Yâ Kebikeç | Karamandan.com - | Karaman Haber

Yâ Kebikeç | Karamandan.com - | Karaman Haber

27 Mayıs 2017 Cumartesi
Yâ Kebikeç

Gelin gülle başlayalım atalara uyarak,
Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine 

Sezai Karakoç

Nicedir yazma aşkıyla düşler kurarak akşamı ediyor, kendi kitabımın orta sayfasını koklayıp, mürekkep rayihasını içime çekeceğim günü hayal ederek yatağa giriyorum. Kafamın içi arı kovanı gibi, hikâyeler, kahramanlar, sayfalar dolusu satırlar. Her karaktere bir ruh, her cümleye bir beden giydirerek uyumaya çalışıyorum ama ne mümkün.

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir
Mübtela-yı gama sor kim geceler kaç saat.
Sabit

O sabah, uyandığımda kendi kendime; "Evet, artık vakti geldi" dedim. Yazmalıyım. Hem de en kalınından bir roman yazmalıyım.

Biliyorum, romanımı eline alan ilk yayınevi editörü henüz ilk sayfada bendeki gevheri görecek, işte yüzyılın yazarı diyerek ilk baskıyı 100 bin yapacak. Romanım ikinci baskıdan sonra ecnebi dillerine çevrilecek hatta bollywood'ta filmi dahi çekilecek. Bu güne kadar senetlere, çeklere attığım o muhteşem imzamı, artık hayranlarımın bedelini ödeyerek aldıkları kitaplarıma lütfederek atacağım. Ben oturup afili kalemimle kitaplarımı imzalarken, o sıradan insanlar yani okuyucularım ayakta imza kuyruğunda bekleyecekler. 

Sonra Belediye Başkanının makam masasının aynısından bir tane alıp pipomu içerken yeni romanıma başlayacağım. Bu yoğunlukta bir fırsat bulabilirsem özel tayyaremle gidip Nobel Ödülü’nü de alırım belki.

"Aman Allah'ım bugün bir başka yakışıklıyım" dedim aynaya bakarken. Alelacele yüzümü yıkayıp kendimi dışarı attığımda Kasım ayının sabah ayazını tıraşsız yüzümde hissettim. 

Acele etmeliydim. Bu içimdeki yazarlık tutkusunu ve içimden fışkıran ilhamı bir edebiyat öğretmeni olan arkadaşım Bünyamin’e anlatmalıydım. Aradım, tostları da al Kebikeç’e gel dedi. Kebikeç; Ben ve Bünyamin Hoca’dan oluşan iki genç girişimcinin iştirakiyle kurulmuş bir sahaf dükkânı. İlk sermayemiz olan, gazetelerin 90’larda 49 kupon karşılığında verdiği ve noksansız her evde üstüne danteller örtülmüş bir tane bulunan Meydan Larousse ansiklopedisi idi. Bilirsiniz o siyah 12 cilt olanlardan. Gazetelerin bardak çanak vermeyi akıl etmelerinden evvel bolca Meydan Larousse dağıttıkları yıllarda, vitrine koyup üzerine danteli de serdik mi kültürle dolup taşıyorduk. Öyle demeyin internetin olmadığı yıllardı, ödev yapmak isteyen talebelerce çok muteber bir lügat idi. Sonraları ayağa düşse de hatıralarımızda yerini aldı, nostaljik bir vitrin süsü olarak. Bir ara metreyle satılır oldu. 2005 Yılında İsmetpaşa Caddesi’nde esnafken, dükkân komşum Rahmetli Kitapçı Muhittin kardeşime birisi gelip “27 santimlik kitap ver” dediğinde bunlardan bir takım vermişti. Mekanı cennet olsun aziz dostum Muhittin Sarı, Allah merhameti ile muamele etsin o dönemde Merve Kitabevi’ni işletirdi. Belki bize de oradan bulaşmıştır sahaflık.

Aslında bizimkisi dükkândan çok bir dolabı andırır. Karaman’da Gümüşler Çarşısı’nın ardına gizlenmiş küçük bir Seyyarlar Çarşısı vardır. İşte orada belediye tarafından aylık az bir parayla kiraya verilen dolaplardan bir tanesi bizim sahaf dükkânı Kebikeç idi. Gerçi bu dolaptan dükkânlara bizden gayrı kimse razı gelmeyip küçük değişikliklerle, az ileri, az sağa, az da sola derken birer mağazaya dönüştürüp, bol ışıklı ve şatafatlı bir halde kaçak tütün satmaya devam ediyorlar. Bununla da övünürler, derler ya merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söylermiş işte o hesap. Şikâyetçi de değilim hani, nasiplendiğimiz olmuştur züğürtlük zamanlarında.

Efendim lafı uzatmayayım,30 metrelik yol üzerindeki DYP Kavşağından Mim Lokantası’na doğru dar sokağa girince, hemen soldaki 35 yıllık tostçu İbrahim’den tostları alıp Kebikeç’in yolunu tuttum. Bildiniz değil mi? Süleyman Demirel’den daha meşhur DYP kavşağını. Karaman halkı Karamanoğulları’ndan mütevellit olsa gerek otoriteye hep direnir, bunun ispatı mevki isimlerinde gizlidir. Biz asla resmi isimleri telaffuz etmeyiz; Atatürk Bulvarı’na 30 metrelik yol, Gazipaşa Caddesi’ne Ayakkabıcılar Sokağı deriz. Şer Ali öleli yıllar olmuş ama kahvesinin yerini hepimiz biliriz. Babamın çocukluğundaki leblebi değirmeninin yerini de hiç unutmadık. Örnekler çoğaltılabilir; 40 yıl önce adı değiştirilmiş köyleri bile eski isimleriyle çağırırız, onlarda koşarak gelir. Dereköy de ne ola ki Fisandun varken. Damlapınar da neyin nesi, Manyan yeter bize. 

Kebikeç’e vardığımda Bünyamin çoktan gelmiş, dükkânımız bir dolaptan ibaret olduğu için hemen karşısındaki çay ocağında bir masaya yerleşmişti. Her zamanki gibi elinde bir kitap olmasına rağmen, muhtemelen masasına cebren oturmuş mahallemizin bıçkın delikanlısı Tofaşçı Ali Beke’nin aşk sancılarını dinlemek mecburiyetinde kaldığı için okuyamıyordu. Eliyle hâlâ kitapta kaldığı sayfayı tutuyor, tekrar okumak için sabırsızlıkla Ali Beke’nin sözünün bitmesini bekliyordu. Beni görünce, imdadına yetişen kahramanı görmüş gibi sevindiğini vücut dilinden anlıyorum. 

Selam verip oturuyorum ama Ali Beke hiç oralı değil. Taş devrinde, yakaladığı kadını saclarından zorla mağarasına sürükleyen haşin bir erkeğin ince ruhuyla, yavuklusuna yan bakan namertlerin ağzını burnunu nasıl kırdığını anlatmaya devam ediyor. Ardından bu fedakârlığı yaparken sevdiceğinin zalım ve müteahhit babasının bu izdivaca razı olmadığını, küfürlerle süslediği zarif cümlelerle bir bir sayıp döküyor. İstemiş Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle amma Erol Taş Babası: “Kesip köpeklere yem ederim, yine sana vermem kızı” demiş. Delikanlılığa halel gelmese ağlayacak Heçcelerli keskin sirke. Ali Beke düştüğü kara sevdayı soluksuz anlatırken, bir yandan sevdiği kızın gülümserken dudaklarının hemen yanında beliren gamzelere methiyeler düzüyor, bir yandan da zalım babasına beddualar okuyordu.

Hâlbuki benim gündemim farklıydı, Bünyamin ile kitabımı ve parlak yazarlık istikbalimi konuşacaktım. Baktım Alibeke susacak gibi değil söze girdim; “Dostum” dedim, en etkili ses tonumla “Kürşad’ın torunları kendisine yar olmayanı ele yar eder mi? Alıp kaçırırsın bir firar gecesi, helalin namusun olur.” Dememle birlikte fişek gibi yerinden fırlayan Heçcelerli Ali Beke hançeresinden hırıltılı bir takım mana yüklü sesler çıkararak, hızlı adımlarla çekti gitti. Arkasından bakarken yeri göğü inleten küfürlerine ve adımlarının küçük çaplı bir deprem gibi Seyyarlar Çarşısı’nı sarstığına şahit olduk.

O’nu bu halde görenler, “Hey yavrum hey, aslan burcu musun mübarek, anası 6 yaşına kadar emzirmiş belli ki.” Şeklinde yorumluyorlardı.

Çaycı Ramazan elinde iki çayla geldi. “Nicedir görünmüyorsun, çay borcun çoğalıyor haberin olsun” dedi. Ben “İyi de içmediğim çayların borcu nasıl oluyormuş?” diyince çaycı Ramazan “Gelip içseydin, geldin de vermedik mi” dedi. “Hay arkadaş, millet komik diye Cem Yılmaz izliyor. Seni görseler... Sen yaz hesaba çayları ben gelir sırayla içerim.” 

Nihayet, çoktan soğumuş tostlarımızı, masanın başköşesine yerleştirdiğimiz çaylarımızla yemeye başladık. Kahvaltının bitmesini bekleyemeden bombayı patlattım;

 “Hocam” dedim, “Kitap yazmak istiyorum. Bir roman.”

Boğazına takılıp kalan tostu, çay yardımıyla güçlükle yemeyi başaran Bünyamin, bir yandan yutkunuyor, bir yandan da duyduğu derin hüznü lisanı hal ile anlatıyordu.“ 

İşte o an uzaklarda bir yerlerde sanki bir Ferdi Tayfur şarkısı çalmaya başladı. 

Huzurum kalmadı fani dünyada 
Yapıştı canıma bir kara sevda

Belki bana öyle gelmiş olmalıydı ama Bünyamin’de duymuş olmalı, ki bu yüzünden belli oluyor. Bir türlü söze giremiyordu. 

Neden sonra kendine gelip “Güzel, çok güzel, yazmalısın tabi” dedi. Senin ne haddine, diyemezdi ya, yaz diyecekti. Bünyamin Hocanın yüzündeki derin endişe anlatıyordu aslında aklından geçenleri. 

“Hocam açık ol, buna dayanabilirim” diyerek onu rahatlatınca; “Aslında kolay iş değil roman yazmak” diye başladığı konuşmasının daha ikinci cümlesinde öğretmen kanalına geçmiş, paragraflar dolusu roman tekniklerinden, kahramanlardan, tasvirlerin zorluğundan, kurgudan, romanda zaman mefhumundan uzun uzadıya anlatmaya başlamıştı. Neticede bende anlamıştım ki bu her babayiğidin harcı değil.

“Deneme yaz” dedi Bünyamin. “Denemiş olursun”

Ve devam etti; “Denemede kural-kaide yok azizim, hem kimse de kıyaslama yapamaz, deniyorsun sonuçta. Çok fazla eleştiri de almazsın. İspat gerektirmez, bir tez ya da anti tez değildir, kafana göre takılırsın yani” dedi. 

Bana da mantıklı geldi doğrusu. Hayal dünyasında oluşturulmuş bir kurgudan çok, gerçek olanı yazmalıydım. Yaşadığım şehri ve şehrin insanlarını. Böyle çıktı bu kitabın fikri.

Unutmadan söyleyeyim, hemen o akşam kızı kaçırmaya yeltenen bizim deli oğlan Ali Beke’yi, kızın babası çifteyle kovalarken görenler olmuş. Ama olsun, denemiş en azından. Denemek lazım. 

Fatih Sultan Mehmet gibi, “İmkânın sınırını görmek için imkânsızı denemek lazım.” deyip sürmek lazım gemileri karaya.

Ya Allah Bismillah..

Not: Bu makale Adem Kocatürk'ün "Kebikeç" adlı kitabından alıntıdır.

Düzenleme : 13 Aralık 2016 13:36 Okunma : 2596