Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok | Karamandan.com - | Karaman Haber

Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok | Karamandan.com - | Karaman Haber

25 Temmuz 2017 Salı
Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

Muhterem okurlarım!

Batıdaki fikir hareketlerini en az on sene geriden takip eden ve onu kötü bir şekilde terceme ederek kalemine, daktilosuna bulaştıran Cağaloğlu"nun göbeğinde, size küfür cephesinde yeni bir şeyin olmadığını, fikir planında söylenen her şeyin daha önce söylendiğini, Kur"an"dan örnekler vererek konuşmayı bana lütfeden Allah (c.c.)"a hamd olsun.

"Küfür cephesinde yeni bir şey yok" diyoruz, aslında çok şey var ama yeni bir şey yok. Teknik sahadaki gelişmeler konumuzun dışında. İlk tekeri bulandan, elektroniğe geçinceye kadar çok şey değişti de; Hz. Adem"le Hz. Havva"yı kandıran ve onları çıplaklığa sevk eden, Allah"a isyan eden şeytanla, bugünün insanının düşüncesi arasında yeni bir değişim olmadı.

Kur"an-ı Kerim"de şeytanın, Kabil"in, Ad"ın, Semud"un, Firavun"un, Nemrut"un, Hama"nın, Karun"un yaptıkları ve söylediklerini okuyunca bugünkü duyduğumuz ve okuduğumuz fikir akımlarının yeni olmadığını, köklerinin çok eskilere dayandığını gördüm ve "Küfür cephesinde Yeni bir şey yok" adı altında bir konferans vermek üzere Kur"an"ı yeniden okumaya başladım.

Hazırlık safhasında konferansın adını duyan tarihçi dostum Emin bey: "Bu isimde bir roman var, adı: "Batı cephesinde yeni bir şey yok". Konusu bir harbi anlatmaktadır" dedi. İsim benzerliği olacak ama konumuz ayrıdır.

7 Eylül 1989 yılının Perşembe günü Cağaloğlu"ndaki Cezeri Kasımpaşa Camii"nin altındaki konferans salonunda bir tefsir dersi başlatmıştım.

Camide başlatmayıp da salonda başlatmamızın sebebi: "Camiye girersem çarpılırım" diye korkanlar, ayakkabı çıkarmak istemeyenler, elbisesinin ütüsünün bozulmasından çekinenler de bu tefsir dersine devam etsinde diye burayı seçtik.

Allah"a hamd, olsun insanımız sağa sola gitse de, ilericilik adına zehir zıkkım içse de, çıkarları için bazı imansızlara çanak tutsa da mayası sağlamdır.

Yalnız Perşembe günlerinde yaptığımız bu tefsir derslerine rağbet artınca oturacak yer kalmadı, ayakta bir buçuk saat dinleyenler oldu. Bunun üzerine haftada iki güne çıkardık. Salı günleri de tefsir dersleri vermeye başladık. Günlerin uzayıp kısalmasıyla akşam namazları bazan tam dersin sonuna denk geliyordu. Biz de dersten sonra topluca yukarıya camiye çıkıp namazımızı kılıyorduk. Üç yüz kişiden ancak on beş yirmi kadarı camiye çıkmıyordu. Onların da acele yetişeceği yerleri olmalı. İnsanımızın mayası sağlam.

Televizyonun bütün kanallarından göz ve kulaklarımıza pislik akarken, çarşıda, dairede, dükkanda doğru söze gülen yüze hasret yaşarken, tefsir dersleri teselligâhımız oluyor ve bizi aşağılık kompleksinden kurtarıyordu.

Çünkü gazete, dergi ve diğer yayın organlarından çok orijinal fikirler okuyoruz. "Acaba bu insanlar bunları nasıl düşünebilmişler"" derken, Kur"an bize o sözün daha önce söylendiğini haber veriyor. Eğer söylenen o fikir zararlı ve kötü ise daha önceden şeytanın, Firavun"un, Nemrut"un, Hama"nın veya diğer kafirlerin onu söylediğini görüyoruz. Eğer söz güzel ve faydalı ise daha önceden Rabbim veya Rabbimin gönderdiği peygamberler tarafından söylendiğini okuyoruz.

Bakara suresinin 118. ayetinde o dönemin kafirlerinin söylediklerinin de yeni olmadığını daha önce Nuh, İbrahim, Musa, İsa (s.a.v.)"ya inanmayan kafirlerin de aynı şeyleri söylediklerini; "Onlardan öncekiler de işte böyle, tıpkı onların dediği gibi demişti, kalpleri birbirine benzedi" Ayetiyle haber verir ve bunların kalplerinin de birbirine benzediğini söyler.

Mü"minun sûresinin seksen birinci ayetinde de bu kafirlerin yeni bir şey söylemediklerini, öncekilerin söylediklerini tekrarladıklarını söyle haber verir: "Hayır! Onlar daha öncekilerin söyledikleri gibi söylediler"

12 eylül 1980 askeri darbesinde ben Mersin"in Mut kazasında vaizdim. On bir Eylülde boş olan hapishaneyi iki günde doldurdular. Üç gün sonra hapishane almayınca yazlık sinemaya da doldurdular. Sağa bakan, sola bakan, dik yürüyen, herkesi aldılar ve kapıdan içeriye girişte "sağcı mısınız, solcu musunuz"" sorusuna göre bir kimlik verdiler ve hapishanedeki bölümlere ayırdılar.

Ben de bu aslı Müslüman nesli Müslüman insanlara iman ve İslam"ı öğretmek üzere görevlendirildim.

Sağcılar bölümünde tatlı tatlı dinlediler. Solcular bölümünde ise önceden hazırlık yapılmış. Dinlememekte kararlılar. Değerli müftümüz beni takdim ettikten sora bana "buyur konuş" dedi. Ben tam konuşacağım, dinleyenlerin hepsi birden ikişer ikişer konuşmaya başladılar.

Ben sustum. Suskunluğum iki-üç dakika devam edince onlarda sustu. İçlerinden biri alaylı bir ifade ile:

-"Konuşsana hocaaam!" dedi. Ben: 

-"Bazan susmak konuşmaktan daha etkilidir. Bizi bu hale getirenler, sizi hapse itenler ve atanlar çok konuşanlardır. Müftü efendi haydi gidelim" dedim ve ayrıldık ileriki haftalarda dikkatle dinlediler. İçlerindeki küllenmiş imanın küllerini üflerken, çağdaşlık adına bu insanlara verilen zararlı düşüncelerin köklerinin çok eskilerde olduğunu göstermeye çalıştım.

Allah"a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, imanı anlattım. Sorularını cevaplandırdım. Bunlara imanın zaruretini anlattım kabul ettiler. Altıncı hafta da ahirete imanı tam anlatmaya başlayacağım ki, soygun yaparken yakalanan güçlü kuvvetli biri: "Hoca, bu dördüne inanırız ama ahirete inanmayız. Boşuna nefes tüketme" dedi. 

- Neden" dedim. 

-"Bak hoca bir insan denize düşse, onu balina yutsa, balinayı balıkçılar tutsa, yirmi bin parçaya bölse yirmi bin insan yese, bu insanların da biri denizde ölse, biri karada yansa duman olsa, biri toprağa gömülse ot olsa koyun yese et olsa...., bu denize düşen ilk insanı Allah nasıl toplayıp ta ahirette hesap soracak" Diye cevap verdi. Dedim ki: 

-Bu düşünce tarzı da yeni değildir. Buradan çıkınca babanın okuduğu Kur"an"ı Kerim"i aç. Orada Yasin suresi vardır. O surenin son sahifesini açarsan, orada bir müşrik çürümüş bir kemiği eliyle ufalayarak; "bu çürümüş kemiği kim diriltecek...." diye Efendimize sorar. Efendimiz de Kur"an"la cevap verir:

-"Hiç yok iken kemiği o hale getiren kim ise dağılınca toplayacak olan da odur"

Mahmut Toptaş

Okunma : 1594