Temiz Hikâye | Karamandan.com - | Karaman Haber

Temiz Hikâye | Karamandan.com - | Karaman Haber

24 Temmuz 2017 Pazartesi
Temiz Hikâye

Dünya çok hızlı değişiyor, şimdiki durumlar ve yaşam tarzı yarınkiler tarafından yaşanmayabilir ama beğenilmemesi ve burun kıvırılması soysuzluktur, diye ilave etti.

Çocuk fazla konuşmazdı, içine kapalıydı, arzularına düşkündü ama çoğunu utancından bastırıyordu. Kendisine gülünmesinden korkardı hatta beğenilmemekten gocunurdu.

Öğretmeninin dediğini tutmaya karar verdi, ama yazdıklarını hiç kimseye açmadı, yıllar sonra defterindekini bilgisayara dökmeye başladı.   

Senin sürüye saydığın insanlar ya askerdirler ya da asker üreten analardır. 
Ah o analar, Anadolu anaları, sizin için ne yazılsa, ne söylense azdır. 

O Anadolu analarını düşündükçe anası geldi aklına, o garip anası, o kanayaklı anası. Onun hakkında bir roman bile yazabileceğini düşünürdü hep, ama yokluk burada da önüne engeller koymuştu. 
… 

Hiç değişmemişti anasından ne gördüyse o durumdaydı hâlâ. Giyimi, kuşamı, yeme içme kültürü ve adabı hiç değişmemişti. Konuşmaları, o köylü dili ağzı ve lehçesi hiç bozulmamıştı. 

Anasından doğduğu gibi duruyordu, bu tür insanlara ümmi denirdi yani anasından doğduğu gibi saf temiz etkilenmemiş ve okuma yazma öğrenmemiş. O da öyleydi ilkokullar mecbur olmak üzereyken yaştan yırtmıştı. Bir de o sıralarda kız çocuklarının okuması ikinci planda sayılırdı. 

Kızlar çabuk gelişirdi ya, 15’ini bulan kızlar evde fazla beklemeden ya kaçarak ya da düğünle evlenirlerdi. Zaten okul da yoktu, onun zamanında ilk mektepler yeni açılmaya başlanmıştı, şehirde de ancak bir rüştiye bulunurdu. 

Karakaşlarının üzerinde bir perçem kara saçını hiç örtmezdi, o daima kızlığında boncuklu tülbendinin, gelinliğinde de kara yazmasının dışında kalırdı. Boya, oje, cila, makyaj nedir bilmezdi. Dedik ya anadan doğma duruyordu.  

Gördüğü yakınlarına “gülüm nöğürün” diye seslenirdi. Bu gülüm kelimesini kullanan mahallede nesli tükenmek üzere olanlardan birisiydi. Ama onun ağzına yakışıyordu, çünkü riyasız gösterişsizdi, içten söylerdi.  

Üstünde bir boydan zıbını vardı, onun üstüne de darabulus kuşanırdı, aslında darabulus son demlerini yaşıyordu ama o hala beline dolardı. İçinde tek tahta dolabının gorası ve tarhana ceviz olur, çocukları sevindirirdi. 

Yoldan geçen çocuklara ceviz tarhana veren veya çağırıp saçını okşayarak sevindiren onun gibisi azdı. Akrabalarını severdi, arayacak soracak telefonu olmasa da gördüğünde onun ecirini çıkarır defalarca sarılır öperdi. 

Bağa bahçeye elinde bir sepetle giderdi, evleklere suyu salmadan sepete bostan, kelek, üzüm ne olduysa birer ikişer kordu, sonra avarları sular sepeti omuzuna alır eve dönmek üzere yola düşerdi. 

Yolda önüne geçen çocuklara sepetindekilerden verirdi. Alan çocukları gören başka çocuklar da sıraya dizilirler “Sultan aba bana da bana da” dedikçe o sepetinden ne varsa ikram eder hepsini sevindirirdi, çoğu defa sepeti boş olarak eve dönerdi. 

Biri sarı diğeri kara iki ineği vardı. Bir de boz eşeği. Eşeğiyle yayla sehil koştururken yüklerini taşır, inekleriyle de hem çifti sürer hem de onlardan süt sağardı. Kara ve sarı inek tüm bahçelerini ve tarlalarını bilirlerdi, salıversen ve ardından: hadi doğru “Aşşa bağçaya” dedin mi orayı bulurlardı. 

Sultan 17 yaşında köyünden birisiyle evlenmişti. Adamı ne görmüş ne tanımıştı. Anasının babasının oluruyla gerçekleşen bu ilk evliliği başarısızlıkla sonuçlandı. Çocukları olmadan ayrıldılar. 

Artık o bir duldu. Dul kadınların en zor yaşayabildiği bir ortamdaydı. Her an her laf edilebilir namusuna halel gelebilirdi. Ebeveyni ilk isteyen dul bir adama yeniden verdiler. Adamı hiç araştırmamışlardı sadece amaçları bir laf çıkmadan, ailelerine bir leke sürülmeden kızlarını evermekti. 

Anadolu toplumunda, ataerkil cemiyetlerde kız en tehlikeli varlıktı bu nedenle onu kazasız belasız en kısa zamanda baştan savmak gerekirdi aksi halde toplum içinde şapkası öne eğik gezmenin imkânı yoktu. Nitekim Arapların cahiliyet devrinde kızlarını toprağa gömme hadiselerinin bir sebebinin de bu olduğu söylenmekteydi. 

Bu evlilik de başarısızlıkla sonuçlanmış tekrar baba evine dönmüştü Sultan. İki erkek iki kız kardeşinin birer ikişer çocukları olmuştu. Üstelik kız kardeşleri kendisinden küçüklerdi. Onlara ibretle ve severek bakıyordu. Çocukluğundan beri hiç ihmal etmediği beş vaktin ardından öyle sıra sıra çocukları olmasını hayırlı bir evlilik yapmasını yüce yaratandan dilemeye başlamıştı.  

Bir erte gecesiydi, kadir gecesi olmalı, bütün duaların kabul edileceğinin müjdelendiği bir gece. Sultan seher vakti kalkarak ağlaya ağlaya şu duayı yapmaya başladı. 

“Ey güzel ırabbım! Vermeye gücü yetmekse o sadece sende var, istediğin duaları istediğin gecenin istenen vaktinde yapıyorum: bana da hayırlı evlatlar ihsan eyle, hayırlı bir eş nasip et!

Ey güzel ırabbım! Yüzü yunmadık evlat şerrinden, Şeytan şeririnden, kahpe avrat şerrinden ve puşt oğlan şerrinden sana sığınırım.” 

Babasını küçük yaşta kaybeden Hüseyin üç kız dört erkek kardeşlerden en küçüğüydü. Bütün ağalarının ve ablalarının çocukları olmuştu. O da mutlu bir yuva kurmak istiyordu. 

İlk olarak 25 yaşlarında askerden döndüğünde bir kızla evlenmiş ancak bu yeni gelin 40 gün geçtikten sonra aniden vefat etmişti. 

Aradan iki yıl geçtikten sonra etrafının etkisinde kalarak o sene yaylada bir kızı kaçırmaya karar verdiklerinde yıl 1943’tü. Aslında kızın isteği yoktu ama Hüseyin’i kız gönüllü diyerek kandırmışlardı. 

Kızın istememesi üzerine mahkemece 7 yıla mahkûm edilen Hüseyin, en büyük abisi Ahmet başta olmak üzere bütün kardeşlerinin katkılarıyla ve kızın ailesinin de davadan vazgeçmeleriyle uzun süre hapis yatmaktan kurtulmuştu. Buna rağmen bu ikinci evlilik de başlamadan bitmişti. 

Bu kısa hapis hayatı Hüseyin’e çok büyük dersler vermişti. Artık her şeye tevbe etmiş köyünün ilk tüccarı olmayı kafasına koymuştu. Öyle de oldu, civarın en tanınmış çerçisi olması uzun sürmedi. Hüseyin kardeşlerinin davarını otlatan bir yamak değil işini kurmuş ve çok iş adamlarına örnek teşkil etmiş bir seyyar tacirdi.
 
O zamanlar halk arasında Aydına gitme tabiri vardı. Aydın: İzmir de dâhil Ege kentlerinin ortak adıydı. Orta Anadolu’nun yoksul erkekleri yazın yaylada sehilde koşturduktan sonra kışın soluğu omuzlarında bir yorgan ve bir mitille aydında alırlardı. 

Hüseyin de o kış Aydına gidenlerin peşine takıldı. Bahara kadar çalıştı biriktirdiği parayla İzmir’den ne ettiyse çerçi malzemesi aldı ve onları trenle Karamana kadar getirdi. Oradan da Gargaraya ulaştırarak ticari hayata başladı. 

Onu Navağıda tanımayan yoktu, gitmediği köy, uğramadığı yayla obası kalmamıştı. Ama o hala bekârdı.

Mallarını iki bavulda ve eşeğinin sırtında taşır, vardığı her yerde var olan veya edindiği bir dost ve akrabasının hayatına, damına tezgâhını açarak satışını yapardı. 

1940’lı yılların savaşlı günlerinde Anadolu halkı yoksul mu yoksuldu. Hüseyin’in sattığı mallar ise ucuz mu ucuz. Boyalar, saç tokaları, iğne, iplik, koku çeşitleri, Nazilli basma, pazen, kaput bezi, tiril bezi lastik pabuç, basit oyuncaklar…

O gün Hüseyin boz eşeğine bavullarını yükleyerek Alakise köyüne gitmişti. Bu köyde Hatice ve Rukiye adlı iki ablası yıllar önce gelin gelmişlerdi. Yükünü Rukiye ablasının evinin önüne yıktı. Bavulları açarak eşyaları dizmeye başladı. 

Rukiye ablası her geldiğinde hem ona yemek hazırlar hem de etraftan komşulara haber ederek müşteri toplayıverirdi. 

Hüseynin altı kardeşi de evli ve çoluk çocuğa karışmışlardı hepsi de onu da en kısa zamanda baş göz etmek için çareler araştırmaya koyulmuşlardı. Rukiye ablasının o gün aklına Ünzile garının kızı Sultan da geldi onu da çerçinin başına çağırmıştı. Maksadı Hüseyin’e onu göstermekti.

Sultan kardeşleri Havva ve Ayşe ile beraber utana utana çerçinin başına geldi. Onun öyle şunu alayım bunu giyeyim gibi bir takıntısı yoktu. Hiçbir şeyden haberi yoktu. Rukiye ablası Hüseyin’i önceden uyararak Sultanı göstereceğini söylemişti. 

Sultan Hüseyin’i bir çerçi olarak önceden de görmüştü ancak onun kendisi gibi dul ve fakir bir kızı alacağına ihtimal vermiyordu. O güne kadar Sultan için Hüseyin: Gargaradaki “Keş küpünün” ve “Deke gocanın” en küçük oğluydu. 

Sultan da Hüseyin de başları ikişer kere dönen iki karşı cins olarak benzer kaderleri olan iki bekârdı.

Çerçi Hüseyin’in etrafı kalabalıktı, Havva ve Ayşe de ufak tefek şeyler aldılar. Sultana “Sen de al alacağını gülüm biz veririz yoğusa” dediler. 

Sultan “Emmi bu kaç guruş” diyerek eliyle dokunduğu bir ağaç tarağa işaret etti. 

Hüseyin, beş kuruş, dedi ve yanına da iki saç tokası koyarak uzattı. Sultanın saçları sağdan ve soldan al yanaklarının ortasına kadar sarkmıştı. Alnının üstünde de bir perçemi beyaz tülbendinin dışındaydı. Bu haliyle on dördünde bir aya benziyordu. 

Kadınlar ve kızlar yanaklarını rahatsız eden saçlarını bu tel tokalarla bastırırlardı. Zaten onlar da bu basit alete baskı adını vermişlerdi. 

Sultan ile Hüseyin ebedi beraberliklerinin ilk görüşmesini burada yapmışlardı o görüşme sadece 15 saniye sürmüştü. Hüseyin ablasından onun “Temiz Hikâyesini” o gelmeden önce dinlemişti.   

Ağaçtan kadın tarağını yanına iki de yalnızca telin ikiye bükülmüş halinden ibaret olan saç tokasıyla beraber Sultana uzatırken tir tir titriyordu. Yüzüne bakmak için başını tezgâhtan kaldırdı. 

Sultan hiç iki evlilik geçirmiş çocuksuz olarak ikisinden de ayrılmış bir dul kadına benzemiyordu. 28 yaşlarında olgun, kara saçlı, kara gözlü, temiz yüzlü, pak ruhlu, aydınlık çehreli, utangaç bir kızdı adeta. 

Onların bu kısa görüşmelerinden herkesin olduğu bir yerde kimsenin haberi olmadı. Zaten başka görüşme imkânları da yoktu. Zira Allah çalıları, tepeleri, koyakları yetişmiş kızlar ve oğlanlar nişanlanınca birbirinden kaçsınlar diye yaratmıştı. 

15 saniyelik görüşmede anormal bir elektriklenme olmuştu. Her ikisi de yıllardır birbirini bekleyen âşıklar gibi ruhen ısınmışlar, kalpleri birbirleri için gürp gürp atmaya başlamıştı. 

Hüseyin ablası Rukiye ile baş başa kaldığında Sultanı çok beğendiğini söyledi, “Aba benim hayatımın kadını bu” dedi. Rukiye abası onu “en kısa zamanda Ahmet ağam ile gelin buraya” diye tembihledi.

Hüseyin Ahmet ağasının ve Havva abasının yanına koştu o akşam.

Ağa ağa! Bana Alakisedeki Ünzile Kadirinin Sultanı isteyin dedi. 

Hemen ertesi günü Sultanı istediler, iki ailenin de üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. Hüseyin’in Ahmet ve Ali abileriyle beraber Rukiye ve Havva ablaları da hazır bulundular. Bir güz günüydü bu, kış gelmeden düğünü yapalım diyerek ayrıldılar. 

1945 yılının ekim ayı sonunda pekmezler kaynadıktan sonra Sultan Gargaraya yani en yakın başka bir köye gelin olarak gitti. 

Tam 15 yıllık beraberliklerine 5 çocuk sığdırdılar. Dördü oğlan birisi kızdı.
 
1959 yılının yine bir güz günü Hüseyin aniden rahatsızlandı. Basit bir bağırsak düğümlenmesiydi. Ama ulaşım ve vefasızlıkların eseri Karamanda ameliyat olamadan hayata gözlerini yummuştu.

İşin garip yanı Sultan kocasının tabutuna baş koyamamıştı. O sadece gıyabında yas tuttu. Zira o Karamanda garipler mezarlığına belediyece defnedilmişti. 

Sultan da Hüseyin de bu sırada 45 yaşındaydılar. Hüseyin genç denecek yaşta hayata veda etmiş Sultan da yine genç denecek yaşta yapa yalnız kalmıştı. Beş çocuğunun en büyüğü 11 yaşında en küçüğü ise 11 aylık olarak yetim kaldılar. 

Sultan artık çocuklarıyla beraber geçireceği ikinci 35 yıllık hayat bölümüne başlamıştı. Bu bölüm onun aynı zamanda 37 yıllık yas dönemiydi. Bu dönemde beş bile öksüzüne ele avuca bakmamaları, eller gibi istediklerinde “batırma, bulgurca ve bişi yiyebilmeleri” için çabalayacaktı. 

Kocasının yaylalarda sahillerde gördüğü her hatırası anında yas tutmasına sebep olurdu. En küçük oğlu onun ağlaması karşısında dayanamaz “neden ağlıyorsun ana” dedikçe o: “guzum uşdo baban öldü, sarı guzum” derdi. 

Sultan yetimlerine adamıştı ömrünün kalan kısmını. Dört erkek evladından sonra olan kızı Ayşe 11 aylıkken babasını yitirmişti. Bir havale sonucu zihinsel engelli olarak ömür boyu anasının dizinin dibine mahkûm kaldı. 

Sultan Hanım onu sağda solda duyduğu bütün ocaklara götürmüştü ama bir sonuç alınamamıştı Hüseyin ve Sultanın dört erkek evlattan sonra büyük bir iştiyakla sahip oldukları tek kızlarıyla konuşmaları, onu gelin olarak görmeleri ve sevmeleri artık ahirete kalmıştı. 

Sultan Hanım bir gün bir tavuk aldı, beyazdı, onun hem yumurtasından çocuklarına aş yapacak hem de gurk bastırarak yeni cınnatlar elde edecekti. Altına 12 tane yumurta koydu, tavuk onların üzerinde üç hafta gurk bastıktan sonra biri cılk çıktığından on bir tane civciv çıktı. Anaları onlara kol kanat gererek büyütmeye başlamıştı. Sultan hanım onları ne düşündüyse aşşa bağçada harımların içinde bir yer ederek oraya yerleştirdi, her halde yeşil yoncalardan ve oralardaki kurtçuklardan civcivlerini kısa sürede büyütür diye düşünmüştü. 

Bir sabah vardığında tavuk yoktu sağda solda tüyleri vardı, anlaşılan tilkiye av olmuştu. Civcivler ise her biri bir tarafa savrulmuş böğürtlenlerin arasında hepsi sapasağlamdı. 

Civcivleri eve getirdi, onları elleriyle büyütmeye başladı, bir gün çok ilginç bir manzarayla karşılaştı: civcivler evin merdiveninin yedi basamağına birercik dizilmişler boyunlarını da bükmüşler düşünüyorlardı, analarını kaybetmek onlara çok ağır gelmişti. Sultan onları görünce beş bile çocukları aklına geldi onları da bunları da büyütecek olan muhannete muhtaç etmeyecek olan ancak oydu. 

Üssüz yaylasına çıkarken bu civcivlerden geriye sadece beş tane kaldı beşi de cınnat olmuştu. Sultan hanım çocuklarına bu beşten ikisinin horoz üçünün tavuk olacağını söyledi. İki horozu tam etlenmişken kesip size yedireceğim, nezicik bir pilav yapacağım demişti.

Üssüze vardıklarında en küçük oğlu Mükremin devamlı “ana ne zaman keseceğiz cınnatları? nezik etli pilavı navat (ne vakit) yiyeceğiz? Diye sordukça, Kadir ağan Ermenek’ten gelince diyordu. Kadir ağası Ermenek’te Kur’an kursuna yatılı verilmişti, harmanlarda aileye yardım için kısa bir izin veriyorlardı. 

Bir gün Kadir oğlan tepelerin üzerinden yürüyerek çıktı geldi, Sultan hanım gurbete gönderdiği ilk oğlunun ilk kavuşmasını yaşıyordu, diğer çocukları ise etli nezik pilavı yiyecek olmanın sevincini. 

Oğlu Mehmet’in anlattığına göre: “güz gelince her yıl pekmez ocakları haftalarca gece gündüz yanar millet sırayla pekmezlerini kaynatırlardı. Bu sırada çoğu akşamları büyük pekmez ocaklarının önünde keçi keserler ve parası olanlar oracıkta cızır cızır pişirerek yerlerdi. İşte Sultan ana yavrularına böyle akşamlarda pekmez ocaklarına gitmemelerini tembihlerdi. Amacı onların kızarmış et alamayacaklarından boyunlarının bükülmesine mani olmaktı.” 

Yıllar sonra en küçük oğlu Mükremin yazdığı kitapta anası Sultan Hanımı şöyle anlatıyordu: 

“Kanayaklı anam merhume biz yetimlerine “ele avuca”  bakmasınlar diye bişi yapmak isterdi ancak “dükkânın önüne” gidip te bir kilo sıvı yağ alacak paramız olmazdı, bişi de sıvı yağla olurdu, işte anam buna çareyi bulmuştu ve cevizden yağ çıkararak bize bişi yaparak ellerin eline bakmaktan korurdu.”

Yıl 1974 Ada köyündeki Kur’an Kursunda vazife ile görevlendirildim.  

Bu köyden dernek yetkilisi Köse Kerim (Kerim Baran) amca katırına bahçesinden biraz elma yükledi beraberce yola çıktık, amacımız kursa teberru kurbanlık toplarken onları da satmaktı. 

Beri taraflarda elmaları keşe, peynire değiştik katırımız boşalmıştı, sırayla binerek önce Yellibelin arkasındaki Güneyde Perişanların obasına vardık. Ortalık sakindi, köpek sesi bile yoktu, günlerden perşembeydi. Obanın önüne kadar vardık, kimse yok mu? Diye seslendiğimizde içeriden üç peşli zıbınıyla, alnında kırk parça mangırlı, belinde darabulusuyla yüzleri çileden elleri gibi yarılmış seksenlerinde bir nine çıktı. 

Kerim amca her yıl geldiğinden adını biliyordu, adıyla hitap ederek kursa yardım topladığımızı söyledi. 

“Perişan Garısı” konuya girmeden sen Adalı Kerim değil misin? Dedi. 
Bana da, sen nerelisin guzum? dedi. 
Ben de, Gagara’lıyım (Güneyyurt) dedim.
Kimlerdensin? dedi
Dekelerdenim, dedim.
Hangisinin oğlusun? Dedi
Deke Hüseyin’inin dediğimde,
Kadın geri adım atacak gibi oldu, azıcık duraksadıktan sonra devam etti. 
Bizim babana 20 okka yün borcumuz var, dedi.

Anam anlatmıştı. Babam rahmetli altında boz eşeğiyle üstüne yüklediği incik boncuk türü çerçi eşyasını satmak için her yere gidermiş. Hatta ta Gargaradan kalkıp Türbede (Balkusan) biraz kaldıktan sonra “Güney Yörükleri” ne kadar gelirmiş, eşeğinin yükünü hafifletmek için yünle, patatesle değişirmiş. 

1960 yılında aniden vefat ettiğinde çok yerde alacakları kalmış, kanayaklı rahmetli anacığım hangisine vardıysa “biz verdiydik silmemiş” demişler. 

Bizden alacaklılara gelince; anam bazılarının malını geri vermiş bazılarının da parasını, beş yetim büyütüyorsun diye siliveren de olmuş bazen. 

Bizim alacaklarımızdan birisi de bu “Perişan Obasıymış”, anamdan defalarca duymuştum, babamız rahmetli, onlarda 20 okka yün alacağım var diye tekrarlarmış ve defterinde de bu kayıtlıymış. İşte ömürde bir rastlanacak bu itiraf karşısında “Perişan Garısı” na:

Ver öyleyse nine, dedim.
Kadın: A guzum! “Goca bu gün Alata’ya (Balcılar/Hadim) cumaya gitti” dedi.

O gün perşembeydi, kim bilir belki yürüyerek 2-3 saatlik Alata’ya bir gün önceden gitmiştir.”

  

Düzenleme : 23 Aralık 2016 12:05 Okunma : 2160