Karaman’dan Film Tadında Öyküler

Bu yazıda, fayton, at, Yılmaz Güney ve onun unutulmaz belgesel kıvamında filmi Umut’un eşliğinde, Karaman’ın bir döneminden, Yeşilçam filmlerinden siyah/beyaz karelerden kesitler bulacaksınız. Karaman’ın iki güzel insanının dostluklarını faytonla tur atarken kahkahalarla şehir halkına gösterdikleri günlere döneceğiz. Sabahattin Ali’nin Türkan Şoray’lı Gramofon Avrat’ını, Adanalı Faytoncu Cabbar’ı, Karamanlı Pastacı Deli Sait ve Kürt Sezai’yi yâd edeceğiz.

Ezginin Günlüğü’nün 1996’da Ebruli albümünde yer alan söz ve müziği Nadir Göktürk’e ait “Fayton” adlı şarkı, “Biz faytona ne zaman bindik, en son ne zaman / Şapkası sünnet, gözleri cennet hocam, o zaman.” diye başlar. (*) Sahi siz faytona en son ne zaman bindiniz?

Yörelere göre fayton veya payton olarak kullanılan sözcük Yunan mitolojisinden hayatımıza girmiş. Anlamı, parlak, ışıltılı demektir. Mitolojideki Phaeton (payton) güneş tanrısı Helios’un oğludur.

Fayton, öndeki iki tekerleği küçük, arkadakiler büyük olmak üzere dört tekerlekli ve körüklü bir binek aracıdır. Fayton kelimesinin aslı Fransızca olan phaeton’dur. Fayton ilk kez M.Ö. 2800’lü yıllarda Mısır’da kullanılmış. Anadolu topraklarına gelmesi için binlerce yıl geçmesi gerekmiş. Fayton, Abdülmecit’in saltanatı zamanında kullanılmaya başlanmış. Arkası kapalı ve saraya hizmet için kullanılan faytonlara kupa deniyormuş. II. Mahmut her yere faytonla gidermiş. Zaten o yıllarda faytonlardan başka araç yokmuş.

Çocukluğumda çok fayton gördüm. Birçok aile geçimini faytonculukla sağlıyordu. Mahallemizde faytoncu iki aile vardı. Bunlardan biri ilkokul arkadaşım Ömer Aymelek’in babası, diğeri de Şenalp ailesindendi.

Arkaya Kırbaç

Faytonlar mahalle meydanından geçerken, biz çocuklar sinsice yaklaşıp, faytoncuya belli etmeden arkasındaki körük çukuruna yakın dingile oturur, birkaç dakika hem keyif hem heyecan yaşardık. Körüğün arkasına saklanma oyunumuz uzun sürmezdi. Mutlaka biri faytoncuyu uyarırdı:
-Arkaya kırbaç!
Bu sözün anlamı çok açıktı. Eğer atik davranmazsan değdiği yeri yakan ve iz bırakan meşin kırbacın zehirli yılan gibi dili sizi bulurdu. Faytoncuların kırbacının boşa gittiği vaki değildi. Kırbaç, havada keskin bir ıslık çalar, hedefini 12’den vururdu.

Faytonun arka körüğünden hatırımda kalan deri kokusudur. Hangi tür deri kullanılır, nasıl bir işlemden geçerdi, bilmiyorum ama derilerin kokusu hoşuma giderdi.

Durakları Bile Vardı

Karaman’da faytoncu çoktu. Fayton durakları vardı. Faytonların kümelendikleri, müşteri bekledikleri, sürücülerin lafladığı yerlerdi oralar. Meşin kullanan, deriyi kumaş gibi işleyen saraçların işleri iyiydi. Bununla birlikte faytoncuları ve faytonlara iş üreten zanaatçıları hikâye eden olmamış. Ne yazık!

70’li yılların başında bir sihirli kırbaç şakladı, faytonlar ve atlar kaybolup gittiler. Faytonların kümelendikleri yerlerde önceleri birkaç taksi boy gösterdi. Sonra bir sihirli anahtar döndü, taksilerin sayısı fayton sayısını ona katladı. Deri, meşin, körük, at kokusu bir hafif rüzgara kapılıp dağılıverdi. Araba tekerleri, at nalı, fayton kornası, yem keseleri, saman torbaları, at yellenmesi, at kişnemesi sesleri de bir daha dönmemek üzere şehre veda edip gökyüzüne çekildiler.

Unutulmuş Ne Varsa Anılardan Geri Kalan

Sonra ne oldu derseniz, hep olanlar oldu. Faytonların başına gelenler de aynı oldu. İşlevi biten her şeyi hemen hayatımızdan çıkarır, hatırlamamak üzere unutulmuşluğun çukuruna gömeriz. Eski faytonların demir aksamı hurdacıya gitmiştir, ahşapları yakılmıştır. Ya meşin körükler? Hangi depolara atılıp, o güzelim kokuları çürümüşlüğün akıbetini tatmıştır? Ve koşum takımları, süslü yem torbaları, fayton kornaları , fayton fenerleri…

Faytonları hatırlayıp atları unutmak olmaz. Fayton atları genellikle koyu al renkli olurdu. Yani bütün kılları, kuyruk, yele, bacaklar dahil esmere çalan koyu kırmızıydı. At kestanesine çalan kırmızı veya tarçın renkli al donlu atlar da vardı. Faytona koşulu yağız at hiç görmedim. Atların bakımı, beslenmesi, hastalıkları konusunda bilgi sahibi değilim. Ancak, faytonun önünde oturanların mutlaka hatırladıkları bir koku vardır: Biri, atların kendi kokusu, teri, diğeri yellenmelerinden kaynaklı ağır ve kötü kokudur.

Fayton, edebiyatta da birçok sanatçının geniş yer verdiği bir araçtır. Charles Dickens’in “İki Şehrin Hikayesi” adlı muazzam romanı ile Sabahattin Ali’nin “Gramofon Avrat” hikayesindeki faytonlara, hangimiz kaçak yolcu olarak binip diyaloglara kulak vermedik?

Gramofon Avrat

Sabahattin Ali’nin aynı adlı öyküden filmi çekilen ve Türkan Şoray’ın başrolde olduğu Gramofon Avrat, Konya’dan kesitler sunar, oturak âlemini gözler önüne serer. Gramofon Avrat’tan aklımda kalan en belirgin sahne güzeller güzeli kara kaşlı kara gözlü, sürmeli ve utangaç Cemile’dir. Bir de Cemile’ye delice aşık faytoncu Murat’ın faytonudur.

Yılmaz Güney’in Umut’u ve Faytoncu Cabbar

Yılmaz Güney’in Cabbar adıyla canlandırdığı Adanalı faytoncunun yoksul dünyasının anlatıldığı Türk sinemasının başyapıtlarından, “Umut” filmini nasıl unuturuz? Otomobilin çarptığı atın öldüğü sahne, Cabbar’ın o anki hali ve fayton gözümün önündedir. Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı Hasan karakterinin paraya ilişkin değerlendirmesi filmin en etkili sahnelerinden biridir.(*)

Umut filmi belgeseldir, 1970 Türkiye’sine Adana’dan bakıştır. Son faytoncuların belgeselidir, yoksulluğun, çaresizliğin filmidir. Filmin başına gelenler, sansür olayları ise yine o yılların Türkiye gerçekleridir. Umut, senaryosuyla, rejisiyle Yılmaz Güney’in en güzel eseridir.

Yılmaz Güney, “Umut” filmi ile neyi amaçladığını şu şekilde anlatmış:

“Gelişen şartların yok etmek zorunda olduğu bir adamı ele almak istedim. Arabacı yok olacaktır. Küçük üretim yok olacaktır. Bir şeyler yok oluyor, yok olurken bir takım insanlar da proleterleşiyor. Proleterleşmek zorunda. Bu sadece arabacı değildir. Küçük bakkaldır, terzidir, tamircidir, küçük toprak sahibidir. Umut’un umutsuzluğuna gelince, aslında umutla umutsuzluk iç içe yaşar. Umut, umutsuzluğun ürünüdür. Umutsuzluk da umudun bir sonucudur.”

Deli Sait-Kürt Sezai

Karaman’da faytonun tarihi yazılacaksa, Deli Sait ile Kürt Sezai unutulmasın. Dükkan komşusu olan bu iki güzel insan, her hafta iş yerlerinin bulunduğu Kervansaray’ın önüne bir fayton çağırır, hava güzelse körüğü açtırıp binerlermiş.

Deli Sait pastacıdır, dondurmacıdır. Kervansaray Medanı’ndaki Hayat Pastanesi’nin sahibidir. Eşkıyalıktan hüküm giymiş, gençliğinin en güzel döneminde mahpus yatmıştır. Cezasını çekmiş, ulaşabildiği mağdurlarla helalleşmiş, yumoş kalpli bir güzel adama dönüşmüştür. Nüfus cüzdanındaki adı Sait Doğan’dır.

Deli Sait’in Hayat Pastanesi’ne komşu bir Tekel bayi vardır, içki satışı yapılan, büfe denilecek kadar küçük bir iş yeridir. O dükkan bir dönem herkesin tanıdığı Selek ailesinindir ve ailenin en büyüğü olan Sezai Selek başında durmaktadır.

Biri pastacı, diğeri Tekel bayi olan iki komşu, Karaman’ın en renkli, en neşeli, en şakacı, en cömert, en hoşgörülü, en babacan insanıdır. Onların dostluğunun bir benzeri bir daha görülmemiştir. Deli Sait ve Kürt Sezai’nin bu dostluğuna önce faytonlar, sonra Karaman tanıktır. Onların bir ritüeli vardır; o günün koşullarında uygulaması mümkün bir ritüel. Fayton sefası…

Her ay en az bir kez, Kervansaray’ın önüne bir fayton çağrılır. Deli Sait ve Kürt Sezai faytona kurulur. Kervansaray’dan başlayan yolculuk, İsmet Paşa Caddesi’nden İstasyon’a, gara kadar devam edermiş. Deli Sait’in ve Kürt Sezai’nin kahkahaları fayton tekerleri ile atların nal seslerini bile bastırırmış. Bir saatten uzun süren fayton turu, yine Kervansaray önünde sona erermiş. Subliminal mesajın bundan kralını duymadım. Bu güzel insanların dostluklarına gıpta etmeyen yokmuş.

Karaman’ın Hafıza Kartı

Bir de Kürt Sezai sabahları işe mutlaka faytonla gidermiş. Şimdilerde yaylaya yerleşme telaşında olan sevgili Muzaffer Karaoğlu, Karaman’ın hafıza kartıdır. Kürt Sezai’nin işe faytonla gittiğini de o anlattı.

Kürt Sezai’nin evi Pancar Dairesi’nin yakınlarında imiş. Oralar, o vakitler şehrin uzağı sayılan yerler. Kervansaray’a bir hayli uzak. Kürt Sezai, her esnaf gibi güneş doğmadan dükkanını açanlardan. Hava güzelse faytonun körüğü sonuna kadar katlanırmış. Pala’nın Kahvesi’nin önünden geçerken, erkenci müdavimlere doğru bağırırmış: Pastacı Sait! Dondurmacı Sait! Deli Sait!

Sabahın erken saatlerinde, ıssız caddede Kürt Sezai’nin sesi yankılanır, Pala’nın Kahve’den karşılık olarak kahkahalar yükselir, el sallayanlar olurmuş. Kürt Sezai, bu alışkanlığını faytonlar şehirden kayboluncaya kadar sürdürmüş.

Yine Muzaffer Karaoğlu’nun anlatımıyla, Karaman’da asıl fayton sefası maç oynanacağı günlerde yapılırmış. Henüz Kemal Kaynaş Stadı yapılmadan önce, aynı bölge yine futbol sahasıydı. Çevrede bahçeler, kavak ağaçları vardı. Maçlar, kavga, gürültü değil, birlik ve beraberliğin göstergesiydi. Maç günleri, esnaf ve eşraftan birçok kişi, 4-5’li gruplar halinde faytonla stadın yakınlarındaki bahçelere gelirdi. Beraberlerinde, çıkınlarda sarılı callalar, yoğurtlar ve pideler olurdu. Maç saatine kadar bunlar afiyetle yenir, sohbet edilirdi. Daha sonra maç izlenir, aynı gruplar, geldikleri faytonlarla çarşıya dönerdi. Futbolun bile dostluğa, ikrama, sohbete vesile olduğu eski günler, eski Karaman…

Günler Geçer, Ömür Biter

Heyhat! Her şey değişir, dönüşür ve yerini bir başka şeye bırakır. Söz yazarı, müzisyen Nadir Göktürk “Rüya” adlı eserinde şöyle der:
“Bir kuş uçar, gökyüzünde süzülür.
Bir çocuk bütün oyunlara yazılır.
Bir gül kokar tüm çiçekler ezilir.
Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir.”

Yahut Necip Fazıl Kısakürek’in söylediği gibi:

“Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti,
İyi insanlar iyi atlara binip gitti."

Biz yine başa dönelim. Ezgi’nin Günlüğü’nün o güzel şarkısına kulak verelim:

“Biz ne zaman büyüdük, en son ne zaman?
Çocuklara yasaklar koyduk, ne zaman, ne zaman?
Biz ne zaman öldük, işte o zaman.
Adam olduk, sevdalanmayı unuttuk hocam
Adam olduk, sevdalanmayı unuttuk hocam.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ahmet Tek - Mesaj Gönder --- Okunma



Şehir Markaları

Karamandan.com, Karaman ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 765 24 01
Reklam bilgi

Anket Fiyatlar neden sürekli yükseliyor?