Karadağ’ın Gizemli Tarihi

Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgârlarım vardır.
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.

Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları.
Göğe yakındır başları,
Benim meskenim dağlardır.

Sabahattin Ali’nin ‘Dağlar’ şiirinden alıntıladım. Meraklısı tamamını bulup okusun. (Şiiri, ömrünün son yıllarını Kaz Dağlarında geçiren Tuncel Kurtiz’den, şarkısını Sezen Aksu’dan dinlemenizi öneririm.)

Karaman’da Bundan Daha Güzel İsme Sahip Bir Yer Var mı?” başlıklı yazımda, Binbir Kilise’nin bu adı nasıl aldığının öyküsünü anlattım. Binbir Kilise, Karadağ’ın eteklerindedir. Karadağ’da doğmuş, ömrünü Karadağ’da idame ettirmiş, şimdi felçli bir hasta halinde yoğun bakımda akıbetini yine Karadağ eteklerinde beklemektedir. Binbir Kilise, Karadağ’ın son çocuğudur. Oysa önce analara sonra çocuklara yer verilir. Bu öncelik saygının ve geleneğin gereğidir. Bu nedenle Binbir Kilise’nin gizemine ara verip Karadağ’ı kısaca tanıtmaya çalışacağım. (Beş yıl önce bir başka yerde yayımlanan Karadağ yazımı güncelleyerek paylaşıyorum.)

Kusur Yalnız Gezmez

“Bir dağın eteklerinde doğdum. Dağ, sadece dağdı. Anadolu’nun uçsuz bucaksız steplerinin ortasında kapkara bir kütleydi. Karaman Ovası’na gözcülük yapan bir Türkmen yiğidi gibi suskun bir dağdı. On sekizime kadar her gün bu dağı gördüm.

Not aldığım, düzenlenmeyi ve defterler arasından ayıklanmayı bekleyen öyle çok yazım var ki! Aramaya ve yazmaya üşeniyorum. Karadağ’ı anlatmaya çalıştığım yazı da bu notlarımın arasında bulduklarımdan. Hiçbir kusur tek başına olmaz. Benim kusurlarımdan biri de dağınıklığımdır. Bu yüzden eski yazılarımı, fotoğraflarımı, notlarımı şıppadak bulamam.

Fotoğraf: İbrahim Küçük

Karadağ’ı; çocukluğumun zirvesini, kafamdaki büyük kavramının belirleyicisini, beni panikleten, korkudan titreten Sicilya’daki Etna Dağı yakınlarında yazmıştım. Yaz mevsiminin uzun gecelerinden birinde, eski defterleri karıştırırken Katanya (Sicilya’da, mafyanın doğduğu şehir) Günlüklerim elime geçti. İtalya’nın ünlü yanardağı Etna eteklerinde gezerken, sık sık Karadağ’ı hatırladığımı ve Etna ile Karadağ’ı karşılaştırdığımı not düşmüşüm. Notlarımdan ayıkladığım cümleler şunlardı:

“Palermo’ya uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra geldim. Palermo, İtalya’nın güneyinde tarihi bir şehir. Otonom yönetime sahip olan Sicilya ve Palermo’nun başkentidir. Şehir, 2700 yıllık tarihi dokuya sahip. Kültür, mimari ve gastronomi turizmi ile öne çıkmıştır. Mafya’nın doğduğu topraklar olarak tanınmış. Yol arkadaşım ve rehberim, çalıştığım kurumun Roma temsilcisi, iyi gazeteci, iyi edebiyatçı, İtalya’da teoloji yüksek lisansı yapan, bunların ötesinde iyi bir dost Vatikan Büyükelçimiz Lütfullah Göktaş’tı. Bana Vatikan’ı da değerli insan Lütfullah Göktaş gezdirmiş, tercümanlığımı yapmıştı.


► KARADAĞ I YAZITI | Karaman Müzesi Duvarında Bulunan Mülajı

Kasabanın en tepe noktasında bir butik otelde konakladım. Yeşillikler içindeki küçük havuz göz kırptı ve beni ayarttı. Odama eşyaları yerleştirmeden mayomu giyip havuza indim. Hafif esintili bir Akdeniz havası… Otel sakin, havuz boş… Tombul bulutlar, kendilerinden umulmayacak kadar hareketli. Su serin ve yorgunluğa en iyi çare. Sırtüstü uzandım, güya yüzüyorum. Aslında dinleniyorum ve Akdeniz’in, İtalya’nın, bulunduğum ortamın keyfini çıkarıyorum. Karşımda Etna; başı dumanlı.

Etna Yanardağı

Palermo’ya, AB üyesi ülkelerle Akdeniz ülkelerinin haber ajansları ve Avrupa’nın bazı üniversitelerinin proje ortağı olduğu bir çalıştay için geldim. Avrupa Birliği’nin finanse ettiği bir proje: ‘Doğal afetlerde medyanın haber alma ve haber paylaşma yöntemleri üzerine ortak eylem planı’ oluşturacağız. Toplantıda, Türkiye’ye büyük dram yaşatan depremleri ve orman yangınlarını anlatacağım.

Bedenim serin suda, ruhum gâh bulutların üstünde gâh Etna’nın zirvesinde. Rehavet içinde dinginlik. Bulutlar, rüzgârın iteklemesiyle hareketli. Bir çizgi doğrultusunda gidiyor. O da ne? Etna’nın üstünde bulut sandığım duman yukarıya doğru hareket ediyor. Yol yorgunluğuna yoruyorum. Gözlerim Etna’nın doruğunda. Ve, gördüğüm bulut değil, dağın zirvesinden çıkan duman. Etna’nın bacası tütüyor. Kalbimin ritmi hızlanıyor.

Etna Gerçekten Tütüyor

Panikle havuzdan çıkıyorum. Vücudumdaki suları akıta akıta resepsiyona giriyorum. Resepsiyonda kimse yok. Lütfullah Göktaş’ı odasından arıyorum. Geliyorum, diyor, bir dakika geçmeden yanımda. Etna tütüyor, diyorum. Gülüyor, cahilliğimi yüzüme vurmuyor. Sakin, devam ediyor: Zaman zaman tüter. Faal yanardağlardan. Tam fotoğraflık görüntü. Ardından, “havuz nasıldı?” diye soruyor.

Her şey çok güzel; Etna, tüten zirve, bulutlar, havuz, havuzun suyu, heyecanım, panik halim ve uzaktan da olsa çektiğim onlarca kare Etna fotoğrafı. Hayat güzel, yeni bir şey duymak, Etna’nın faal dağ olduğunu öğrenmek daha güzel.

Etna’da Köylerimizi Düşündüm

İlk aşk gibidir, ilk gördüğümüz her nesne. İlk gördüğümüz dağ, orman, deniz, ova ne varsa hafıza onları unutulmazlar arasında saklıyor. Benim de öyle oldu. Etna’yı seyrederken aklıma gelen Karadağ, toplantı sonraki gezimizde beni doğduğum köye götürdü. Etna’nın kraterlerine kadar çıktık. Lav katmanlarındaki tropik bahçe görüntülerini hayretle izledik. Onlarca farklı bitki türünün kapkara lavların arasında, rengarenk çiçek açtıklarını gördük.

Beni en çok etkileyen, Etna’nın eteklerindeki evler, daha doğrusu villalar oldu. Kara taşın mimaride estetik bir malzeme olabileceğini Etna’da gördüm ve hayran kaldım. Siyah, asil renk. Bu, benim yargımdır. Kabe ile karşı karşıya kaldığımda bende oluşan ilk duygudur. Etna’daki evleri görünce siyahın asaletinin ve mimariye kattığı estetiğin tartışılamayacağına kanaat getirdim.

Başka renk yok! Evler, duvarlar, merdivenler, tüm mimari yapılarda, bölgenin kapkara taşı kullanılmış. Kara kara evlerden yeşillikler coşmuş, dört bir yana saçılıyor. Onlarca çiçek çeşidi ve kara taşların üstünde adeta renkler sergisi açılmış. Kara taşın, renklerin görünürlüğünü artırıp çoğalttığını da bana Etna öğretiyor.


► 1826 (Laborde, s:200

Mukayese, yani karşılaştırma, sağlıklı zihinlere has özelliktir. Tembellere göre değil. Zihnim, Karadağ ile Etna arasında mekik dokudu. Karadağ’ın eteğindeki yerleşimler, başta benim köyüm olmak üzere, çevresindeki köyler gözümün önüne geldi. Tabiat adil, tabiat cömert. Tabiattan yararlanma tarzında bir sorun olmalı. Çevresindeki mahrumiyetten, üretim biçiminden, yaşam kalitesinden Karadağ sorumlu değil.

Kılbasan, Kisecik, Dinek, Üçkuyular, Eminler, Çiğdemli, Demiryurt, Çoğlu, Kaşoba, İslihisar Karadağ’ın en yakın yerleşimleri. Burunoba, Ortaoba, Eğilmez, Ekinözü, Süleymanhacı, Yuvatepe gibi çok sayıda köy ise Karadağ’a komşu. Bu köylerin hiç birinde Karadağ’ın taşı kullanılarak yapılmış ev görmedim. Çocukluğumda, dağdan taş toplanır, bostan tarlalarının sınırlarında ve yeni yapılacak evlerin bahçe duvarlarında kullanılırdı. Yine çocukluğumdan hatırladığım dağın eteklerindeki bağlardan bugün eser yok. (Madenşehri’nde bağcılık ve bahçecilik yapan fedakar insanlarımıza saygılarımı sunuyorum. Lavanta ekimini ve projeleri ayrıca anlatacağım.)

Karadağ’ın zirvesinin yüksekliği 2271 metre, Etna yaklaşık bin metre daha yüksek. Karadağ’da kesilmekten kurtulan ve günümüzde korunan meşe, ardıç, yabani badem, alıç ağaçları ile geven, yavşan (Pelin), kekik, sütleğen, sığır kuyruğu, oğul otu (Melisa), kantaron var. Etna’da ormanlık alanlar ve çeşitli bitkiler gördüm. İsimlerini bilmiyorum. Bildiğim, her yerde bağ, mimoza ve portakal ağaçlarının olduğu…

Karadağ’ın yılkı atları ve yaban koyunları, Binbir Kilise’nin enkazı, sarnıçları ve Bizans kalıntıları var.Kim merak edip gitmiştir? Etna turist kaynıyor. Karadağ Anadolu, Etna Akdeniz kokar. Allah adildir. Her yere bir değer sunar. Taş da nimettir. İş odur ki, taşın, nimet olduğunun bilincine varalım, kıymetini bilelim. Evimde, Etna’nın tepelerinden alıp çantama attığım çakıl taşı büyüklüğünde bir lav parçası ile baykuş koleksiyonuma dahil ettiğim lavdan yontulmuş iki adet baykuş objem var. Hatırası çok olan Karadağ’dan bir nesnem bile yok.

Karadağ’ı gören, Karadağ’a çıkan, Karadağ eteklerinde yaşayan binlerce kişi bu diyardan gelip geçti. Bir öğretmen, bir ressam, bir şair, bir yazar Karadağ’a selam vermemişse günahı Karaman’ın boynuna. Karadağ’a hakkını vermeyen yöneticilere lafım yok. Karadağ’daki yollardan kimin haberi var? Kim el atacak? Özel İdare İsmail Hacı Tekkesi’nin birkaç kilometrelik yolunu bile asfaltlamadı. Ova köylerinin insanları isteyemez, bağırıp çağıramaz, sessizdirler. Maalesef, artık ağlamayana mama yok. Bu genel kural.

Karaman’da, rüya gibi, geniş bahçeli, kalabalık bir ailenin yaşadığı ahşap evimizin kuzeye bakan tek penceresi vardı. O pencere, salonumuzda Karadağ’ın zirvesinin yakın çekim panosu gibi dururdu. Nereden ve hangi açıdan bakarsanız, o pencerede görünen yalnızca Karadağ’ın doruğu olurdu. Karlı, dumanlı, daha çok açık doruk... O zirve babam için meteorolojik veri istasyonuydu. Her sabah erken saatlerde pencereden bakar, zirveyi bulutlu ve kararmış görürse yüzü güler, rahmet geliyor, derdi. Bu söz hepimiz için mutluluk kaynağıydı. Çiftçiydik ve yağmur bizler için rahmetten başka şey olamazdı.

Babamı, yaşıtları Dağlı’nın Ali olarak tanırdı. Dağlılığı, Karadağ’dan değil, Orta Toroslar’ın Çetmi adlı bir güzel yöresinden Kılbasan’a gelin gelen babaannemdendi. Yaşamı cazip kılan, inandığımız çizgiden yürümektir, sevdiğimiz işi yapmaktır. Karadağ’ı yazıyorum ve sevdiğim bir işi yapmanın tadına varıyorum. Ben gazeteci, gözlemci ve gezginim. Karadağ’ın bitki örtüsünü, topoğrafyasını, tarihini uzmanlarına bıraktım. Benim Karadağ’ı anlatma tarzım bu.

Karadağ, sırtımızı dayadığımız, gözümüzü alamadığımız bir güzelliktir. Karadağ, bozkırın ortasına dikilmiş devasa anıttır. Ovaya gözcülük yapan Türkmen yiğitlerinin başıdır. Obadır, yurttur. Göklerin bozkıra armağanıdır. Kurtların, kuzuların, atların, otların, sarnıçların, yazıtların kucağıdır. Karnı deşilen, kanserli hücreler gibi giderek vücuduna yayılan kum ocaklarının sancısıyla kıvranan hastamızdır. Meralarına göz dikilmiş servetimizdir. Karadağ, Karaman’dır.

Karadağ’ın leziz koyun yoğurduna, koyun peynirine, çiçek kokulu balına, yumuşacık etine, dağ armuduna ve arkadaşım Esat Aköz’’ün, kaynarken kazanın başında bekleyip Ankara’ya getirdiği ve ilk kez bu yıl tattığım Madenşehri pekmezine yer kalmadı. Palermo’da yediğim deniz ürünlerinin, mantarlı pizzaların, kekik kokulu, bol mozzarellalı spagettilerin, binbir soslu makarnaların yerine, tercih hakkım olsaydı, Karadağ eteklerinden toplanan domalanla hazırlanmış, bol domatesli soteyi seçerdim. Yanında sadece taze koyun yoğurdu olmasını isterdim.”

Grafik çalışmalarına hayran kaldığım Ethem Büyükköse, Binbir Kilise yazımı okumuş. Bana bir görsel gönderdi. Bir film afişi. Kendisi hazırlamış. Hollywood’un milyon dolarlık bütçelerle çevirdiği filmlerin afişlerine benziyor. “Kadim Sır / Karadağ’ın Gizemli Tarihi” yazılı bir afiş. Bir proje sunumu için hazırlamış. Projeyi de kendisini yürütüyormuş.

Ben heyecanlıyım, o benden heyecanlı. Senaryoyu Ethem Büyükköse’nin ağabeyi Hasan Büyükköse yazmış. Hasan Büyükköse, edebiyat öğretmeniymiş ve “Yerle Gök Arasında Çok Hikaye Var” adlı bir hikaye kitabı yayınlamış. Bana senaryoyla ilgili iletiler gönderdi. Bunları daha sonra yazacağım. Ethem Büyükköse’nin ifadesiyle, Binbir Kilise’yi anlattığım giriş yazımla, filmin senaryosu yüzde yüz örtüşüyormuş. Projeyle ilgili bir hayli mesafe alınmış. Muhtemelen çekimler yapılacak ve bir dijital platformda “Karadağ’ın Gizemli Tarihi”ni izleyeceğiz.

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Destan adlı dizinin ve birçok filmin danışmanlığını da yapan Göktürkler başta olmak üzere Türk tarihi konusunda günümüzün en yetkin isimlerdendir. Ahmet Hoca, Türk Dil Bayramı etkinlikleri kapsamında Karaman’a davet edilen konuşmacılardan biriydi. Ancak yeterince duyuru yapılamaması veya kimseye haber verilmemesi nedeniyle koca salonda 30 kişiye konuşmak zorunda kalmıştı. Ahmet Taşağıl, daha önce de Karaman’a gelmiş, konferans vereceği salonu binlerce kişi doldurmuştu. Bir iletişim kazası olduğu ortada. KMÜ’nün tarih bölümü kimsenin aklına gelmemiş. Burada değerli hocalar görev yapıyor. Bölümde yüzlerce öğrenci var. KMÜ müdürünü davet etmemek için titizlik gösterilmiş. Programlardan bu sonucu çıkarabiliyorum. Malum, geçen yıl Yunus Emre adına yapılan etkinliklerde Namık Ak, başroldeydi.

Ya kardeşim, anladık! Hak vermiyor değilim. Namık Ak’ı kimse davet etmek istemiyor. Siz de öyle yaptınız. İyi yaptınız. Teşekkür ederim. Tavır koyan herkese gönülden teşekkür ederim. Karaman’ın onurlu yüzünü gösterdiğinizi düşünüyorum. Ama atladığınız çok önemli bir konu var; KMÜ’nün tarih bölümünü nasıl atlarsınız. Akademisyenleri davet edip, plaketi de bir profesöre verdirmeyi neden akıl etmediniz? Çok şık olmaz mıydı? Her plaketi illa sizden biri mi verecek? Yazık! Çok yazık! Çam devirmek buna denir. Bir güzellik yapmak isterken, işi berbat etmek bu olsa gerek.

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl Hoca iyi ki davet edilmiş. Hoca, daha önce Ermenek bölgesini gezmiş. Hatırlarsınız, İlber Ortaylı da, Ermenek üzerine bilgi sahibini olduğunu belirtip, Ermenek’i gezdiğini söylemişti. Taşağıl Hoca’ya bu kez merkez Karaman turu yaptırılmış. Karadağ’a çıkmış. Yolu geçit vermeyen, iki aracın yan yana geçemeyeceği, yağışlarla bozulan yoldan gitmişler. Ahmet Taşağıl Hoca, Karadağ’dan Karaman’a bakmış, ovanın uçsuz bucaksız manzarasına vurulmuş, ağzı açık kalmış, hayretten gözleri fal taşı gibi olmuş. Derin bir “Ahhhh!” çekmiş.

“Danışmanlığını yaptığım dizi Beykoz ormanlarında çekiliyor” diye hayıflanmış. Sonra yeniden Karaman ovasına bakmış, “Tarihi dizilerin mekânı ormanlar değil, bozkırdır. Ormanda tarihi dizi mi olur? Şu bozkırın güzelliğine bakar mısınz?” demiş. İnşallah gerçekleşirse, hoca danışmanlığını yaptığı tarihi dizi filmlerin çekimleri için Karaman’ın çok uygun olduğunu belirterek, bu düşüncesini yapımcılara ileteceğini ifade etmiş.

İhsan Süreyya Sırma Karaman'da | Fotoğraf: Şadan Sezgin

Hiçbir emek boşa gitmez. Emek kutsaldır. Ahmet Taşağıl hocayı dinlemeye kimse gelmemiş bile olsa, davet edilmesi asla boşa gitmemiştir. Ahmet Hoca, Karadağ’dan gördüğü bozkır manzarasını bir daha unutmayacaktır. Tıpkı Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma hocam gibi. Türkiye’nin seyyah ve gurmelerinden biri olan İhsan Süreyya Hocam, Karadağ’a vurulmuştu. Bunu da son kitabında yazmıştı.

Ah! Sevgili okurlar. Bir de biz bilsek Karaman’ın, Karadağ’ın, bozkırın, tarihimizin kıymetini… Ah! Bir sahip çıkabilsek değerlerimize… Şişinerek, övünerek, cahilce değil. İcraatla, bilgiyle, yazıyla, filmle, tanıtımla. Binbir Kilise’ye devam edeceğiz inşaallah.

Ahmet Tek

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ahmet Tek - Mesaj Gönder --- Okunma



Karaman Markaları

Karamandan.com, Karaman ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 765 24 01
Reklam bilgi

Anket Fiyatlar neden sürekli yükseliyor?