Dedemin Dedesiyle Tanışma Anım | Karamandan.com - | Karaman Haber

Dedemin Dedesiyle Tanışma Anım | Karamandan.com - | Karaman Haber

23 Ocak 2018 Salı
Dedemin Dedesiyle Tanışma Anım

O gün (28 April 1818) yaylada geçirecekleri ilk akşamdı. Gündüz akşama kadar çalışmışlar ve yorulmuşlardı. Biricik inekleriyle keçilerini hazırladıkları dört duvarın içine katmışlar kendileri de eğmenin önüne taş örerek yaptıkları bir buçuk metre yükseklikteki kelife girmişlerdi.

Gündüz topladıkları çalı çırpıyı ve ardıç kütüklerini sürekli ocağın içine atarak hem aydınlanıyorlar hem de ısınıyorlardı. Ayşe teyze ocağın dibine bir küre oluşturmuş üzerine daima ılık su bulunması için bir güğüm koymuştu. Yaylalar akşamları ve sabahları üşütecek kadar serin olurdu bu günlerde.

Dışarıda in cin yoktu, sadece bazı çobanların bir birine tepeden tepeye attıkları laflar duyuluyordu: hey Ali neredesin, buradayım Hasan, gibi. Bir de daha önce yaylalara gelmiş malcılar vardı, bunlar özellikle koyunları gece otlatırlardı. Bunlar Gargaradan Balgasun / Türbe köyüne sabit evler yapan ailelerdi. Bazen kışın bile burada kalırlardı.

Al yanakları yaylanın ilk gününde ayaza karşı koyamamış çillenmeye başlamıştı. Ayşe teyzeye anacığım derdi hep, iyi bir aile terbiyesi görmüş olan Fadime Molla Ahmet’in yaylalara çıkmamasına rağmen yeni ailesine hemen alışmıştı. Bir işi bitirince başka bir iş arıyor bu dağ başında bile kelifin içinde görülmedik bir intizam göze çarpıyordu. Ocağın karşı küresinde altını çamurladığı irice bir cezve duruyordu. Geldiği ailede her yemekten sonra kahve içmek bir sindirim kolaylığı olarak biliniyordu. Fadime küçük yayla evlerinde bile mükemmel bir oda düzeniyle kendisini göstermişti.

Ayşe teyze ne kadar da gurbet olsa da artık bir Gargaralı gibi yaşamaya başlamıştı. Ocağın bir tarafında da o yer almıştı. “tebdil-i mekânda ferahlık vardır” ve “göç edin ki sağlık bulasınız” sözlerini hep duyardı eskilerden, bu nedenle yer değiştirmek ona da iyi gelmişe benziyordu. Başının ön kısmındaki sahte mangırlar yaşlılığını örtüyordu. Gözleri bir geliyor bir gidiyordu. Fadime: dur ana daha akşamın başındayız size kahve yapacağım diye uyanık tutmaya çalışıyordu onu.

Mehmet kelifin kapısına yakın yerini almıştı. Kapı dediğimiz bir buçuk metre duvarlı kelifin bir metre enindeki girişine iliştirilen bir kıl çuldan ibaretti. Yörüklerde adet böyleydi: kadınları daima tehlikelere karşı korumak gerekirdi. Başında her zamanki gibi sarı yeşil karışımı bir örtü vardı. Ayağında paçaları düğmeli kıl pantolon dikkati çekiyordu, üzerinde de kıldan bir yelek vardı, yeleğin içinde de yakasız satıraçtan bir gömlek. Yörük dediğin her şeyini kendisi üretirdi: sadece peynir keş un bulgur değil sırtlarındaki urbalar da hep kendi tezgâhlarının ürünleri olmalıydı.

Aralarında derin ve samimi ama kısık seslif bir sohbet vardı anlaşılan, dediklerini iyice duyamıyordum. Biraz daha yaklaşmaya karar verdim, sessizce kapıdaki kıl çulun dibine kadar yaklaştım. Çakır gözlü Mehmet ela gözlü Fadime’yi süzüyordu. Seni umduğun bir hayata kavuşturamadım der dibiydi. Fadime de bakışlarıyla: benim istediğim de tam buydu demeye getiriyordu. Ayşe teyze ise ikisinin saadetini görünce gözyaşlarını zor tutuyor: içinden, göreceğim mürüvveti bana gösterdiniz, şimdi sizden torun bekliyorum, Mustafa’mın adını koyacağım diye geçiriyordu.

Kelifin yan tarafına basitçe yapılan ağıldan inek ve keçilerin kırt kırt geviş getirişlerinin sesi duyuluyordu. Etraf alacakaranlığı atlatmış kendisini ay ışığına ve Samanyolunun aydınlığına bırakmıştı.

İçeriye nasıl gireceğime bir türlü karar veremiyordum, kapı çalsam kapı yoktu, bağırsam ıssız yaylanın başında onları korkutmaktan çekiniyordum. En iyisi karşı tepenin başına gidip oradan bir çoban gibi sesleneyim dedim.

Kızılcalı, Kızılcalı!

Dedemin dedesi Kızılcalı, kıl çulu aralayıp dışarı çıktı, elinde bir çiftesi vardı, ninemin ninesi Fadime gelin de çıkacak oldu, onu Mehmet geri kelife soktu. Ayşe teyze “kim o guzum?” dedi. Kızılcalı öğreniyorum ana, siz durun içerde diye yatıştırdı.

Başındaki allı yeşilli sarığa benzer poşu olmasa görünüşü tamamen bana benziyordu. Osmanlılarda erkekler için başı açık gezmek hoş görülmezdi, mutlaka fes, sarık, poşu gibi bir şey takarlardı. Hanımlar ise bir tek saç telini bile na-mahreme göstermezlerdi.

Kim o? Diye bana doğru seslendi Kızılcalı.

Benim dede! Diyecek oldum ama bir anda kendimi toparlayarak: tanrı misafiri dedim.

Buyurun öyleyse dedi, Kızılcalı hemen kelife girdi, içeriden Fadime ve anası kimmiş diye telaşla sordular. Ben de bilmiyorum dedi. Etrafı toparlamaya, ocağın kenarında bir yer açmaya çalıştılar.

Ben biraz ağırdan alarak toparlanmalarına yardımcı olmayı düşünürken Kızılcalı tekrar kıl çuldan kapıyı aralayarak: buyurun buyurun! Diye bana seslendi.

Kelife girdim: Ayşe teyze ocağın ateşini ölçeriyor, Fadime de bir kenarda cezveyle bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Beni ocağın sağ tarafına oturttular. Hepsi tek tek hoş geldin dediler. Ben de esas siz hoş geldiniz, siz bu yaylaların yeni sakinlerisiniz bildiğim kadarıyla, Anamur’un Kızılca köyünden Gargaraya yerleşmişsiniz dedim.

Üçü de beni garip garip anlamaya ve tanımaya çalışıyorlardı.

Başımda soğuğa karşı koca terlik, üstümde ceket ve onun altında balıkçı yaka kazak ve altında da Avrupa tarzı pantolon vardı. Ayrıca elimde sadece TRT FM radyosunu çeken ışıldaklı bir alet, cebimde de dünyanın her tarafıyla canlı ve görüntülü haberleşebileceğim bir telefon bulunmaktaydı. Bunların ne olduklarını kaçamak gözlerle anlamaya çalıştıklarını fark ediyordum.

Lafa Mehmet başladı, nereden gelip nereye gidersiniz efendi? Dedi.

Ben de: adım Mükremin Kızılca, sizin akrabanızım ama siz beni tanımazsınız. 2015’den yani 197 yıl ileriden geliyorum. Senin torununun torunuyum, 1938 de, Osmanlı devleti yıkılınca yerine kurulan Cumhuriyet döneminde çıkarılan soyadı kanunuyla senin torunun dedem Mustafa, Kızılca soyadını almışlar. Bundan maksatları asıllarının Anamur Kızılca köyü Tekeli Yörüklerinden olduklarını hatırlatmakmış.

Ayşe teyze çok şaşırmıştı aslında hepsi şok içindeydiler, benim şaka yaptığımı sanıyorlardı, hatta Ayşe teyze: senin anlattıkların ocak başı sohbetlerinde dedelerimizden dinlediğimiz dev, ejderha, Muhammediye ve kesik baş hikâyelerine benzedi guzum, in misin cin misin? Diye sordu.

Ben ortaya cevap verdim:

Dedeciğim! Ben sizin Anamur Kızılcadan gelip Gargaraya yerleşmenizi 2012 yılında öğrendim. Osmanlı devletinin tüm kayıtları hala defterlerde saklanıyormuş, ben Gargarayla alakalı olanları incelerken Kızılcalı Mehmet diye senin adına rastladım. Ondan sonrası artık daha kolay oldu benim için ve büyük oranda yazılı kayıtlara dayanan hayatınızı “Kızılcalı Mehmet” adıyla yazmaya başladım işte şimdi sizin yanınızdayım.

Nineciğim! Diye seslendim bir aylık evli Fadime geline: senin baban Molla Ahmet Efendi de Osmanlı kayıtlarında yerini alan, Gargarada Abdüllatif Mektep hanesinde muallimlik yapan âlim bir zattır dedim.

Fadime gelin cezvesindeki kahveyi dört kupaya bölüştürerek bize ikram etti. Ninemin dili tutulmuştu, bir kelime bile söylemedi cevap olarak.

Aslında onlara TRT FM den haberleri dinletecek, telefonla torunlarının torunlarıyla tanıştıracak hatta WhatsApp’dan onların görüntülerini paylaşacaktım. Ama onlara zarar vermemek için konuyu hiç açmadım.

Kahvemizi içtikten sonra müsaade istedim. Bu saatte nereye gideceksin? diye çok yalvardılar ama kalmadım, onları tek odada sıkıştırmak olmazdı.

Kızılcalı Mehmet tüm benliğiyle hadiseyi anlamak istiyordu ama o da şaşkın şaşkın bakıp kaldı. Ben katran kebenine doğru ilerlerken ardımdan: Allaha emanet ol Mükremin yavrum! Diye seslendi sadece.

Gündüz çok yorulmuşlardı, gözlerinden uyku akıp gidiyordu zaten. Hemen yattılar ve sabah namazına kadar derin bir uyku çektiler.

Sabah namazında Ayşe teyze ocağı ıldırattı Mehmet’i ve gelini namaza kaldırdı huşu ve sükûnet içinde sabah namazlarını eda ettiler. Dışarıda yayla serçeleri de Allah’ı zikretmeye başlamışlardı. Kuyrukkakan Ayşe teyzeye dışarı çık der gibiydi.

Ayşe teyze çocuklarına dönerek:

Çocuklar ben bu gece bir rüya gördüm diye anlatmaya başladı.

Mükremin Kızılca

Okunma : 1902