MEDRESELER

MEDRESELER

Eğitim tarihçileri, Mescidinebevi ve Suffe’yi İslami Dönem’in ilk medresesi olarak kabul ederler1. Abbasi Hükümdarı Memun zamanında (198-218/813-833) Bağdat’ta inşa edilen Beytülhikme, döneminin önemli medresesi idi2. Türklerde ise Karahanlılarla başlayan medrese geleneği, Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah’ın (1072-1092) veziri Nizamülkmülk (ö. 1092) tarafından 22 Eylül 1067’de açılan ve kurucusundan dolayı Nizamiye adı verilen medreseler ile sistemli bir hâl almıştır. Bu eğitim kurumları, İslam âlemine külliye anlayışını getirmiş; ders verilen bir mekândan öte öğrencileri barındıran ve burs veren bir kurum olmuştur3.

Büyük Selçuklularla geliştirilen bu medrese geleneği, Türkiye Selçuklu­ları, Karamanoğulları ve diğer Anadolu beylikleriyle davam ettirilmiştir. Osmanlılar ise medrese eğitimini, Selçuklu medreselerinde yetişmiş Davud-ı Kayserî’yi (ö. 1344-1350?) İznik’te açılan medreseye görevlendirerek aynı zemin üzerine kurmuştur4.

Ele alınan dönemde Lârende/ Karaman’da tasavvuf yapılarındaki medreseler dâhil olmak üzere 29 adet medresenin bulunması şehrin, Konya’dan sonra Orta Anadolu’nun5 en önemli eğitim merkezi olduğunu göstermektedir.

Sünni bir devlet olan Osmanlılar, medrese eğitiminde temel görüş olarak Hanefi Mezhebi’ni benimsemişlerdir6. Bunun nedenini daha önce Anadolu’yu yurt edinen Selçuklularda aramak gerekmektedir7. Selçukluların, Sünni olan Abbasilerle kurduğu dinî ve siyasi ilişkiler ile hâkimiyetleri altındaki Anadolu halkının Hanefi Mezhebi’ ne bağlı olması bu mezhebi resmî olarak benimsemelerinde etkili olmuştur8. Bu uygulama, doğal olarak Anadolu’da kurulan Karamanoğulları ve Osmanlılara da intikal etmiştir.

Lârende’deki medreselerin eğitim sisteminde de Hanefi Mezhebi’nin yorumu belirleyici olmuş; medrese vakfiyelerinde bu konuya vurgu yapılmıştır. Mesela Hatuniye Medresesi’ne ait Melek Hatun’un 787/1385 tarihli vakfiyesinde medreseye atanacak müderrislerin Fıkıh, Usül, Hadis ve Tefsir ilmine vukufiyeti yanında Hanefi Mezhebi’nden olmaları da şart koşulmuştur9.

Medreselerde Hanefi Mezhebi’ne uygun bir eğitimin verilmesi Osmanlı Dönemi’nde de sürdürülmüştür. Lârende’nin en yüksek dereceli medresesi durumundaki Emir Musa Medresesi’nde, eğitim işleriyle meşgul olan görevlilerin Hanefi Mezhebi’ne mensup olmaları resmî makamlarca istenmiştir. Bunun için 1191/1777-1778 yılında Lârende Kadısı’na gönderilen bir hükümde derslerin müzakere ve takririnden sorumlu olan muitlerin Hanefi Mezhebi’nden olmaları gerektiğine vurgu yapılmıştır10.

Eğitimdeki bu uygulamanın XV. yüzyılda Karaman’daki cami ve mescitlerde de devam ettiği yine vakfiyelerden anlaşılmaktadır. Nitekim Karamanoğlu İbrahim Bey İmareti ve Mescidi’ne ait evaili-i Şevval 835/01-11 Haziran 1432 tarihli vakfiyede mescitte görev alacak imamların hususiyetleri belirtilmiş, bunların Hanefi Mezhebi’nden olmaları da istenmiştir11.

Medreseler, XVII. yüzyıldan itibaren ön plana çıkmış, tarikatlar da zaviyelerin bünyesinde kurdukları medreselerle etkinliklerini artırmayı düşünmüşlerdir. Bunun için bazı tasavvuf yapıları medrese olarak da kullanılmışlardır. Lârende’de Rahime Hatun Hânkahı, Emir Şah Zaviyesi, Mevlevihane, Hacı Alaettin Buk’ası ve Ali Semerkandî Zaviyesi medrese olarak kullanılan tasavvuf yapılarına örnek gösterilebilir.

Medreselerin Osmanlı Dönemi’nde Yapılanması

Karamanoğulları Dönemi’nde Lârende’de inşa edilen Emir Musa, Hatuniye, Zincirli/Eskici isimli üç adet medrese12 ile yine aynı devirde inşa edilen bazı hânkah ve zaviyeler, Osmanlı Dönemi’nde medrese olarak kullanılmış, Osmanlıların 1467’de Konya ve çevresini sınırları içine almalarından13 sonra Lârende şehir merkezinde yeni medreseler inşa edilmiştir. Nitekim XVI. yüzyıldan itibaren incelenen dönemi de kapsayacak şekilde yukarıda zikredilen tasavvuf/medrese yapılarından başka 23 adet medrese daha tespit edilmiş olup bunlar aşağıda ayrı başlıklar altında incelenecektir.

Fatih Sultan Mehmet; İstanbul’un fethinden (1453) sonra Osmanlı medreselerinde aklî ilimlerin gelişmesi yo­lunda bazı adımlar atmış14, kurmuş olduğu Sahnıseman Medreseleri ile İstanbul’u ilim merkezi hâline getirmiştir15. Fakat duraklama dönemi ile birlikte akli bilimler “felsefiyattır” yani dinle ilgisi olmayan felsefî bilgilerdir düşüncesi ile müfredat dışı bırakılmış; yerine Hanefi fıkhını öğreten Hidaye16 ve Ekmel17 derslerinin verilmesi uygun görülmüştür18.

Yine Fatih Dönemi’nde medreseler, kendi arasında derecelendirmeye tabi tutulmuştur. Buna göre medreseler şu şekilde sıralanmakta idi: Haşiyeitecrid denilen yirmili, Miftah denilen otuzlu, Telvih adı verilen kırklı, Hariç ve Dâhil olarak isimlendirilen ellili, Sahnıseman ve Altmışlı medreseler19. Bu yapılanmanın zamanla Karaman’daki medreselerde de yaygınlaştığı görülmektedir. Nitekim Lârende’de Karamanoğullarından Osmanlılara intikal eden Emir Musa Medresesi, Recep 1140/Şubat Mart 1728’de ellili medreselerden biri idi. Genellikle iki müderris görev yapıyor ve 50 akçeyi 25’er akçe olarak paylaşıyorlardı20. Lârende’deki diğer bir eğitim kurumu olan Çavuşzade Medresesi kırklı, Hatuniye Medresesi yirmili medrese21 iken İshakiye Medresesi ise “İbtidâ-yi Hâric Medresesi” statüsünde idi22.

Lârende medreselerinin öneminin artıp bu şehrin eğitim ve kültür merkezi hâline gelmesinde Karamanoğulları Dönemi’nde Lârende’de görev yapan ünlü müderrislerin katkıları büyüktür. Bunların başında Bursa’nın Timur tarafından işgali sonrasında Lârende’ye yerleşip burada on yıldan fazla kalan Molla Fenari (ö. 1431 ) gelmektedir. Asıl adı Şemsettin Mehmet olan Fenari’ye23, öğrenci yetiştirmesi için Lârende’de medrese tahsis edilmiş ve kendisi Karamanoğlu II. Mehmet Bey’in himayesini görmüştür24. Çelebi Mehmet zamanında 817/1414’te Bursa’ya dönüp önce ikinci defa Bursa kadılığını sonra da 828/1425’te Osmanlı’daki şeyhülislamlığın başlangıcı olarak kabul edilen “müftülük” görevini üstlenmiştir25.

Fenari’nin Lârende’deki müderrisliği burayı eğitim açısından cazibe merkezi hâline getirmiş olmalıdır. Başka yerlerden Lârende’ye eğitim görmeye gelenlerin mevcudiyeti bunu teyit etmektedir. Nitekim Niğde’den Lârende’ye eğitim almak için gelen Mevlâna Kara Yakup (ö. 1429) bunlardan biri olup icazetini Molla Fenari’den almış; ardından Kudüs, Kahire ve Şam’da bulunduktan sonra tekrar Lârende’ye müderrislik yapmak için dönmüştür. Bu arada Mesâbih ve Hidâye şerhleri26 ile “İştirâkü’t-Tevârîh” adlı eserini yazmıştır27. Vefat edinceye kadar Lârende’de yaşamış ve buraya defnedilmiştir28.

Lârende’de Molla Fenari’den icazet alan diğer bir şahsiyet Sarı Yakup (ö. 1429) olup temel eğitimini Konya’da tamamladıktan sonra arkadaşı Kara Yakup ile birlikte Lârende’ye gelip onun “rahle-i tedrîs”inden geçmiştir. Daha sonra Konya medreselerinde görev alan Sarı Yakup; “Menâsikü’l-Hâc” isimli bir de eser kaleme almıştır29.

Lârende medreselerinin cazibe merkezi hâline gelmesini sağlayan bir diğer şahıs, Mevlâna Hamza-i Karamanî’dir. Karaman medreselerinde yetişip burada müderris olarak görev alan, Karamanoğlu İbrahim Bey Dönemi’nde müfessir ve muhaddis olarak ön plana çıkan Mevlâna Hamza Efendi30; Karamanoğulları’na kadılık ve müftülük yapmış31, II. Murat ile İbrahim Bey arasındaki ihtilafı çözmek için elçi olarak da görev almıştır32. Ayrıca Osmanlı Devleti’nde XV. yüzyılın ilk yarısının meşhur şeyhülislamlarından olan Zembilli Ali Cemalî Efendi’nin hocalığını yapmış, dolayısıyla Osmanlı hukuk sisteminin kurulmasına katkı sağlamıştır. Kızını Cemalî ailesinden Halveti şeyhi Çelebi Halife ile evlendirmesi ve bu kızından torunu olan Piri Mehmet Paşa’nın sadrazamlığa kadar yükselmesiyle33 Osmanlı Devleti’nde hem tasavvuf hem de bürokraside etkili olmuş, böylece Hamza-i Karamanî’nin tesiri Karamanoğullarından sonra Osmanlı’da da devam etmiştir34.

Lârende’ye gelip hizmet ederek buradaki ilim hayatının hareketlenmesine katkı sağlayan diğer bir ulema, Şerif Acemî’dir (ö. 1124/1523-1524). Kanuni Dönemi’nde Anadolu’ya gelmiş, Molla Tâcizade’den ders görmüştür. Tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul’da Davut Paşa Medresesi başta olmak üzere farklı medreselerde görev almıştır. Ardından Lârende’ye gelerek müderrislik görevini burada devam ettirmiş, birçok öğrenci yetiştirerek Lârende’nin eğitim-öğretim hayatına katkıda bulunmuştur. Belagat ve tefsir ilimlerinde ihtisas sahibi olan Şerif Acemî, son olarak görev yaptığı İznik’te vefat etmiştir35.

Lârende’de ilmî hayatının canlanmasına katkı sağlayan kişilerden biri de Cafer Efendi’dir (ö. 988/1580-1581). Aslen Kastamonulu olup değişik yerlerde müderrislik yaptıktan sonra Lârende’de müftülük görevine tayin edilmiştir. Görevini tamamladıktan sonra memleketinde müderrisliğe devam ederken vefat etmiş ve orada yaptırdığı camiye defnedilmiştir36.

Lârende’deki medrese eğitiminden sonra dönemin meşhur ulemasından yararlanmak amacıyla diğer şehirlere giden birçok ilmiye mensubu bulunmakta olup İbrahim Şânî Lârendevî bunlardan biridir37. Sultan II. Selim’in hocası olan Ataullah Efendi’den dersler almış, Bostanzade Mehmet Efendi ve Sunullah Efendi huzurunda yapılan imtihanda başarılı olduktan sonra mülazım ve müderris olmuştur. Hasköy Mahmut Paşa Medresesi’nde kırk akçe ücret ile Recep 1000/Nisan-Mayıs 1592’ye kadar müderrislik yaptıktan sonra elli akçe ücret ile Tutî Latif Medresesi’nde görev almıştır. Ardından Zilhicce 1004/Temmuz-Ağustos 1596 yılında Rodos, Rebiyülahir 1006/Kasım-Aralık 1597’de Şam, Şevval 1007/Nisan-Mayıs 1599’da Trablusşam müftülüğüne atanmıştır. Rebiyülevvel 1008/Eylül-Ekim 1599’da bu görevi bıraktıktan sonra Muharrem 1009/Temmuz-Ağustos 1600’de Maraş, Zilkade 1011/Nisan-Mayıs 1603’te Erzurum, Rebiyülevvel 1015/Temmuz-Ağustos 1606’da Diyarbakır kadısı olarak görevlendirilmiştir. Safer 1016/Mayıs-Haziran 1607’de tekrar Erzurum’a tayin edilmiş, 1019/1610-1611’de buradayken vefat etmiştir38.

Yazdığı kitaplarla Karaman’ı aydınlatan âlimler de vardı. Şânî mahlası ile şiirler yazan İbrahim Şânî39 bunlardan biridir. “Mira’atü’s-Safâ”, “Zerîatü’l-Ebrâr fî-Na’ti’n-Nebiyyi’l-Muhtâr”, “İfsah fî-şerhî Şevâhidü’l-Miftâh”, “Risâle fî’s-Semavâti ve’l-Erâdine Fihinne” “el-Ucelâ” isimli Arapça olarak kaleme aldığı eserler dışında, mensubu olduğu Halveti Tarikatı’nın esaslarını anlatan “Gülşen-i Efkâr” isimli Türkçe eseri de mevcuttur. Müellif eserinde memleketini tasvir etmeyi de ihmal etmemiş, Lârende’yi âlimlerin ve salihlerin mekânı olarak tanıttıktan sonra bahçeleri ile tabiat güzelliklerini Me’vâ Cenneti’ne benzetmiştir40. İbrahim Şânî Lârendevî’nin nahiv öğretiminde kullanılan “Manzûme-i Avâmil” kitabı da bulunmakta olup söz konusu eseri Lârende’de eğitim gören çocukları okuma-yazmaya teşvik etmek amacıyla kaleme aldığını belirtmiştir41.

Lârende’deki temel eğitiminin ardından dönemin meşhur ilim erbabından dersler alıp müderrislik yapan ve Osmanlı eğitim sisteminde iz bırakan isimlerden biri de Babazade Mehmet Efendi’dir (ö. 1586). Lârende’den Konya’ya giderek Halveti Tarikatı’ndan Şeyh Ezelizade’nin asitanesinde tasavvuf eğitimi de alan Mehmet Efendi, görev yaptığı medreselerde birçok öğrenci yetiştirmiştir. Otuz akçe ücret ile Gelibolu’da Sarıca Paşa, kırk akçe ücretle Filibe’de Şehabettin Paşa Medresesi’nde görev aldıktan sonra 978/1570-1571’de Kalenderhane Medresesi müderrisliğine tayin oldu. 981/1773-1574’te Eyüp Medresesi, 983/1575-1576’de ise günlük yetmiş akçe ücretle Ayasofya Medresesi müderrisliğine atanmıştır42. Emekliliği döneminde 994/1586’da vefat edince Eyüp Sultan Camii haziresine defnedilen Babazade Mehmet Efendi’nin “Ta‛likât fi’t-Tefsîr” isimli tefsiri ile Hidâye’nin şerhi olan bir eseri mevcuttur43.

İncelenen dönemde başka yerlerde zamanın önemli ilim adamlarından icazet alarak müderrislik yapan sonra tekrar Lârende’ye gelerek buradaki medreselerde ders okutan kişiler de bulunmaktadır. Nitekim Mehmet Vücudî Efendi (ö. 1611) Lârende’de aldığı tahsilinin akabinde İstanbul’a gitmiş, burada Kınalızade Ali Efendi (ö. 1571) ile Ebussuûd Efendi’den (ö. 1574) ihtisas düzeyinde fıkıh dersleri almıştır. İstanbul’da çeşitli medreselerde görev aldıktan sonra 1598’de tekrar Lârende’ye dönüp Emir Musa Medresesi’nde müderrislik ile Lârende Kadılığı yapmıştır44. Kaleme aldığı çeşitli eserler ile Lârende’nin eğitim ve kültür hayatına katkıda bulunan Mehmet Vücudî Efendi’nin “Mîr’atü’z-Zamân” ile “et-Tibrü’l-Meslûk fi’n-Nasâyihi’l-Mülûk” isimli tercüme eserleri ile “Hayâl-ü Yâr” isimli nazım ve Şâhid-ü Ma’nâ” isimli manzum eseri bulunmaktadır. Ayrıca Vücudî mahlası ile yazdığı iki divanı mevcuttur45.

Lârende’de XVI. yüzyılda “ilm-i tahsîl ve funûnu tekmîl” amacı ile bulunup ön plana çıkan diğer bir isim İlmî Efendi olup asıl ismi Ahmet’tir46. Ermenek’te doğmuş daha sonra eğitim görmek için Lârende’ye gelmiştir. İlmî mahlası ile yazdığı kasideyi 963/1555-1556’da İstanbul’a gelerek dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a sunmuş, padişahın takdirini kazanmış, kendisine “bî-hisâb” ihsan ve hediyeler sunulmuştur. Çağdaşlarının kendisini danişment kabul ettiği İlmî Efendi; Fars şiirine hâkim, özellikle de aruz ve kafiye konusunda üstat bir şair olarak kabul edilmiştir47.

Lârende medreselerinde eğitimini tamamlayıp dönemin meşhur ulemasından ders almak için İstanbul’a gidenlerden biri de Sinanettin Karamanî’dir (ö. 1620). İstanbul’da yine Lârendeli bir müderris olan Babazade Mehmet Efendi’den (ö. 1585) icazet aldıktan sonra İstanbul medreselerinde müderrisliğe başlamıştır. Önce Efdalzade Medresesi’nde görev almış sonra İznik payesi ile Yıldırım Han Medresesi’nde müderrislik yapmıştır. Buradaki görevinden sonra sırası ile Kütahya, Kayseri, Şam kadılıklarında bulunmuş, emekli olduktan sonra İstanbul’a dönmüş ve orada vefat etmiştir48. Sinanettin Karamanî de Babazade Mehmet Efendi’den ders aldığına bakılırsa o da hocası gibi Halveti idi.

Lârande’ye yerleşip buranın meşhur ulemasından dersler aldıktan sonra ilim hayatına başka merkezlerde devam eden bir diğer ilim adamı da Menteş Süleyman Efendi’dir (ö. 1668). Aslen Silifke sancağının İyneliler köyünden olan Süleyman Efendi, ailesi ile birlikte Lârende’ye yerleşmiştir. Şeyhî Mehmet Efendi (ö. 1145/1732-1733) eserinde; Lârende’nin bu dönemde “kesret-i meşâyih ve ’ulemâ ve füzalâ” ile meşhur olduğunu ve Süleyman Efendi’nin bu zevattan eğitim alıp istifade ettiğini yazmıştır. Nitekim belde müftüsü Nasuh Efendi ile Beyanî Efendi bunlar arasındadır. Lârende’deki eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a “rihlet” etmiş, burada tasavvuf ile ilgilenmiştir. 1058/1648-1649’da Belgrat Mehmet Paşa Medresesi’ne atanmış, burada müftülük de yapmıştır. 1063/1652-1653’te Haydar Paşa, 1065/1654-1655’te Sekban Ali, 1066/1655-1656’da Ahmet Efendi, 1068/1657-1658’de ise Sahn Medresesi’ne atanmış, aynı yıl kendisine Haremeyn müfettişliği görevi de verilmiştir. Ayrıca 1069/1658-1659’da Mahmut Paşa, 1072/1661-1662 tarihinde Süleymaniye medreselerinde müderrislik yapmıştır49.

Lârende’de aldığı eğitimden sonra tıp alanında ihtisas yapan ve döneminde önemli sayılan eserler ortaya koyan bilim adamları da bulunmaktadır. XVII. yüzyılda yaşayan Derviş Sipahi Lârendevî buna örnek olarak gösterilebilir. Lârendevî, Karaman şehrinden sonra Mısır’da uzun süre kalarak hekimlik eğitimi almıştır. Mevleviliğe intisap etmiş, Siyâhî mahlası ile şiirler yazmıştır. Derviş Sipahi Lârendevî’nin ilaçların etkisi ve kullanılışını inceleyen “Farmakoloji” alanında bilinen iki eseri bulunmaktadır50. Bunlardan biri “Lügât-ı Müşkilât-ı Eczâ” isimli kitabı olup bu eserde; şifalı bitki ve köklerinin, şifalı taş ve killerin, çeşitli hayvan adlarının, farklı terkip, macun ve tıbbi terimin Türkçe, Arapça, Farsça, Grekçe, Berberice, İbranice ve Ermenice karşılıkları ayrıntılı olarak verilmiştir51. Diğeri ise “Mecmû‛a-i Tıp” adlı kitap olup söz konusu eserde memleketi Lârende’den de şöyle bahsetmiştir: “Okundukça kitâbım Mecma‛-ı Tıp, Siyahî’ye du’alar ede tâlib/Sorarlar ise mevlûdumdan el’ân, sılam Lârende’dür, şehrim Karaman”52.

Lârende’deki ilk eğitiminden sonra dönemin meşhur ulemasından yararlanmak için diğer şehirlere giden ilmiye mensuplarının seyahatleri XVII. yüzyılın ikinci yarısında da devam etmiştir. Bunlardan Emrullah Efendi (ö. 1702), ilk eğitimini Lârende’de aldıktan sonra İstanbul’a gitmiş, burada Fâzıl Süleyman Efendi’den ders alarak mülazım olmuştur. Daha sonra sırası ile Ramazan 1085/Kasım-Aralık 1674’te Behrâmiye, Ramazan 1087/Kasım-Aralık 1676’da İbrahim Paşa-i Atik, Muharrem 1091/Şubat-Mart 1680’de Ferhat Paşa, 1092/1681’de Emre Hoca, 1095/1683-1684’te Münkarizade Yahya Efendi medreselerinde müderrislik yaparak çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. Akabinde 1098/1686-1687’de Sahnıseman medreselerinden birinde görev yaptıktan sonra 1099/1687-1688’de Rüstem Paşa, 1100/1688-1689’da Zal Paşa, 1101/1689-1690’da Mahmut Paşa, 1102/1690-1691’de Sultan Selim ve 1105/1693-1694’te Süleymaniye medreselerinde müderrisliğini sürdürmüştür53. Emrullah Efendi, kendini yetiştirmiş bir ilim adamı ve Emrî mahlası ile şiirler yazan hünerli bir şairdi54. Türkçe şiirlerinin yanında Farsça manzumeleri ile inşa alanında “Kenzü’l-İnşâ” adlı bir eseri bulunmaktadır55.

Lârende’den sonra eğitimini diğer merkezlerde devam ettiren ulamadan biri de Mehmet Remzi Efendi’dir (ö. 1730). Bursa’da aldığı icazetten sonra “sınıf-ı müderrisîn”e dâhil olarak Bursa’daki çeşitli medreselerde görev almış, Remzî mahlası ile şiirler de yazmıştır56.

Lârende’nin XVIII. yüzyılda ilim ve fikir hayatını canlandıran âlimler arasında İlmî Ahmet Efendi de bulunmaktadır. Aslen Trabzonlu olan Ahmet Efendi, İstanbul’da müderrislik yaptıktan sonra Haremeyn müfettişliği ve Mısır kadılığı yapmıştır. Ardından Muharrem 1136/Ekim 1723’te Medine, 1148/1735-1736’da İstanbul Kadısı olduktan sonra 1149/1736-1737’de görevden alınmıştır. 1150/1737-1738’de Anadolu payesi ile ikinci defa İstanbul kadılığı verilmiştir. 1151/1738-1739’da tekrar görevden alınınca Lârende’ye yerleşmiş, burada ilmi ve fazileti ile ön plana çıkmıştır. Vefatına kadar Lârende’de yaşamış ve buraya defnedilmiştir57.

Lârende’nin XVIII. yüzyılda İstanbul, Bursa gibi büyük kültür merkezleriyle irtibatının yanında özellikle hadis alanında ön plana çıkan Hadim’deki “Hadimî Medresesi” ile de sıkı bir ilişkisi olduğu arşiv belgelerinden anlaşılmaktadır. Bu ilginin sebebini Hadim’deki eğitim kadrosunda aramak gerekmektedir. İncelenen dönemde adı geçen medresenin müderrisleri, dönemin ulema ve tasavvuf çevrelerince “üstâd-ı küll, mürşîd-i ekmel” olarak bilinen Hadimî’nin babası Kara Hacı Mustafa Efendi (ö. 1147/1734)58 ile tefsir, fıkıh, akait, mantık gibi ilimler üzerine 23 eser kaleme alan oğlu Ebu Sait Mehmet Hadimî’dir (ö. 1762)59. Bu âlimler sayesinde küçük bir köy, XVIII. yüzyılın ilk yarısında önemli bir eğitim merkezi hâline gelmiştir. Bazı Lârende uleması, yakınlarında ortaya çıkan bu eğitim yapılanmasından yararlanmayı bilmiş, Hadim’de medrese eğitimi görmüştür. Bunlardan bazıları da imam olarak görev yapmakta idi. Nitekim Çukurçeşme Mescidi’nde imamlık yapan Seyit Mehmet, XVIII. yüzyılın ilk çeyreğinde ‘tahsîl-i ilm” için Hadimî Medresesi’nde okumayı tercih etmiştir60. Yine Recep 1222/Eylül-Ekim 1807’de Cedit Mahallesi’ndeki Hacı Ali Camii’nde imam olarak görevli olan Hafız Mehmet Halife, Hadimî Medresesi’nden icazetli idi61.

Lârende’de ilim çevrelerinin de Hadim’e ilgisi vardı. Nitekim Lârende şehir merkezindeki Kara Fakih Mehmet Efendi Medresesi müderrislerinden olup vefat eden Hüseyin Efendi’nin oğlu Mahmut Efendi, Lârende’de babasının medresesinde müderrislik yapabilmek için 16 Cemaziyelahir 1206/Ocak-Şubat 1792 tarihinde “’ulûm-ı şetta” yani farklı ilimleri öğrenmek amacıyla Hadimî Medresesi’ne giderken diğer kardeşi eğitim görmek için İstanbul medreselerini tercih etmiştir62.

Hadimi Medresesi’nde yetişen bazı ulemanın Lârende’de üst düzey kamu görevlerinde bulunduğu da görülmektedir. Yukarıda da zikredilen Müderris Ebu Sait Mehmet Hadimî’nin torunu olan Hacı Hasip Efendi bunlardan biri olup 1241/1825’te Lârende Müftülüğü yapmıştır. Hacı Hasip Efendi’nin oğlu Hüseyin Nesip Bey (ö. 1878)63 ise Yozgat ve Lârende mutasarrıflığı görevlerinde bulunmuştur64.

İncelenen dönemde Lârende’nin diğer meşhur ilim merkezleri ile irtibatının devam ettiği belgelerden anlaşılmaktadır. Nitekim Lârende şehir merkezindeki Say Mahallesi Mes­cidi’nde imam olarak görev yapan Seyit Ahmet oğlu Seyit Mehmet; 1224/1809-1810’da yerine vekil bırakarak medrese tahsili için Bursa’ya gitmiştir. Bunu fırsat bilip kendi üzerine berat çıkar­tanlar olunca Bursa Medresesi müderrislerinden “mevsûku’l-kelîm ve mazbûtu’l-hükm” kimselerin şahitlikleri neticesinde Seyit Mehmet’in “li-ecli’l-mesâlih üzere mahrûse-i Bursa’da” olduğu anlaşılarak görevinde devam etmesi sağlanmıştır65.

Medreselerde Denetim Mekanizması

Osmanlı Devleti’nde medreseleri denetlemede şeyhülislam ile Rumeli kazaskerinin yetkili oldu­ğu bilinmektedir. Müderrislerin tayinleri 982/1574’e kadar tamamen sadrazamın uhdesinde iken bu tarihten sonra kırk akçeden yukarı Hâriç ve Dâhil müderrisliklerinin tayin ve terfileri şeyhülislama, kırk akçeden düşük müderris­liklerin tevcihatı ise kazaskere bırakılmıştır. XVII. yüzyıldan itibaren ise bütün ilmiye tayinleri giderek şeyhülis­lamlığın kontrolüne geçmiştir. Sadrazam, kendisine sunulan “inha”yı, bir “telhis” ile padişahın onayına arz edip hattıhümayun alıyordu. Buyruldusunu yazdıktan sonra gereğinin yapılması için meşihata gönderiyor, böylece atama prosedürü tamamlanıyordu66. Alt düzeyde ise kaza kadıları kendi bölgesindeki medreseleri “nâzır” sıfatı ile denetlemeye yetkili idi. Karaman’da da medrese vakıfları ile ilgili sorunlara kadılar bakardı. Emir Musa Medresesi Mütevellisi Seyit Yahya, medrese vakfına ait gelirlere Yatağan Zaviyesi mütevellile­rini haksız müdahalede bulundukları gerekçesiyle Divanıhümayun’a şikâyet etmiş; bu problemin halli için Lârende Kadısı görevlendirilmiştir67.

Medrese bünyesindeyse akademik ve idari çalışmaları müderris denetlemekte; mütevelli kendi sorumluluk alanı içindeki vakıf görevlilerini kontrol etmekteydi68. Mütevelliler yerel idarecilerle herhangi bir problem yaşadıkları zaman bunu rahatlıkla merkeze iletmiş, sorunlarına çözüm aramışlardır69.

Ayrıca medresenin vakıf gelir ve giderleri devlet tarafından kontrol edilirdi. Bu denetim başta defterdar olmak üzere mali bürokrasi tarafından yapılırdı. Bunların dışında sosyal baskı mahiyetindeki halk denetiminden de söz etmek mümkündür. Nitekim ahaliden gelen tepki, teklif ve şikâyetler dikkate alınmış, yapılan soruşturmalardan sonra meselenin halli yönüne gidilmiştir. Karaman’da müderrislik yapan Hacı Mehmet’in bir iftira sonrası görevden alınıp yer değişikliği yapılması üzerine ahali duruma itiraz etmiş; yetkili makam konumundaki Lârende Kadısı’na kırk seneden beri kendisinden memnun ve razı olduğunu bildirip müderris Hacı Mehmet’in görevinde kalmasını sağlamıştır70.

Müderrislik genellikle babadan oğula geçerdi. Onun için müderris tayi­ninde öncelikle vefat eden müderrisin yerini alacak sulbünden gelen oğlunun bulunup bulunmadığına bakılırdı. Eğer ölen müderrisin kendi oğulları varsa kadı başkanlığında bir komisyon oluşturulur, müderrisin oğulları imti­hana alınır, başka müracaatçıya yer verilmezdi. Çünkü hak, ölen müderrisin oğullarınındı. Nihayetinde müderrisliğe ehil görülen kardeş için “şer’î” mahkeme ilâmı alınıp, berat verilmesi için merkeze arz edilirdi71. Eğer müderrisin oğlu yoksa öncelik ehil akrabalarının olurdu. Lârende şehir merkezinde, Fenari Mahallesi’nde Külahçızade Hacı Abdullah ve Hacı Ahmet’in inşa ettirdiği medresenin müderrisi Şeyh Mehmet “bilâ-veled” vefat edince yerine ağabeyisinin oğlu “elyak” görülerek 20 Cemaziyelahir 1240/09 Şubat 1825’te beratla atanmıştır72.

Diğer vakıf görevlilerinde olduğu gibi müderrisliğin de nesiller boyu aynı sülalelerin elinde olması dışarıdan bu mesleğe girmek isteyenler için bir engel teşkil etmiş; bu durum, medreselerden mezun fakat işsiz olanların sayısını artırdığı gibi bunların “mülâzemet”73 denilen atama sistemini de tıkamıştır74. Dönemin şartları içinde değerlendirildiğinde müderris olacak çocuğun küçük yaşlardan itibaren bir eğitim sistemi içinde büyümesi, kitaplara ulaşmanın zor olduğu yıllarda ailesinin imkânlarından yararlanarak kendisini geliştirmesi gibi olumlu yanları olsa da bu durum beklenen neticeleri vermemiştir. Zira tanınan imtiyazlar75 çalışmadan ve hak etmeden belli bir konuma gelmenin önünü açmış76, liyakatsiz kişilerin atanması77 ilmi gelişmeyi geriletmiştir. Nitekim XVI. yüzyıl sonlarını bizzat idrak eden Selâniki Mustafa Efendi; eserinde “Şikâyet-i ahvâl-i râzgâr” başlığı altında bu konuya temas etmektedir. Selânikî; devrin padişahı III. Murat dâhil olmak üzere sadrazamları, askerî ve sivil bürokrasiyi, ticaret ve sanat erbabını misaller vererek tenkit etmiştir. Bu arada ulema çevreleri de müellifin gözünden kaçmamış, din ve hukuku temsil eden bu zevatın “tagayyür ve tebeddül”e uğradığını, bu yüzden doğruya teşvik ve kötülüklerden alıkoyma görevini yapmadığını, kendi menfaatlerini öncelediklerini yazmış; halkın da doğal olarak ulemaya göre şekilleneceğini ve bu gelişmelerin memleket için bir “alâmet-i kıyâmet” olacağını belirtmiştir78.

İncelenen dönemde Osmanlı Devleti’nde ulema evladının ayrıcalıkları devam etse de “beşik ulemâsı”79 olarak adlandırılan küçük yaşta mansıplar verilmesi hadisesine Lârende’de rastlanmamıştır. Müderris vefat ettiğinde erkek çocuğu henüz yerine geçecek yaş ve ehliyette değilse asıl hak sahibi kabul edilen oğul yetişinceye kadar yerine ehliyetli bir müderris “nâib” olarak tayin edilirdi80. Lârende’de Kırcalı Mustafa Efendi Medresesi Müderrisi Seyit Nuh Efendi’nin görevini sekiz yaşındaki oğlu Seyit Mustafa’ya berat çıkarttırarak devretmek istemesi üzerine Divanıhümayun’a şikâyetler olmuş, bunun üzerine Anadolu Kazaskeri Mustafa Edip Efendi, konunun aydınlatılması için görevlendirilmiştir. Rebiyülevvel 1230/Şubat-Mart 1815 tarihli bir emrişerifte; meselenin belde ulemasının huzurunda mahkeme edilmesi, tarafgirane davranılmaması ve adaletin tam olarak tecelli ettirilmesi istenmiştir81. Sonuçta Seyit Nuh Efendi’nin talebi kabul edilmemiş, 09 Safer 1231/10 Ocak 1816 tarihli bir fermanla Seyit Ahmet adlı ehil biri müderris olarak görevlendirilmiştir82. Böyle durumlarda müderris adaylarının kendilerine uygun bir medreseden eğitim ve icazet aldıktan sonra merkezin izni ile göreve başlama hakları vardı. Nitekim ulemadan Hüseyin Efendi’nin genç yaştaki oğlu Mahmut Efendi 16 Cemaziyelahir 1206/Ocak-Şubat 1792 tarihinde “aklî ve naklî” ilimlerle meşgul olmak için farklı bir medreseye tahsile gitmiş; eğitimini tamamladıktan sonra Lârende’de ölen babasının yerine müderris olarak göreve başlamıştır83. Yukarıda verilen örnekler çerçevesinde Lârende/Karaman şehrinde daha önce zikredilen beşik uleması uygulamasının hiçbir zaman hayata geçirilmediği söylenebilir.

Medrese Öğrencileri

Osmanlı Dönemi medreselerine giriş konusunda kesin bir yaş sınırlaması bulunmamaktadır. Sıbyan mektebini bitiren öğrencinin kayıt-kabulü; genelde medresenin bir nevi yönetmenliği durumundaki vakfiyelerine göre olurdu. Genellikle 14 yaşından küçük, 30 yaşından büyük olanlar medreseye alınmasa da zaman zaman bu sınırın dışına çıkıldığı bilinmektedir84. Medreseye talebe almada vakfiyelerin dışında müderrislerin tavrı da önemli olup bir müderrisin “kefil” olmadığı ve muvafakat vermediği öğrenci medreseye kayıt olamazdı85.

Talebe bir üst seviyede öğrenime devam edebilmek için önceki dersi geçmek mecburiyetindeydi. Dersiamların cami dersleri; yaş, seviye, meslek vb. bir sı­nırlamaya tabi tutmadan herkese açıktı. Bu durum, medrese-halk arasındaki bütünleşmeyi de sağlıyordu.

Medrese öğrencilerinin herkes gibi can ve mal güvenliği teminat altında idi. Onlar da karşılaştıkları birtakım problemleri padişaha kadar ulaştırma ve hakkını arama imkânına sahipti. Nitekim Karaman’da medrese öğrencisi olan Molla Mehmet, Karaman Çarşısı’nda bir kasap dükkânında alış veriş yaparken Hisar Mahallesi sakinlerinden Bazarbozanoğlu Hacı Osman ve Emir Ahmet oğlu isimli kimselerin “…şetm-i galîza ve darbına…” maruz kalmış, “…emvâl ve eşyâsının gasb ile bi-gayr-i hakk şekâvete dûçâr…” olmuştur. Bunun üzerine Molla Mehmet; bizzat padişaha arzuhâl yazarak bu meselenin merkezden atanan bir görevli nezaretinde soruşturulmasını, gasp edilen eşyasının tahsil edilmesini ve hakkının alınıp adaletin tecelli ettirilmesini rica etmiş, bunun üzerine gerekli işlemler yapılmıştır86.

Medrese müderrisleri arasında olduğu gibi, öğrencileri arasında da hiyerarşik bir düzen bulunmakta idi. Öğrencilerin seviyeleri sınıflarla değil okudukları derslerle belirleniyordu. Üstten itibaren medrese öğrencileri genelde üç kademede gruplandırılmıştır. Bunlar; danişmentler, suhteler ve mollalardır87. Karaman medreselerinde bunlara bu çalışmanın değişik yerlerinde değinildiği üzere daha çok “molla” denilmiştir.

Medresede Dersler ve Öğretim Tarzı

Medreselerde dersler haftanın belli günleri hariç düzenli olarak yapılırdı. Genel teamül salı ve cuma günleri dışında ders yapılması idi88. Lârende medreselerine ait vakfiyelerde ders ve tatil günü açık bir şekilde belirtilmediğine göre ders yapılan günler ile tatil günlerinin esnek olduğu söylenebilir. Nitekim Lârende Karamanoğlu İbrahim Bey İmareti’ne ait vakfiyesinde de belli bir tatil gününden bahsedilmemiş, ilgili müderrisin “her gün” belli bir miktar Kur’an tilavetinin akabinde “mu‛tâd” olarak ders “takrîri” yapması öngörülmüştür.

Dersler, namaz vakitlerine endeksli olarak genellikle sabah ve ikindi namazlarından sonra yapılırdı. Bu derslerde yalnız zaman değil mekân farkı da bulunurdu. Genelde sabah dersleri medresenin müderrisi tarafından medresede, ikindi dersleri ise bir dersiam tarafından camide verilirdi. Sabahları; Arap diline yönelik sarf, nahiv ile mantık gibi dersler okunurdu89. Talebe, hangi dersi alma sırası gelmişse o dersi veren müderrise giderdi90.

Medreselerde hedeflenen gayelere göre ders okutulup genellikle iki ana grupta ders işlenirdi. Birinci grup, makâsıt ilimleri; ikinci grup ise alât ve vesâil ilimleriydi. Makâsıt ilimleri, Kur’an, hadis kelâm, fıkıh, fıkıh usulü; alât veya vesâil ilimleri ise dil ile ilgili olup sarf, nahiv, meânî, beyan, bedî gibi derslerden oluşmaktaydı91. Duraklama Dönemi’nde önemi azalsa da bazı medreselerde “aklî” ilimler denen mantık, belagat, lügat, hendese, hesap, heyet, felsefe dersleri okutulmaya devam edilmiştir92. Lârende şehir merkezindeki bazı medreselerde naklî ilimlerin yanında akli ilimler de veriliyordu. Nitekim Arslancızade Medresesi’ne 29 Zilhicce 1182/06 Mayıs 1769 tarihinde müderris olarak atanan Seyit Hüseyin Efendi93 ile Emir Musa Medresesi müderrisliğine 09 Safer 1113/16 Temmuz 1701’de tayin edilen Seyit Ahmet Efendi94, naklî ilimlerin yanında akli ilimleri de okutmak üzere atanmışlardır. Yine Abdülkadir Ağa Medresesi’nin 03 Cemaziyelahir 1202/11 Mart 1788 tarihli vakfiyesinde müderrislik yapacaklarda “mantık” ilmine hâkim olmalarının da istenmesi95 buna işaret etmektedir.

Karaman’da eğitim-öğretim yapan Hacı İshak Medresesi öğrencilerinden olan Mehmet Efendi oğlu Seyit İbrahim’in terekesinden çıkan kitaplar Hacı İshak Medresesi’nin eğitim programı hakkında bir kısım bilgiler sunmaktadır. 08 Şevval 1166/8 Ağustos 1753 tarihli belgeye göre talebenin terekesinden çıkan kitaplar şunlardır: Mushaf, Tezhip, Sarf, Telvih, Kitab-ı İnşa, İfsah, İmtihan, Tasavvilat, Tarikat-ı Muhammediye, Defter-i Mecmua, Birgili Şerhi, Seyyid-i Şerif96.

Yine Lârende’nin diğer bir medresesi olan Hacı Ahmet Medresesi’nin öğrencilerinden iken 1177/1763 yılında vefat eden Molla Ali’nin terekesinden çıkan kitaplardan ise bu medresede Kur’an’ın yanında; Selbi, Kitab-ı Câmi, Birgili Şerhi, Kelam-ı Kadîm, Megazi adlı kitapların da okutulduğu anlaşılmaktadır97.

Lârende’ye yakın olduğu için benzerlik olacağı düşüncesiyle ders kitapları konusunda Konya’dan da örnek vermekte yarar bulunmaktadır. Konya'da Çumralı Hacı Ali Efendi'nin medresesinde bir hücrede kalırken vefat eden Mehmet Efendi'nin geriye bıraktığı kitapları 266 kuruş 20 para tutmuş ve 1893’te kitapçı Rüşdi Efendi'ye satılmıştır. Kitaplar şunlardır: Kelâm-ı Kadîm, Ahter-i Kebîr, Dürer (2 cilt), Kâfıye-i Mu'ribî, Kudurî, Nacî, Câmî, Devir, Mültekâ, Hayalî, Ma'ânî, Fenârî, İzhâr, Avâmil, Hutbe Mecmuası, Seb'ıyyât, Muharrem, Ta'rifât-ı Aziziye, Mu­kayyed Nahiv Cümlesi, Mukayyed Sarf Cümlesi, Sual-Cevâb, Telhîs-i Esas, Siyalkuti el-Hayâlî, Ma'ânî, Tâlim-i Farisi, Sirâciyye Şerhi, Zerîatü'l-İmtihân, Fenârî, Tasavvurât, Mizânü’l-İntizam, Tasavvurât-ı Siyalkııtî, Mu'ribî, Tarifât-ı Seyyidî, Molla Câmî, Akâid-i Nuniye Ceridesi, Avâmil Tuhfesi, Metn-i Sirâciyye, Hutbe Mecmuası, Mukayyed Tasavvurât, Mızraklı ve Düsûki. Görüldüğü üzere medreseli öğrencinin kitapları, ekseriyet itiba­riyle ders kitapları, onların şerhleri ve sözlüklerdir. Bu arada sınava hazırlayıcı mahi­yette sorulu-cevaplı yardımcı kitap­lar da mevcuttur98.

Öğretim Süresi

Yılın dokuz ayında öğretime devam edilen medreseler, üç aylarda yani Recep-Şaban-Ramazan’da tatil edilirdi. Bu aylar, Hicri takvim sebebi ile yıllar içinde değiştiğinden tatil dönemi de buna uygun olarak sürekli farklı günlere denk gelirdi. Bu üç aylık tatil dönemi farklı bir hareketliliği de beraberinde getirirdi. Müderrisler ve yetişmiş talebeler “cerre çıkarak” köy ve kentlere dağılırlardı. Başlangıçta nitelikli kimselerin kasaba ve köylere gitmesi olumlu sonuçlar vermiştir. Dinî ve kültürel değerler halkın ayağına kadar götürülmüş, böylece en küçük yerleşim birimlerine ulaşma imkânı sağlanmıştır. Halkın da cerre çıkan kişilere maddi yardımda bulunması ile iki zümre arasında olumlu bir diyalog kurulmuştur. Eğitim düzeyinin düştüğü yıllarda her alanda olduğu gibi bu konuda da suistimaller yaşanmıştır99.

Klasik medreselerde sınıf esası yoktu. Belirli seviyelerde belirli dersler okutulurdu. Öğrenim süresi de öğrencinin başarısına ve müderrisin takdirine göre değişirdi. Başarıyı müderris değerlendirirdi. Mesela ilköğretim seviye­sinde olan Haşiyeitecrid, Miftah ve Telvih medreselerinde süre altı ay ile iki yıl arasında değişirdi. Dâhil ve Hariç medreselerinde de eğitim-öğretim için benzer süreler geçerli olup toplam medrese eğitimi en az on iki yıl kadar sürerdi100.

Medrese Talebesinin Yemeği ve Bursu

Lârende’deki Osmanlı medreselerinde zengin-fakir ayırımı yapılmaksızın her öğrenci vakıfların imkânları ile yemek ihtiyacını karşılar, daha çok imaret adı verilen hayır kurumlarında kuşluk ve akşam yemeğini yerlerdi101. Karamanoğlu İbrahim Bey İmareti’nde misafirler, yoksullar ve yolcular dışında medrese öğrencileri de imkânlar ölçüsünde yemek yiyordu.

Karaman’daki bir medresede ikamet eden Molla İbrahim ve Molla Ali, imaretten aldıkları bir çift ekmeğin kendilerine yetmediğini bir arzuhâlle merkeze bildirince Sultan I. Mahmut (1730-1754), ilgililere bir çift daha ekmek verilmesi için imaretin mütevellisine bir ferman göndermiştir102.

Bununla birlikte incelenen dönemde tüm medrese talebesinin Karamanoğlu İbrahim Bey İmareti’nden faydalanma şansı bulunmuyordu. O zaman, bu durumda olanlar medresede kendi yemeğini kendi pişirmek mecburiyetinde idi. Talebenin çok amaçlı olarak kullandığı odası, aynı zamanda mutfak hizmetini de vermekte idi. Karaman’daki Hacı İshak Medresesi öğrencilerinden Seyit İbrahim’in 08 Şevval 1166/08 Ağustos 1753 tarihli terekesinden çıkan eşyalar arasındaki bir kapaklı tencere, bir tava ve iki kahve ibriği103 bu tezi doğrulamaktadır.

Lârende’de medrese vakıflarının imkânları ölçüsünde talebeleri maddi açıdan destekleyip burs verdiği, vakfiyelerinden anlaşılmaktadır. Mesela Abdülkadir Ağa Medresesi’nin 03 Cemaziyelahir 1202/11 Mart 1788 tarihli vakfiyesine göre her öğrenci odasına günlük bir akçe burs tahsis edilmiştir104. Yine Çavuşzade Hacı Zeynelabidin Ağa Medresesi’nin evasıt-ı Muharrem 1186/14-25 Nisan 1772 tarihli vakfiyesine göre medresede eğitim gören talebelerin kaldığı her hücre için vakfın gelirlerinden günlük bir akçe burs verilmesi şart koşulmuştur105. Böylece talebelerin maddi sıkıntıya düşmeden kendilerini tamamen eğitime vermeleri sağlanmıştır.

İcazet

İcazet kısa anlamıyla yetki, izin demektir. Fıkıhta icazet, “izin veya ruhsat vermek” anlamındadır. İcazetname ise verilen bir izinin yazılı delilidir. Medreselerde diploma ve yeterlilik belgesi olarak düzenlenen evraklara “icâzet-nâme” denilmiştir. Birçok icazetname; besmele ile başlar, salâtüselam, dua ve kelimeişahadetten sonra ilmin, öğrenmenin ve öğretmenin önemine vurgu yapılır, öğrencinin ve hocanın adı yazılır, ilim silsilesi zikredilir, ardından üstadın imza ve mührü ile tamamlanırdı. İcazetnameler, defter veya küçük bir kitapçık şeklinde olup hattatlara yazdırılırdı. Sayfa adetleri az olanlar olduğu gibi 40-50 sayfaya ulaşanlar da vardı106.

MEDRESELERİN FİZİKİ YAPILARI

Öğrencinin ihtiyacını karşılayacak tarzda planlanan medreselere, Horasan evlerinin tasarımı kaynaklık etmiştir107. Zira Horasan evi, bir avlunun dört yanında tertip­lenmiş dört eyvandan oluşmaktadır108.

Karaman’da incelenen dönemdeki medreselerin mimari yapısına yönelik bazı bilgilere belgelerden ulaşmak mümkün olmaktadır. Bunların fiziki yapıları, banisinin statüsüne, kurumun vakıflarının yeterliliğine ve öğrenci sayılarına göre değişmekte idi. Bazı medreseler sadece bir derslikten ibaret iken bazıları bir avlu etrafında sıralanan altı veya daha çok hücreden oluşuyordu. Bu durum, geleneksel medrese mimarisinin XVII. ve XIX. yüzyıllarda da devam ettiğine işaret etmektedir. Nitekim Karaman’da Ali Dede Medresesi’nde avlunun etrafında altı adet hücre109, Abdülkadir Ağa Medresesi’nin avlusu çevresinde ise dokuz adet öğrenci odası ile bir dershane bulunuyordu110.

Karamanoğullarından intikal eden hanedan mensubu kişilerin yaptırmış olduğu kesme taştan yapılan medreselerin bir kısmı günümüze ayakta kalmıştır. Osmanlı Dönemi’nde birçoğu Lârendeli müderrislerce yaptırılan irili ufaklı medreseler, taş ve kerpiç malzemeden geleneksel yöntemlerle inşa edilmiş, bu yüzden günümüze ulaşamamıştır. Kent merkezinde bulunan Hacı Süleyman Efendi, Kara Fakih Mehmet Efendi, Kırcalı Mustafa Efendi, Seyit Abdullah, Seyit Ahmet Kadı Bey, Seyit İbrahim Efendi, Seyit Mehmet Efendi ve Seyit Mehmet-Seyit Abdülkerim Efendiler ile Abbas Mahalle medreseleri alışılagelmişin dışında hükümdar ailesi veya üst düzey devlet erkânı tarafından değil, müderrisler tarafından kıt imkânlarla yaptırılmış ve bunların ihtiyaçları için mütevazı vakıflar oluşturulmuştur. Günümüze kadar gelemeyen söz konusu medreselerin fiziki yapıları aşağıda incelenecektir.

Dershane

Dershaneler, müderris ve talebelerin çok amaçlı olarak kullandıkları mekânlar olup zemin kotu diğer ünitelere göre genellikle yüksek tutulmuştur111. Genellikle kubbeli ve medresenin en görkemli ve göz alıcı yeri olup hücrelerde kalan talebeler, burada toplanır, görevli müderrisin dersini dinlerlerdi. Ders­hanenin bazen mescit olarak da kullanıldığı bilinmekte olup medresede kalanların bir araya gelebilecekleri yerler olarak tasarlanmışlardır.

Öğrenci Hücreleri

Hücreler, talebenin hem yatakhanesi hem de ders çalışıp oturduğu özel odası olup medreselerin önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Medresenin büyüklüğü, hücre­lerinin çokluğu ile orantılı idi. Karaman’da Tapucak Mahallesi’nde bulunan Abdülkadir Ağa Medresesi’nin dokuz112, Hisar Mahallesi’ndeki Emir Musa Medresesi’nin ise dışarıya birer pencere ile açılan sekiz hücresi mevcut idi113. Bir veya daha çok talebenin kalabileceği bu küçük odaların kapıları avluya açılırdı. Böylece talebe, hücresinden çıktığı zaman medrese meydanına çıkmış olurdu. Odalarda genellikle “çağ” denilen bir abdest yeri de bulunurdu114.

Mescit

Cami ve mescit eğitimin bir parçası durumunda idi. Bunun için caminin yanında da olsa medrese içinde genellikle kendine mahsus bir mescidi de olurdu. İmamlığını çoğunlukla müderrislerin yaptığı medrese mescit veya camilerinde ayrıca imam da görevlendirilebilirdi. Mesela Lârende’deki Hatuniye Medresesi’nin ana eyvanı mescit olarak kullanılıyor; buraya müstakil imam ataması yapılıyordu115. Medresenin mescidi, talebenin ibadetini dışarıya çıkmadan yapabilmesi içindi. Böylece öğrencinin sık sık dışarıya çıkması dikkatinin dağılması ve zaman kaybı önlenmiştir. Ayrıca medresenin mescit veya camiine dışarıdan ibadet için gelinebiliyor116; böylece medrese, bulunduğu çevre ile bütünleşmiş oluyordu.

Kütüphane

Medresenin ayrılmaz parçalarından biri de kütüphanedir. Daha Selçuklulardan itibaren medreselerde kütüphaneler kurulmuş; Osmanlılar da aynı geleneği devam ettirerek medreselerin yanında kütüphaneler yapmıştır. Bunlar, sıradan bir sosyal-kültürel tesis olarak değil, âdeta ibadethanenin bir parçası olarak inşa edilmişlerdir. Lârende’deki medreselerin tamamında kütüphane mevcut değildi. Tespit edilebilen kütüphane Dahhak Mahallesi’ndeki Çavuşzade Cami ve Medresesi’nde idi117.

Çeşme, Şadırvan ve Havuz

Medrese kompleksi içinde öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılayacak sayıda çeşme bulunurdu118. Bazı medreselerin avlusunda ise şadırvan ve havuz yer alıyordu. Mesela Çavuşzade Zeynelabidin Medresesi’nin avlusunda antik sütunlardan yararlanılarak yapılmış bir şadırvan mevcuttu. Yine Seyit Mehmet ve Seyit Abdülkerim Efendi ile Ali Dede medreselerinin avlusunda şadırvanlar vardı. Hatuniye Medresesi ile Mevlevihane’nin avlularını aşağıda inceleneceği üzere birer havuz süslüyordu.

Ahır

Medreselerde genellikle ahır da bulunurdu. Bunlar, günümüzün otoparkı gibi düşünülebilir. Misafirlerin, medrese talebelerinin, medreselilerle münasebeti olanla­rın hayvanları buraya bağlanırdı. Karaman’da İbrahim Bey İmareti müştemilatında medrese ile beraber cami, türbe, aşevi, misafir odaları ve ahır olduğu vakfiyesinde belirtilmiştir119.

KAYNAKÇA;

1 Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, (çev. M. Sait Mutlu-Salih Tuğ), İstanbul 1980, s. 828-829.

2 Philip K. Hitti, İslâm Tarihi, II, (çev. Salih Tuğ), İstanbul 1980, s. 630.

3 Nizamülmülk, Siyasetnâme, (haz. Mehmet Altan Köymen), Ankara 1982, s. 12.

4 Yusuf Küçükdağ, “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Etkin Rol Oynayan Konyalı İlim, Fikir ve Devlet Adam­ları”, Konya Şehri, s. 124-125; Mefail Hızlı, “Kuruluşundan Osmanlılara Kadar Medreseler”, Uludağ

Üni­versitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, II/2 (1987), s. 277.

5 Lale Dönemi’nde Konya’da 31 medrese (Yusuf Küçükdağ, “Lâle Devri’nde Konya”, (SÜSBE Basılmamış Doktora Tezi), Konya 1989, s. 48-50), XVIII. yüzyılın son çeyreğinde Kayseri’de 11 medrese (Ahmet Gün­düz, “XVIII. Yüzyılın Son Çeyreğinde Kayseri (1775-1800)”, (Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Doktora Tezi), Kayseri 1998, s. 113), XIX. yüzyılın ilk yarısında Ankara’da 26 medrese bulunu­yordu. bk. Rifat Özdemir, XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Ankara, Ankara 1998, s. 56-57.

6 Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul 1993, s. 16-18.

7 Yusuf Küçükdağ-Caner Arabacı, Selçuklular ve Konya, Konya 1994, s. 271.

8 Seyyid Ebü’l-Â’lâ Mevdûdî, Selçuklular Tarihi, Ankara 1966, s. 35.

9 Yusuf Ağa Yazma Eserler Kütüphanesi, vakfiye no. 10391.

10 BOA, Karaman Ahkâm Defteri, no. 14, s. 23.

11 VAD, no. 2113, s. 333-336.

12 Fatih Devri Karaman Vakıfları, s. 25-26.

13 Babinger, aynı eser, s. 238.

14 Bu medreselerde tababet, astronomi, matematik gibi dersler gösterilmiş, Türkistan’dan getirilen

Ali Kuşçu’dan yararlanılmıştır. Bk. Mustafa Âlî, Kitâbü’t-Târih-i Künhü’l-Ahbâr, III, (haz. A. Uğur, M. Çuhadar,

İ. H. Çuhadar, A. Gül), Kayseri 1997, s. 720-721; Celâl-zâde Sâlih Çelebi, aynı eser, s. 270b, 271a; İnalcık, Klasik Dönem, s. 125; Ekmeleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna, İstanbul 1996, s. 15; Nesimi Yazıcı, “Fatih’in Yetişmesi Üzerine Bazı Değerlendirmeler”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XLIX/1 (2008), s. 3, 12.

15 Boş zamanlarını ulema ile geçirmeyi seven Fatih; çevredeki bilim insanlarını da istanbul’a getirmek için çaba sarf etmiş, onlara değer vererek sorunları ile de bizzat ilgilenmiştir. Bk. Babinger, aynı eser, s. 408-413.

16 Burhanettin el-Mergınânî ‘nin (ö. 1197) kitabıdır. Müellif, önce İmam Muhammet eş-Şeybâni’nin “el-Cami‛ü’s-Sağîr”i ile Kudûrî’nin “el-Muhtasar”’ına dayanarak “Bidâyetü’l-Mübtedî”yi yazmış fakat bunun ha­cimli ve kullanışsız olduğunu düşünerek “el-Hidâye”yi kaleme almıştır. Bk. Cengiz Kallek, “el-Hidâye”, DİA, XVII, İstanbul 1998, s. 471-472.

17 Muhammet Ekmelettin Babertî’nin (ö. 1384) Hidaye’nin şerhi olan “el-İnâye” adlı eseri “Ekmel” adı ile Os­manlı medreselerinde meşhur olmuştur. Sade bir dille kaleme alınan eserde; Ebu Hanife ve talebelerinin içtihat ve delilleri değerlendirildikten sonra diğer Hanefi âlimlerin tercihleri incelenmiş, yer yer diğer şerhler tenkit edil­miştir. Müellif aralarında Seyit Şerif Cürcânî, Bedrettin Simavî ve Molla Fenari gibi meşhur âlimlerin de bulun­duğu çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Bk. Arif Aytekin, “Bâbertî”, DİA, IV, İstanbul 1991, s. 377-378.

18 Kâtip Çelebi (ö. 1658) eserinde bu konu ile alakalı önemli tespitler yapmıştır: “Devlet-i Osmâniye evâilinden merhûm cennet-mekân Sultān Süleyman Hân zamânına gelince hikmet ile şeriʽat ilimlerini cemʽ eyleyen mu­hakkīkler iştihârda idi. Ebu’l-Feth Sultān Mehmed Hân Medâris-i Semâniyye binâ idüb kanun üzere şugl oluna deyü vakfiyesinde kayd ve Hâşiye-i Tecrîd ve Şerh-i Mevâkıf derslerin taʽyin eylemişti. Sonra gelenler bu dersler felsefiyâttır diyü kaldırub Hidâye ve Ekmel dersleri okumayı makul gördü. Yalnız ana iktisâr nâ-makul olmağla ne felsefiyât ve ne Hidâye ve Ekmel kaldı. Bununla Rum’da sûk-ı ʽilme kesâd gelüb ehli inkirâza karîb olmağla bazı kenarda Ekrâd diyarında yer yer kanun üzere şugl iden tâliblerin mübtedîleri Rûm’a gelüb azîm tafra satar oldu. Anları görüb asrımızda bazı kavâbil Hikmet tâlibi olub hakîr dahî esnâ-yı müzâkere ve müdâresede istidâd ashâbı talebeye Sokrat Elflâtun'u tergîb ittiği gibi hakâyık-ı eşyâ ʽilmi tahsîline tergîb idüb bu risâlede dahî vasiyet ve cümlesine nasîhat içün bir kaç mevâd zikr ü irâd eyledim”. Kâtip Çelebi bundan sonra aklî ilimlerin önemini örnekleriyle açık­lar. Bk. Mîzânü’l-Hak fî-İhtîyâri’l-Hak, İstanbul 1286, s. 8 vd.

19 Cahit Baltacı, XV. XVI. Asırlar Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976, s. 47; Kanunî, Süleymaniye Medresesi ile Eğitim hamlesini bir adım daha ileri götürerek Sahnıseman Medreseleri'nde olmayan ihtisas bölümlerini aç­mıştır. Tıp, Riyaziye Fakülteleri ile Darülhadis Medreseleri'ni yaptırmıştır. Bununla birlikte medreselerin kade­melendirilmesi de değiş­miş, Fatih'in beş dereceli eğitiminin üzerine ilâveler yapılıp geliştirilmiştir. Buna göre İbtidaihariç'le başlayan medrese eğiti­mi kademe kademe ilerlemektedir. Hareketihariç, İbtidaidahil, Hareketidahil, Musılaisahn, Sahnısemân, İbtidaialtmışlı, Hareketialtmışlı, Musılaisüleymaniye, Havâmisisüleymaniye, Süley­maniye ve son kademe olarak Darülhadis’le bitmektedir. Bk. Mehmet İpşirli, “Osmanlı Dönemi Medreseleri”, DİA, XXVIII, Ankara 2003, s. 330.

20 KARŞS, no. 281, s. 13.

21 BOA, Karaman Ahkâm Defteri, no. 27, s. 82.

22 BOA, C. MF, Dosya no. 57, Gömlek no. 2828.

23 Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, III, İstanbul 1311, s. 159.

24 Aydın, aynı madde, s. 245; Gülcan, Karaman Büyükleri, s. 68.

25 Mehmet Süreyya, aynı yer; Mehmet İpşirli, “Şeyhülislâm”, DİA, XXXIX, İstanbul 2010, s. 92.

26 Nişancı Mehmet Paşa, aynı yazma, s. 72b.

27 Mecdi aynı eser, s. 84-85.

28 Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârîh, II, İstanbul 1279, s. 432. Allame Beydâvî’nın tefsirine haşiye yazmış­tır. Mecdi, aynı eser, s. 120-121, 302.

29 Nişancı Mehmet Paşa, aynı yazma, s. 72b; Mecdi, aynı eser, s. 83-84.

30 Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârîh, II, İstanbul 1279, s. 456; Mustafa Âlî, Kitâbü’t-Târih-i Künhü’l-Ahbâr, II, (haz. A. Uğur, M. Çuhadar, İ. H. Çuhadar, A. Gül), Kayseri 1997, s. 395.

31 Nişancı Mehmet Paşa, aynı yazma, s. 76a.

32 Âşık Paşazâde, aynı eser, s. 121. “Hünkâr eyitti: ‘Mevlânâ Hamza, senün hatrın içün suçundan geçdim. Amma bu vilayeti ana ben verdim idi. Şimden gerü karındâşı İsa’ya verirüm’ dedi”. Bk. Mehmed Neşrî, “Kitâbı Cihan-nümâ”, II, (haz. Faik Reşit Unat-Mehmed A. Köymen), Ankara 1987, s. 619; Bazı tarihçilere göre Mevlâna Celalettin Rumî’nin torunu Ulu Arif Çelebi elçilik heyetinin başında idi. “Kabâyih-i ef’âlinden nâdim ve peşîmân olub tekrâr hulk-ı kerîm-i sultânîye i’timâden zeyl-i şefâ’at ve zarâ’ata teşebbüs ve vesîle-i karâbet nisbî ile ki halilesi hemşire-i sultân idi. Hemân mezbûre-i cerâyim-i sâbıkasından istişfâ’ içün tavassut ve hazret-i sultān-ı vilâyet-i Rûm seyyidü’l-ârifîn Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî ferzend-i ercümendlerinden olan Şeyhülislâm-ı A‛zam Ârif Çelebi’yi dermeyân eyledi”. Bk. İdris-i Bitlisi, Heşt Bihişt, II, (haz. M.Karataş, S. Kaya, Y. Baş), Ankara 2008, s. 357; Müneccimbaşı, aynı eser, s. 207. Lakin Ulu Arif Çelebi’nin (ö. 1320) yaşadığı yıllar dikkate alındığında elçi Hamza-i Karamanî olmalıdır.

33 Yusuf Küçükdağ, Vezîr-i Âzam Pîrî Mehmed Paşa, Konya 1994, s. 13, 15, 18; aynı yazar, II. Bâyezid, Yavuz ve Kanûnî Devirlerinde Cemâlî Ailesi, İstanbul 1995, s. 52; aynı yazar, “Zenbilli Ali Efendi”, DİA, XLIV, İstan­bul 2013, s. 247.

34 Cemile Tekin, “Mevlâna Hamza-i Karamanî’nin Osmanlı Bürokrasi­sine Etkisi”, Uluslararası Orta Anadolu ve Akdeniz Beylikleri Tarihi, Kültürü ve Medeniyeti Sempoz­yumu-II (Karamanoğulları Beyliği), I, Karaman (23-25 Ekim 2015), (ed. Mehmet Şeker ve arkadaşları), Konya 2016, s. 414.

35 Taşköprîzade, Eş- Şekâiku’n-Nu‛mâniyye fî-‛Ulemâi’d-Devleti’l-Osmânîyye, (yay. Ahmet Subhi Furat), İstanbul 1985, s. 458-459. Tercumesi için bk. Taşköprülüzâde, Osmanlı Bilginleri, (terc. Muharrem Tan),

İstanbul 2007, s. 331.

36 Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî, II, İstanbul 1311, s. 70.

37 Künhü’l-Ahbâr, s. 311.

38 Atâî, aynı eser, s. 533; Şemseddin Sâmi, Kāmûsu’l-A‛lâm, IV, İstanbul 1314, s. 2833.

39 Kınalızade Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu‛arâ, (haz. Aysun Sungurhan Eyduran), Ankara 2009, s. 414.

40 Adı Lârendedür o me’vânın/Merkezidür sipihr-i a‛lânun. Bk. Mevlüde Alparslan, aynı tez, s. 12-15.

41 Ali Öztürk, “XVI. Yüzyıl Halvetî Şiirinde Din Ve Tasavvuf”, ( Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ankara 2003, s. 60-62.

42 Atâî, aynı eser, s. 288-289.

43 Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, III, İstanbul 1311, s. 125.

44 Atâî, aynı eser, s. 559-560.

45 Beyânî, Tezkiret’ş-Şu’arâ, (haz. İbrahim Kutluk), Ankara 2008, s. 227; Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî, IV, s. 603; Şemseddin Sâmi, Kāmûsu’l-A‛lâm, VI, İstanbul 1314, s. 4680.

46 Künhü’l-Ahbâr, s. 318.

47 Bağdatlı Ahdî, Gülşen-i Şu’arâ, (haz. Süleyman Solmaz), Denizli 2009, s. 232-233.

48 Atâî, aynı eser, s. 645, 671, 689.

49 Şeyhî Mehmet Efendi, aynı eser, s. 341-342.

50 Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, III, İstanbul 1333/1917, s. 204-205.

51 Sibel Murat, “Lügat-ı Müşkilât-ı Eczâ Derviş Siyâhî Lârendevî (Giriş-İnceleme-Metin-Dizinler)” I, (Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı), Sakarya 2009, s. 10-11.

52 Mücahit Akkuş, “Sîyâh-i Karamanî Lârendevî’nin Mecmâ’-i Tıp Adlı Eseri, (Gramer-Metin-Söz­lük)”,(Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi), Kayseri 2008, s. 5-6.

53 Şeyhî Mehmet Efendi, Vekayiü’l-Fudalâ, II-III, (haz. Abdülkadir Özcan), İstanbul 1989, s. 187-188.

54 Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, I, İstanbul 1311, s. 401.

55 Mustafa Safâyî Efendi, Tezkire-i Safâyî-Nuhbetü’l-Âsâr Min Fevâidi’l-Eş‛âr, (haz. Pervin Çapan), Ankara 2005, s. 73-74.

56 Fatîn Davut, Hâtimetü’l-Eş‛âr, (haz. Ömer Çifçi), Ankara 2009, s. 195.

57 Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, III, İstanbul 1311, s. 491.

58 Yaşar Sarıkaya, Ebu Said el-Hâdimî-Merkez ile Taşra Arasında Bir Osmanlı Âlimi, İstanbul 2008, s. 28; Yusuf Küçükdağ, “Hadimî Medresesi’ne Dair Bir Vakfiye”, VD, S. 17 (1998), s. 84-85.

59 Mehmed Tahir, “Mevlâna Müftî Ebu Said El-Hadimî”, Osmanlı Müellifleri, I, İstanbul 1333, s. 296; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, IV/II, Ankara 1988, s. 614; Mustafa Yayla, “ Hâdimî Ebû Said”, DİA, XV, İstanbul 1997, s. 25-26.

60 Seyit Mehmet’in şehirden ayrılmasını fırsat bilen Seyit Ali oğlu Seyit Ahmet, kendi adına sahte bir berat çıkarınca usulsüzlüğün anlaşılması uzun sürmemiş, Seyit Mehmet 15 Rebiyülevvel 1228/9 Mart 1716 tarihinde beratla eski görevine iade edilmiştir (VAD, no. 569, s. 11). Öyle ise Seyit Mehmet, Hadim’e bu tarihten birkaç yıl öne 1714-1715 tarihlerinde Ebu Sait Mehmet Hadimî’nin babası Mustafa Efendi’nin müderris olduğu dönemde gitmiştir.

61 KARŞS, no. 293, s. 423; VAD, no. 561, s. 21.

62 VAD, no. 558, s. 171.

63 Konyalı, Karaman Tarihi, s. 258, 288.

64 Fatîn Davut, Hâtimetü’l-Eş‛âr, (haz. Ömer Çifçi), Ankara 2009, s. 404.

65 VAD, no. 559, s. 3.

66 İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988, s. 179 vd; Caner Arabacı, Osmanlı Dönemi Konya Medreseleri 1900-1924, Konya 1998, s. 27; Mehmet İpşirli, “İlmiye”, DİA, XXII, İstanbul 2000, s. 143.

67 BOA, Karaman Ahkâm Defteri, no. 18, s. 154.

68 BOA, Karaman Ahkâm Defteri, no. 8, s. 192.

69 Melek Hatun Vakfı’nın mütevellisi Ali oğlu Seyit Hacı Mustafa; Lârende Mutasarrıfı ile karşılaştığı sorunla­rın çözümü için çaba sarf etmiştir. BOA, Karaman Ahkâm Defteri, no. 27, s. 82.

70 BOA, Karaman Ahkâm Defteri, no. 7, s. 14; VAD, no. 569, s. 9.

71 BOA, C. MF, Dosya no. 95, Gömlek no. 4737; Dosya no. 73, Gömlek no. 3645.

72 KARŞS, no. 297, s. 227.

73 Uzunçarşılı, aynı eser, s. 45; Hasan Akgündüz, Klasik Dönem Osmanlı Medrese Sistemi Amaç- İşleyiş Yapı, İstanbul 1997, s. 460.

74 Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası Celalî İsyanları, Ankara 1975, s. 154.

75 Mevalizade kanununun çıkartılıp ulema sınıfının imtiyazları yasal hale getirildikten sonra ayrıcalıklar yaygın­laşmış; “ulema ailelelerin” birbiri ile yaptığı evlilikler bunların gücünü daha da artırmış, bu ailelerin bazıları medreselerin kaldırılmasına kadar aktif görevde bulunmuştur. Söz konusu ailelerin belli başlıları şunlardır: Fena­rizadeler, Ebusuûdzadeler, Çivizadeler, Kınalızadeler, Müeyyedzadeler, Taşköprülüzadeler, Hoca Sadeddinzade­ler, Bostanzadeler, Zekeriyyazadeler, Dürrizadeler, Paşmakçızadeler, Arabzadeler, Feyzullahzadeler, İvazpaşaza­deler, Ebuishakzadeler. Bk. İpşirli, aynı madde, s. 142.

76 İlmiye ve diğer kamu düzeninde gerilemenin sebeplerini Koçi Bey’den önce Kitâb-i Müs­tetâb müellifi tespit edmiştir. Bk. Kitâb-i Müstetâb, Osmanlı Devlet Düzenine Ait Metinler, I, (haz. Yaşar Yücel), Ankara 1983, s. 23. Ömer Akdağ, Ana Hatlarıyla Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk İnkılâbı, Konya 2007, s. 59.

77 Naimâ, Târîh, IV, s. 244.

78 Târih-i Selânikî, İstanbul 1281, s. 111.

79 Küçük yaşta verilen ayrıcalıklı mansıblar ilmiye sınıfını olumsuz etkilediği gibi devletin diğer kurumlarının da hızla bozulmasına sebep olmuştur. III. Mehmet, “dünyada doğru sözlü kimse bulamadım” diyerek Şeyhülislam Bostanzade ve ulemadan Mevlâna Sadettin’in küçük yaştaki yakınlarına yap­tıkları iltimaslardan rahatsız olmuştur. Bk. Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü’l-Ahbâr, I, (haz. Faris Çerçi), Kayseri 2000, s. 133-134.

80 VAD, no. 569, s. 11.

81 BOA, Karaman Ahkâm Defteri, no. 28, s. 82.

82 VAD, no. 569, s. 11.

83 VAD, no. 558, s. 171.

84 Hasan Akgündüz, “Teşkilât ve İdare Bakımından Osmanlı Medrese Sistemi (Klasik Dönem)”, (SÜSBE Yayın­lanmamış Doktora Tezi), Konya 1989, s. 160.

85 Çadırcı, aynı eser, s. 97.

86 KARŞS, no. 289, s. 70.

87 Koçi Bey, Koçi Bey Risâlesi, (haz. Zuhuri Danısman), İstanbul 1972, s. 21-22; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988, s. 21; İlhan Tekeli-Selim İlkin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Dönüşümü, Ankara 1993, s. 17; M. Zeki Pakalın, “Molla”, Tarih Terimleri, II, s. 549.

88 Mustafa Bilge, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984, s. 22-23.

89 İpşirli, aynı madde, s. 185-186.

90 Baltacı, aynı eser, s. 43.

91 Mefail Hızlı, “Osmanlı Medreselerinde Okutulan Dersler ve Eserler”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XVII/1 (2008), s. 35.

92 Uzunçarşılı, aynı eser, s. 20, 39.

93 BOA, C. MF, Dosya no. 97, Gömlek no. 4847.

94 BOA, İE. EV, Dosya no. 45, Gömlek no. 5136.

95 VAD, no. 578, s. 215.

96 KARŞS, no. 286, s. 10.

97 KARŞS, no. 288, s. 110.

98 KŞS, no. 144, s. 46.

99 Mehmet İpşirli, “Cer”, DİA, VII, İstanbul 1993, s. 388-389.

100 Baltacı, aynı eser, s. 38-39-40.

101 Arabacı, aynı eser, s. 74.

102 KARŞS, no. 332, s. 32.

103 KARŞS, no. 286, s. 10.

104 VAD, no. 578, s. 215.

105 VAD, no. 484, s. 458.

106 Cemil Akpınar, “İcâzet”, DİA, XXI, İstanbul 2000, s. 393, 399.

107 Oktay Aslanapa, Türk Sanatı II. Anadolu Selçuklularından Beylikler Devrinin Sonuna Kadar, İstanbul 1973, s. 81.

108 Aptullah Kuran, Anadolu Medreseleri, I, Ankara 1969, s. 1.

109 KARŞS, no. 292, s. 116; VAD, no. 563, s. 5; no. 569, s. 14, 16.

110 VAD, no. 578, s. 215.

111 Yekta Demiralp, “Erken Dönem Osmanlı Medreseleri (1300-1500)”, (Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensti­tüsü Basılmamış Doktora Tezi), İzmir 1997, s. 197.

112 VAD, no. 578, s. 215.

113 Sapancalı, Ahval-i İctimaiyye, s. 42-43.

114 Arabacı, aynı eser, s. 106.

115 KARŞS, no. 280, s. 14.

116 Arabacı, aynı yer.

117 VAD, no. 484, s. 458.

118 VAD, no. 558, s. 167; no. 560, s. 147, 154; no. 561, s. 4; VAD, no. 1155, s. 3.

119 VAD, no. 2113, s. 336.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İbrahim Hakkı Akman - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Karamandan.com Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Karamandan.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Karamandan.com editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Karamandan.com değil haberi geçen ajanstır.


Karaman'da suyu, yolu ve yayla havası olan arazi satılık

Karaman'a 25 kilometre uzaklıkta, yolu ve suyu olan 15 bin metrekare arazi sahibinden satılık.  Karaman'a 25 kilometre uzaklıkta, Pınarbaşı köyüne 5...

Karaman Merkezde Satılık Dükkanlar

Karaman Merkezde Satılık Dükkanlar Karaman Aktekke Meydanında satılık iki dükkan. Karaman merkez Aktekke Cami karşısı, 1. İstasyon ve İsmet Paşa cad...

Torna ve kaynak personeli aranıyor

Karaman Organize Sanayi Bölgesi firmalarından Toprakçılar Makina San. ve Tic. Ltd. Şti. bünyesinde çalışmak üzere torna ve kaynakçı personel aranıyor....

0338 224 12 63

Grafik Tasarımcı aranıyor

Meslek lisesi grafik tasarım, grafik tasarım ön lisans veya lisans bölümlerinden mezun, - Tercihen 2 yıl tecrübeli, - Portfolio Sunabilecek, - Adobe...

DİJİBİZ YAZILIM TEKNOLOJİLERİ A.Ş

Satılık Villa Arsası

Karaman Elmaşehir Mahallesi Çarşamba Pazarı ve Lütfi Elvan Kongre Merkezi yakınında bulunan villa arazisi satılıktır. 1250 m2 olan arazinin altyapı s...

0531 849 20 52 İBRAHİM KARAMAN

Flemenkçe öğretmeni aranıyor

Karaman'da faaliyet gösteren bir yabancı dil eğitim kurumunca istihdam edilmek üzere Flemenkçe öğretmeni aranıyor. 

+90 554 753 82 87

Üniversite karşısında satılık arsa ve spor tesisi

Karaman'ın yatırıma en uygun bölgelerinden birisi olan üniversite bölgesindeki arsa, spor tesisi ve halı saha satılıktır. Toplam tapu alanının 48 bin...

0 546 662 03 05

Sahibinden Satılık Bahçe!

Boyalı Köyü Koroşözü mevkisi bulunan 9 dönüm ceviz behçesi ile 6 dönüm tarlamız satılıktır. İçerisinde 370 adet chandler ve fernor ceviz ile 30 adet...

0 505 691 80 19

LÜKS VİLLA-KALİTELİ MİMARİ VE FULL AKILLI EV SİSTEMİ- ÖZEL HAVUZLU- KENDİNİZİ ŞIMARTIN..

0(533) 894 81 64 OTTAVİA KUSADASİ

Vasıflı vasıfsız personel alınacak

Karaman'da faaliyet gösteren Desobsan Elktronik Soba Sanayi'de çalıştırılmak üzere vasıflı vasıfsız personeller ve kaynakçılar alınacaktır. Müracaatl...

0 (543) 382 67 59 DESOBSAN ELKTRONİK SOBA

Karaman Markaları

Karamandan.com, Karaman ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 765 24 01
Reklam bilgi

Anket Fiyatlar neden sürekli yükseliyor?