Karaman Tren Garında | Karamandan.com - | Karaman Haber

Karaman Tren Garında | Karamandan.com - | Karaman Haber

25 Temmuz 2017 Salı
Karaman Tren Garında

Saat epey geç diye yazacağım demiştim o an... 

Sırtımı banka iyice yaslayarak ağaçları zihnime kazırken aklımdan geçen tam olarak buydu. “Varsın kurmaca olsun, hem tren dediğin gece yarısı gelmeli; şöyle puslar içinden” diyip durmuştum. 

Yazmak için Gözlüklerimi taktığımda ise vicdanıma yenilerek, dürüstlük damarımın ardına düşüverdim.  

Hem aşk, biraz da öğlen sıcağında belli etmez mi kendini? Sahi afili yazacağım diye gölgesinde boşluk aramaya can attığım, o güzelim ağaca ayıp olmaz mı sonra? 
Yazacağım dedim; üzerimde tatlı bir yorgunluk, ağzımda son sigaranın bozulmaya yüz tutan tadıyla.

Manzara, her zamanki gibiydi aslında. 

Üzerinde insanların yığıldığı bir sıra bank ve elbette ağaçların gölgesinde sabırsızlandıkları yüzlerine bakılmaksızın anlaşılan bir dizi insan. Bir tren garı ne kadar görkemli olabilirse işte tam da o kadar görkemli duran – ya da öyle sanılan- kocaman bir saat ve raylar... 

İşin bu noktasında biraz felsefeye kaçmadım diyemem aslında. Düşünün ki treni bulan siz olsanız ve en yakın ahbabınıza bu icadınızı şöyle ufaktan bir çıtlatsanız. Duyabileceklerinizi bir düşünün. Her halde en hafifi sıfatınız “deli” olacaktır. Ya da “Demir yol üzerinde yürümesi şart mı hacı, tekeri varmış işte normal yolda niye gitmiyor ki” gibisinden fikirlere göğüs germek… 

Ne bileyim cidden zorlanmış olmalı.

“Peki, niçin Rayları muhakkak çakıl taşları içerisinde gömerler” diye sordum kendi kendime. Güzel görünsün diye olamayacağına göre? Fakat asıl soru şuydu ki “niçin çakıl taşları arasında bu kadar çok izmarit var” 

Yahut bu yazıyı yazacağımı bildiğim halde niçin bir tane de ben attım”

Şimdiye kadar yazdığım şeyleri kavrayabilmeniz için gar içerisinde bir süre birini beklemiş olmanız muhakkak ön koşul. Zira ben ömrümde hiçbir bekleyişte bir şeylerin bu denli ağır hareket ettiğine şahit olmadım. Öyle ki neredeyse kendi göz kırpmalarımı dahi fark eder oldum. Hatta bu kadar sık göz kırptığıma çok şaşırdım falan. 

Oturduğum bankın çaprazında, oturan bir dizi kadına rehberlik eden yaşlı kadının, gelinlerinden şikâyetleri bitmedi sonra. Bir süre dinleyince gelinlere hak verdim. Mendebur şey dedim yüzüne bakarak. Duymadığına sevindim ama sonra. Büfe görevlisi su makbuzunu ödemek için gardan ayrıldığında ben henüz ikinci sigaramı içmekteydim. İşin komik olan yanı; yerini emanet ettiği adam, garda çalışan tek biletçiydi. Tren için bileti, tekel büfesinden sattılar anam babam! 

“Bu gözler neler görecek daha” dedim kendi kendime. 

Neredeyse unutuyordum. Trenin geleceği istikamette yer alan köşeye, büyük abdest pozisyonunda çöreklenen, orta yaşlı, kel adam var bir de. Yahu adam! Yol gözleyeceğiz belli ki orada işin ne? Hadi durdun diyelim peki insanlar sana batkılarında suratlarına dik dik bakışın neden? Kimsenin sana falan baktığı yok, sen yanlış yerde duruyorsun anlasana! Birkaç kez göz göze geldik istemsizce. Arka tarafta bulunan otoyoldan geçen her kamyon hırıltısına “ahanda bu tren diyerek” keli süzdük; bir gar dolusu adam. Yok arkadaş, adam adam değil, harbi oksijen yakıcı. Kaynak makinesi gibi bir şey. İçimden dedim ki “dur sen”. Tren sesine aldırmaksızın bakışlarımı doğrudan o tarafa yönelttim. Evvela sert bakışlarla “ne bakıyon” dedi. Fakat bunun çare olmadığını anlayana kadar kendisini korku filmi tadında -full hd- izledim bir süre. Sonra telefonda konuştuğu kişiye normalde en ufak bir mimiğimi kıpırdatmayacak iğrenç ötesi bir espri yapacak oldu ki benim aradığım fırsat da buydu. Nasıl güldüm anlatamam. Tabi bizim kel de “özelimi dinliyorlar yetişin” pozunu takınarak ağır adımlarla köşeyi terk etti. 

Tren yolunu gözlemeye devam ettik.

Ben onu bunu bilmem arkadaş, yanıma izin almaksızın oturan teyzeleri sevemeyeceğim burası kesin. Oturur oturmaz arka banka laf atan ve bir türlü teması keşfedilemeyen o kekremsi sohbeti açanı hele! Ama bir ara dedi ki muhatap bayan: “Tren tam olarak 45 dakika rötar yaptı. Şimdiye gelmesi ve gitmemiz gerekti”. İşte o an benim zoraki komşu, bunun Allahın kendisini gideceği yere ulaştırmak için özenle planladığı birer sebepler ve bahaneler bütünü olduğunu söyledi. Tevafuk ve teslimiyet anlayışına hayran olsam da bineceği tren beklediğim trendi. Allah seni benden çok mu sever a kadın? Zira benden alıp sana vermesini başka neye bağladın. 

Onu 45 dakika daha az görecek olmak katlanılır bir şey mi bilemem ama ben bu kadını birazdan boğazlayacağım.

Takım elbiseli bir genç badem bıyıklarıyla bavulun üzerine ceketini asarken dikkatimi çektiğinde rötar süresi yanımda biten sohbete paralel uzamaktaydı. Genç, muhtemelen üniversiteli. Tipinden anladığım kadarıyla da bir cemaat yurdu öğrencisi. Binecek o trene, okuduğu kente varacak. Bankamatik önünde kayıt harcı yatırmaya gelen yeni öğrencilere azap olarak “size yurt çıktı mı” diyecek falan. Çocuğun badem bıyıklarından, üniversite yıllarımda beni aynı taktikle yurda kaydettiren Murtaza’ya kadar gittim iyi mi. Ne sövmüştüm kendisine özene bezene. “Yapma evladım” demek geldi içimden. 

Demedim elbet. 

Sonra, saçları Japon savaşçı edasıyla boynuna kadar uzamış siyah saçlı bir genç daha göründü menzilde. Doğrusu şık olabilmek adına her haltı yemiş gibi duruyordu karşımda. Siyah polis gözlükleri ne bileyim “iphone” yazısı eşek kadar –muhtemelen görünsün diye- olan bir takım kulaklık seti. Üzerinde şık bir tişört altında kapri falan. Fakat bacağındaki şeyin bir “bayan kaprisi” olduğundan haberdar değil sanırım. Boncuklu boncuklu gezeliyor ortalıkta. Bir ara uyarayım dedim aslında ama düşünsene     “ya zaten biliyorsa?” Aman şimdi birde oğlanlarla uğraşma çevir başını çevir!

İkincil raylar tarafına bakışlarımı kaydırdığımda daha rahat olacağımı düşünmüştüm aslında. Zira orası yük trenlerine ait bir bölümdü ve hiç insan yoktu. Bir süre incelediğimde buranın üzerinde rayları tutturmak amacıyla imal edilen taşların kalıp halinde yüklendiği yük vagonlarına ait bir bölüm olduğunu fark ettim. Aklıma ilk gelen şey bunların ne zor yüklenmiş olacağı oldu. “Ulan bunu yükleyenin de Allah’ı var “ diyecek oldum ki garın yanındaki otoparka park edilmiş devasa folkliftin gözüme çarptığını anımsadım. 

Fokliftlerin Allah’ı var mı Köroğlu? 

Var, biliyorum sen onu bunu bırak da Makine icat oldu çalışmak bozuldu yahu! 

Rötar uzuyor…

Tren garda göründüğü vakit, evvela, çalan uzun düdüğüne bir  “Aleykümselam” ıslığı atmak istedim. 

İsteyip de yapamadığım ne çok şey var sahi. 

Misal yazamayacağım, o garda kimi beklediğimi.

Sadece not düşeceğim; “Beklemek asla ağır gelmedi” diyerek fakat üslubumun neden bu kadar sabırsız olduğunu tarif edemeyeceğim.

Yapamayacağım mesela, ikinci vagonun kapısından gara uzanan altın sarısı saçları gördüğümde; içimde cereyan edenlerin tarifini.

Yetmeyecek mesela kelimelerim, o anın fotoğrafını çekmeye.

Sadece “hissettim” diyeceğim, yıllara meydan okurcasına, zihnimde.

Her saniyesi sensin o garın. Her saniyesiyle hatırımdasın aslında.

Yalnız o an yok,

Kollarını açarak bana doğru geldiğin kısımdan sonrası.

Film kopuyor sanırım.

Nefesin, nefesime değince…

Sinan ÖRS
Özel Tekin Temel Lisesi Edebiyat Öğretmeni
sinan033@gmail.com

Düzenleme : 28 Ocak 2016 01:53 Okunma : 6797
Foto galeri