendim rahat ve sade oluşu kolayca yayılmasına neden oluyor hiç şüphesiz değil mi? Mesela;

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!

deyince bir rahatlığı var ama tutup bilmem bir “Kar” şiiri tabi kolay anlaşılır değil…

Kardır yağan üstümüze geceden, Yağmurlu, karanlık bir düşünceden, Ormanın uğultusuyla birlikte Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte Kar yağıyor üstümüze inceden Sesin nerde kaldı, her günkü sesin, Unutulmuş güzel şarkılar için Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu'dan …

Falan diye giden şiir tabi hafızaya da kolayca hitap etmiyor ve belki herkesi de ilgilendirmiyor hiç şüphesiz. Fahriye Abla’nın baskın gelişinin bir nedeni de bu.

Anlamsızlıktan kastedilen nedir? Aslında kelime kendiliğinden bir anlam taşıyan şeydir. Yani şiirin malzemesi olarak. Şu hâlde malzeme tek tek anlamlı olursa bunun anlamsızlığı… Kelimeleri birbirine mantıki bağlantılarıyla bağlamayarak dağıtmak, tahrip etmek şeyine gittiler. Anlamsız şiirde de bugün artık hatta bir zaman anlamsız şiir yazdıkları iddiasında olanlar da yavaş yavaş yine düz ifadelere doğru dönüyorlar. Aslında sanat değeri taşıyan bir şiir mantığımıza göre ilk anda bize kelimelerinin ve cümlelerinin terkibi, bağlantıları açısından anlamsız gibi de gelse eğer onun bir sanat değeri varsa o yine şiir sayılmalıdır.” (Ahmet Muhip Dıranas, TRT, Edebiyat Dünyası TV Programı)

Yaşam ne kadar tuhaf değil mi? TRT’de yayımlanan “Edebiyat Dünyası” programının sunucusu Ahmet OKTAY da çok değerli bir şair ve maalesef kendisini de 2016 yılında bu dünyadan uğurladık… Oysa “Aynı ve Değişken” şiirinde ne de güzel anlatmıştı içindeki zamanı.

Tan vaktiydi balkona çıktığımda, ürperdim esintisiyle denizin; komşu bahçedeki çam mı uzanıyordu gövdeme, ben mi sarkıyordum yüzyıllık köklere? Geceydi belki de

saate uymuyor içimdeki zaman, birkaç mekândayım aynı anda: hem dipsiz bir uçuruma bakıyorum hem dolaşıyorum bir cami avlusunda…

Bugün bu güzel insanları yazıyor, konuşuyor, şiirlerini okuyor, hüzünlenip neşelenebiliyorsak ve onlarla ruhumuzun derinliklerinde insan olabiliyorsak bu, onların bu pencereden sadece bakıp geçmekle kalmamaları ve bir eser bırakmaları sayesindedir.

Bu anlamda naçizane ben de bir şiirimi bırakıyorum bu hayata. Umarım günün birinde, benimle ilgili de henüz doğmamış bir çocuk uzun yıllar sonra bir iki cümle eder.

Mutluluk neydi?
yenir miydi, içilir miydi?
çok mu uzaktı yoksa bize mi yasak?

kaç damla gözyaşına gidilirdi?
şu adresi bir tarif edebilir misiniz ey mutlu olan ahali?
nereden dönecektik?
unuttum...

İyi ki şiirler var, iyi ki hayvanlar var ve iyi ki “iyilik” var…

Saygılarımla.

Hakan Acer-Mutluluk

Kaynakça

Dıranas, A. M. (Edebiyat Dünyası TV Programı). TRT, Edebiyat Dünyası TV Programı. (A. Oktay, Röportaj Yapan)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hakan Acer - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Karamandan.com Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Karamandan.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Karamandan.com editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Karamandan.com değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Karamandan.com, Karaman ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 765 24 01
Reklam bilgi

Anket Bugün seçim olsa oyunuz kime?
Tüm anketler