Cemil Şenalp Kimdir?

1940 yılında Karaman’ın Hoca Mahmut Mahallesi’nde dünyaya geldi, ilkokul ve ortaokulu Karaman’da okudu. 1955 -1958 yıllarında İstanbul’da Kuleli Asker...

1940 yılında Karaman’ın Hoca Mahmut Mahallesi’nde dünyaya geldi, ilkokul ve ortaokulu Karaman’da okudu. 1955 -1958 yıllarında İstanbul’da Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenim gördü. 1958 yılında Ankara Kara Harp Okulu’ndan teğmen rütbesiyle ordunun saflarına katıldı.1968 yılında sınavla girdiği Kara Harp Akademisi’nden 1971 yılında

kurmay yüzbaşı olarak mezun oldu. 1979 yılına dek iki Tümen’de Hrk. Eğt. Şb. Md’lerinde bulundu1974-1975 yıllarında İtalya-Roma’daki NATO Savunma Koleji’nin 47. Dönem çalışmalarına katıldı.

1976-1977 yıllarında Yüksek Komuta Akademisi’nde (Silahlı Kuvvetler Akademisi) öğrenim gördü.

1979-1980 yıllarında Yüksek Komuta Akademisi’nde öğretim görevlisi olarak bulundu.

1980-1982 yıllarında Afyonkarahisar’daki Yurt İçi Batı Bölge K.lığının Kurmay Başkanlığını yaptı. 1982-1986 yılları arasında Ankara-Kara Kuvvetleri Kh.da Şube Md.lüklerinde bulundu. 1986-1988 yıllarında Ağrı’daki 12. Tümen’e bağlı 7. Piyade Alayı K.lığında Alay K.lığı yaptı. 1988-1990 yıllarında Erzurum’daki 9. Kolordu’nın Kurmay Başkanlığı’nda bulundu. Bu süre içinde Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde “Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi” konusunda doktora yaptı.

1990-1992 yıllarında Bursa’daki 1. Ordu Marmara Güney Birlikleri K.lığının Kurmay Başkanlığını ifa etti.

1992 yılında kadrosuzluk nedeniyle emekli oldu.

1992-1998 yılları arasında Yıldız Teknik Üniversitesi’nde, 1999-2004 yıllarında da İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde “Devrim Tarihi” öğretim görevlisi olarak bulundu.

Bu süre içinde aynı zamanda Genelkurmay Bşk.lığı tarafından kendisine “Harp Akademileri K.lığı Onur Belgesi” verilerek, akademi bünyesindeki ABAM’da (Askeri Bilimler Araştırma Merkezi) ve SAREN’de (Stratejik Araştırma Enstitüsü) yüksek lisans derslerine girdi.

Kendisi bir Frankofondur. Okuduğunu anlayacak kadar Fransızca bilir. Yayınlanmış birçok kitap ve makaleleri vardır.

Evli, iki kız çocuğu babasıdır.

BENİM HALAM

İyiliklerin söz konusu olmadığı zamanların dostu sevgili halam, çocukluk kültümün neredeyse kutsal bir figürüydü. Ne kadar yaşlanırsam, çocukluğumun halamla ilgili anıları da o kadar berraklaşıyor ve bu anılar o kadar parlaklaşıyor ki, geçmiş bugün haline geliyor ve kalbimde beni sevgili halamın anısına bağlayan her şey daha da değerli oluyor. Merhametin ta kendisiydi gözleri. Onun buruşuk yüzünde bizler şefkatin, sevginin, merhametin ve bütün hayatın en emin lezzetlerinin anlamını okumasını ve duymasını bilirdik. Halkın sağlığı ile ilgili olarak çevremizde her derde devâ ocaklar vardı. Kimin koluna, dizine, sırtına, ağrı inmişse bu ocaklara giderlerdi: “Gelincik ocağı”, “sızıdan sülüklerle kan alma ocağı” vb. gibi. Bizim ev “Kıyıcılar ocağı”, “Yılancık ocağı”ydı.

Halam çok sevimli, sağ duyulu, ana yürekli bir kadındı. Küçük, zeytin çekirdeği kadar bir dünyası vardı. Yaşam için hayatı anlamaya ihtiyaç duymayan basit ve iyi yürekli bir kadındı. Anlayamadığı şeyler için “Allah böyle istedi” demekle yetinirdi. Vaktiyle, kocasından gördüğü şiddet nedeniyle çocuğunu düşürdükten ve evlât sahibi olma şansını yitirdikten sonra annelik sevgisini benimle ağabeyim arasında bölüştürmüştü. Bir gün hiç unutmam, annemin bir külah zeytin almak için verdiği paraya gidip çikolata almıştım da “teneşire gelesice!..” diyerek üzerime yürüyen annemi, araya girerek durduran halam önlemişti dayak yememi. Onun için duyduğumuz sevgi, anneme, görümcesine karşı nispetçi tutumlara girmesine olanak sağlardı. Ama halam hiç surat asmazdı.

Onun bizleri öpmeden önce her zaman ağzını silmesini, hayatın sınırsız güzel ayrıntılardan biri olarak anımsıyorum bugün.

Rahmetli çok konuşurdu. Gündüz bütün yaptığı şeyler ve gördüğü işler, bu bitmez tükenmez gevezeliğin içinde yer alırdı. Komşulardaki bir olayı anlatırken, özünde birer hiçten ibaret olan şeyleri dinlemek ve onun yaşamına bu yoldan katılmakta benim için öyle doyulmaz bir tat, bir haz vardı ki… Onun kendisinden başka kimse için anlamı olmayan safça gevezeliklerini, neşesiz geçmiş, çocuksuz kısır bir ömrün yavan anılarını dinlemekten hüzünlü bir zevk duyardım. Masalları anımsatan buruşuk yüzünde sabırlı bir iyimserlik ve şafak aydınlığı vardı her zaman. İşlenmemiş bir sağduyuya sahipti. Çok yumuşak bakışlı gözleriyle insanın üzerinde garip bir etki yapardı. Bu bakışların sahasına girenler onun sadece iyilik yapmak için yaratılmış olduğunu düşünürlerdi. Gün onun iyiliğini, sakinliğini yalnız ramazanda, davulcuların insanları gece sahura uyandırmak için kapılara tokmaklarıyla vurduklarında bozardı. Zaten ayakta zor duran sokak kapısının yıkılacağı endişesiyle uyanır ve “gırılasıcalar!” diye bağırarak beddua ederdi arkalarından. Bir de o çocukluk günlerimde, halamın beni on yaşımda iken, mahallemizdeki “Seki Hamamı”nın kadınlar gününde hamama götürdüğünde, kadınların o öfke, hayret ve alay içeren, “Kocanı da getirseydin bâri…” yollu itirazî söylenmelerine karşı “fazla cırlanmayın!” diyerek diklenmesini unutamam.

O aynı zamanda gerçek zamana karşı doğaya ve onun bilgisine içrek bir “kadın şifacı” idi. Zamanı, doğanın zamanıydı. Zamanın özünde esasen var olan metafizik bir anlama sahip bir usta gibi davranıyordu. Belki de halam hastalarına bir nevi homeopati (bedenin kendi iyileşme gücünü harekete geçiren, tetikleyen bir şifa yöntemi) uyguluyordu. Yoksa halam, hani Kur’an’ın “Felâk” suresindeki şu, “düğümlere üfleyen” büyücü kadınlardan değildi. Bilinmeli ki, hayat, kadınların soluğunda ve nefesindedir. “Bir erkek bir kadının nefesi kadardır.” Filiz Telek’in “Kadınlar Şifadır” kitabı bir kadının içsel gücünü nasıl keşfettiğini, kadın olma, insan olma yolculuğunda, bir labirente benzeyen erginlenme eşiklerinden nasıl geçtiğini, bedeniyle nasıl barıştığını, ruhunun iç sesiyle nasıl tanıştığını anlatır. Doğanın, yeryüzünün çağrısına bedenlerindeki dişi bilgeliğin ve yaratıcı gücün şifasıyla yanıt verir onlar.

Halamın koyu kırmızı bezden bir örtüsü, bir de ağrıyı kesmek çağrışımı ile ilgili kesici bir aygıtı; kör bir bıçağı ya da bir makası vardı. Buruşuk bir inciri anımsatan halam, hastanın illetli olan yerine kırmızı örtüyü örtüp, bıçak ya da makası bastıra bastıra, dişleri tümden dökülmüş ve bir torba gibi büzülmüş dudaklarında bilinmez bir duanın (Felak ve Nas sureleri) kıpırtılarıyla, gözleri kapalı kendinden geçerek, örtünün üzerinde gezdirirken, sanki hastalarının yüreğini yavaşça çıkarıp silerdi bir lambanın isli şişesi gibi yumuşak, gül kokan tülbendini geçirerek içinden. Sonra gözlerini açar ve Tanrı soluğu gibi akça, gizli gizemli temiz soluğunu koyuverirdi hastanın illetli yerine. Yaşamların ritmini dualar veriyordu. Tören sırasında hiç kimse konuşmaz ve kımıldamazdı. Ayrılırken de gelenler getirdikleri bal, yoğurt, yumurta, peynir, tavuk vb. şeyleri bırakır giderlerdi.

Yıllar geçmiş, emekli olmuştum. Karaman’da ilkokul öğretmenim rahmetli Fuat Bey’in benden büyük kızı Samiye abla Kuzguncuk’ta oturuyordu. Zaman zaman ziyaretine giderdim. Yılancık hastalığına yakalanmış; ayakları kütük gibi şişmiş, yürüyemiyordu. Nice doktorlara gitmiş, kutularla ilaç içmiş ama fayda etmemiş. Bana bir şey söyleyemedi ama küçük teyzemden, ayaklarını okuyup üfleyip bir “kıyıvermemi” istemiş, ricada bulunmuş. Teyzem bu durumu bana iletti. Şaşırdım kaldım ve günlerce direndim. “Rüzgârlar bile Allah’ın nefesidir” yollu peygamber hadisleriyle karışık yalvarıp yakarmalarına, ağlayıp sızlamalarına sonunda dayanamayarak “kerhen” kabul ettim. Çünkü kendisini çok severdim. Üç gün art arda, halamın yöntemleriyle okudum, üfledim zavallı kadının ayaklarını. Bir müddet geçtikten sonra kadın iyileşip, yürümeye başlamasın mı? Bende de bu konuda bir umut, bir heves doğmasın mı?

GÜNEŞ İLKOKULU’NA KAYIT

Okul çağına gelmiştim, okula gidecektim. Benim okula başladığım 1947 yılı. Okul, devlet tarafından yönetilen bir kamu kurumundan daha çok bizim ilk yurdumuzdur. Annem kayıt yaptırmak üzere elimden tuttu ve “Güneş İlkokulu”na götürdü. Etrafta okula kayıt için getirilmiş, bakışı gözlerinden büyük başka çocuklar da vardı. Annemin yüzünde hiç okumamış da olsa okula gitmenin, okumanın kıymetini bilen insanların duydukları kıvanç ve gururun sıcaklığı vardı. Salt kendim için değil, yüzyıllardır okuyamamış, okutulmamış Anadolu anaları için de okuyacaktım. Başöğretmen rahmetli Ahmet Çiloğlu çok sinirli, sert ve aksi bir adamdı. Bugünkü gibi anımsıyorum: Bir gün nedendir bilmem, bütün sınıfı sıra dayağından geçirmişti. Daha sonraları hısım olduk. Dayımın kızıyla evlendi. Böylelikle, vurduğu yerlerde güller bitti.

Sümerbank’ın, metresine on beş kuruş verildiği için “On beşli” denen kumlu gri, kurşuni renkli kumaşından dikilmiş bir okul önlüğüm, plastik beyaz yakalığım ve ayakkabım olmadığından okula kaydım yapılmadı. Bürokrasi, dünyayı kendi eylemlerinin bir nesnesi olarak görür. Evet “durumumuz yoktu”. Yoksulluğun Anadolu’daki adı “durumuz yoktu” idi. Benim okula kabul edilmeyişim, aslında aşağılanıp dışlanmaydı, daha doğrusu yoksul olduğumuzun yüzümüze vurulmasıydı. “Dostoyevski’nin romanları böyle insanlarla doludur. Yoksulluğun üstümde sahicilik kazandığı görünümüm nedeniyle, dışarıdan bize yönelen uzak bakışlarda ilk kez hissettim yoksul olduğumuzu ve daha sonra, o kadar sordum ki fakir yanımızı Tanrı’ya… Yoksulluk sıradanlık demektir, güzellik anlayışına ters düşer. Yoksulluğun öğrettiği nice acı ders var ama en ağırı, başkalarının yüreğinden okuduklarınız. Annem evdeki bezleri boyayarak bana bir okul önlüğü diktikten sonra, nihayet okula kaydım yapılabildi.

Benim de omuzumda kalmıştı el sıcaklığıyla, annemin okşarken söylediği “Bismillâh.” Okula başladıktan sonra, halam, “Allah zihin açıklığı versin!” temennisiyle uğurlardı her sabah bizi. Bununla acaba “aklın idrak gücü”, “görme biçimi” kurumasın, ya da “aklına mukayyet ol” mu demek isterdi? Bunu hiç bilemeyeceğim ama halamın sözleri her zaman bir dua ile biterdi.

ÜZEYİR USTA’NIN ARABALARI

Kasabada körüklü bir ya da iki fayton vardı. Ben amcamın faytonunu anımsıyorum. Daha çok tren istasyonundan posta getirip götürmekte kullanılırdı. Bazen de eğer yolcu çıkarsa trene ve kasabaya yolcu taşınırdı.

Öte yandan, mahalleler arasında çalışan atlı arabalar, yaşamımızın en vazgeçilmez ulaşım araçlarıydı. Bunlar, bir evin yapımından, buğdayın değirmene götürülmesinden, ulaşıma dek her türlü yük araçlarıydı. Karaman’dan Türkiye’nin çeşitli yerlerine gönderilen at arabalarını yapan imalathaneler, Türkiye’nin en verimli atölyeleriydi. Poyrası hariç demir ve kereste kısmının en ufak parçasına varıncaya dek ustalar kendi elleriyle yapıp takıştırırlardı. Çalparanın iyi ötmesi çok önemli olduğundan ustalar ayarlamak için epeyce uğraşırlardı. Tekerleklerine sonraları, ses çıkartmasın diye demir çemberler yerine lastik takıldıysa da dingillerde kampanalar arasında bırakılan boşluklardan çıkan madeni sesler, çıngırak seslerine karışır, atları kırbaca gerek kalmadan coşturup koştururdu.

“Kirişçi Mahallesi” arabacılar sitesiydi. Arabayı Karaman’a ilk getirenler, Rumeli’den göçlerle gelen “93 muhacirler” ile Kırım kökenli Tatarlardır. Onların getirdiği bu arabalar ağır ve gösterişsiz olduğu için çiftçi ve köylü pek rağbet etmemiş. Balkan Savaşı’ndan önce Bulgaristan’ın Deliorman taraflarından gelen göçmenler, demircilik ve marangozluk zanaatını çok iyi bildiklerinden at arabalarının tamamını yapmaya başlamışlar. Yapılan arabaların yerli halkın çok hoşuna gitmesiyle işler açılmış ve birçok atölyelerle beraber, Karaman’da arabacılık çığ gibi büyümüş. Yapılan arabalar bittikten sonra üstüne çıraklar binerek çarşıyı turlarlarmış. O gün ustanın kalfalarına helva ziyafeti olurmuş. Eğer yapılan arabalar Karaman dışına satılmışsa, tren istasyonunda arka arkaya bağlanarak vagonlara yüklenirmiş. Bunları ben Karamanlı kadim dostum rahmetli Talat Duru’dan öğrenmiştim.

Kasalarına yapılan yağlı boya süslemeler, manzaralar birer renk harikasıydı sanki. Veysel Usta’nın iki oğlu İbrahim ile Ali karşı karşıya gelerek arabanın iki tarafına iki ayrı manzara yaparlar. Arka tarafına da ustanın ismi yazılır. O zamanın seçkin peyzaj ustaları Ali Şen ve Kırmahalleli Deli Osman gibilerinin peyzajları berber dükkânlarını da süslerdi. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun da çok büyük övgülerle sözünü ettiği bu araba boyacıları, onun gözünde de başına başlı birer sanatçıdırlar. Berber dükkânlarında asılı duran manzaraların birçoğunu da bu ustalar yapmıştır. Ben daima meşhur rahmetli Lavgar Abit’te tıraş olurdum. Tıraş esnasında ne zaman dükkânında asılı duran bu resimlere bakmak için hafifçe kafamı doğrultmak istesem, tıraş pozisyonunu bozduğum için Abit Usta o mengene gibi güçlü eliyle hızla başıma bastırarak işine devam ederdi. Arabacı ustalarının işi bittikten sonra arabanın arka tarafına araba atölye sahibinin ismi yazılırdı. Şimdi bu yağlı boya süsleme ve manzara resimlerini yapan hiçbir usta kalmadı sanırım. Ben bu resimleri yeni bir dünyaya doğar gibi seyrederdim. Bugün o dükkânlardan tek anımsayabildiğim; zaman zaman ocakta yanan ateşle bir parlayıp bir kaybolan karanlığa açılan bir kapı. Dışarıda eski dingiller, paslanmış demir çemberler, eski, yeni araba kasaları. İçeride, Üzeyir Usta’nın bir eliyle demirin ucunu ateşe uzatırken öteki eliyle de ocağın ciğerlerini işletmesi, dövülen örsün kesik çınlayışları ve etrafa saçılan bin parça kıvılcımlar…

TREN İSTASYONU

Çocukluğumun asıl unutulmaz anılarını, Karaman’ın tren istasyonunda, buharları arasında görünüp kaybolan trenler oluşturur. İstasyon binalarını 1904 yılında Almanlar yapmışlar. Bu arada, Almanların yolu ister istemez Yunus Emre’nin mezarına da düşmüş. Kasabadaki Kirişçi Camisi’nin (Yunus Emre Camisi) kubbesi aktığından, üzerine piramit şeklinde taştan bir koruma yapıp tepesine de bir yıldırımlık koymuşlar. Eğer bu olay Goethe zamanında olmuş olsaydı, Goethe muhakkak “DoğuBatı Divanı”nında Hafız’ın şiirlerinin yanına, “Işık Doğu’dan, Yunus Emre’ den gelir” diye ayrı bir bölüm açardı. Kasabanın ayrı bir semti olan istasyonu ve trenlerini, Enis Batur’un trenler antolojisini anmak bana büyük zevk veriyor. Yok olan, nesli tükenmekte olan bir şeylere benzerdi o zamanlar trenler, demiryolları o yıllarda henüz. Hâlâ, taşra kasabalarının haberlere açık tek mekânı olan bu istasyonların çekimine kapılmış insanların, istasyonların bir zamanlar ülkenin geri kalanıyla iletim kurabildiği yerlerdi. Hâlâ trenlerde, kondüktörlerin kendilerini mareşal sandıkları yıllardı.

Lokomotif ve trenlerin, bunları ilk defa gören Anadolu insanı üzerindeki etkisi büyük olmuştur. Bu trenler istasyona, bir eski zaman devleri gibi dumanlar ve buharlar içinde, insanları kavuşturmaya ya da ayırmaya, kaba bir hamaratlıkla, soluk soluğa gelirlerdi. Bizler şanslı çocuklardık. Görüp görebileceğimiz en güzel gösteriye; buharlı bir lokomotifin istasyona girişine tanık olmuştuk. Genellikle su musluğunun hizasında dururlar, hortumla gürül gürül suyu kazanlarına boşaltırlardı. Tren saatinde bir hurda gümbürtüsü ve müthiş bir sallantıyla tekrar hareket edip istasyondan ayrıldıktan sonra, güneş ışığı altında yan yana uzanan ve ince su yolları gibi parlayan raylar üzerine önceden koyduğumuz gazoz kapaklarından, paralardan geriye elimizde kalan yamyassı, büyümüş tenekeler, şaşkınlıkla seyrettiğimiz, onun gücünün somut görüntüleriydi.

Raylı sistem sadece trenden ibaret değildir, istasyonlar da vardır. Bizim istasyon, kasabanın oldukça dışında, gidip gelen trenlerle yaşayan ayrı bir dünya, ayrı bir semt idi. Evet, bekleme salonu, lojmanı, kampanası, rayları, büfesi, iki taraflı sıralı, su gibi aziz çeşmeleri hep oradaydı ama içimi, her istasyona gelişimde, trene binip gitmişler duygusu kaplardı. Bekleme odasının duvarlarındaki, trenin neden olduğu, dikkatsiz insanların başına gelebilecek kazalara ait yazılar ve resimler beni çok etkilerdi. Örneğin, trenin raylarına başını koyarak uyuyanları bir türlü anlayamazdım, çok trajikomik gelirdi bana. İstasyonun gişesi sahiden bir mücevher kutusuydu. Her şeyin ayrıntılı biçimde tarifelere yazılmadığı, danışma hizmetlerinin alabildiğine sınırlı verilebildiği o yıllarda gişe görevlisi, tılsımlı ve gizemli bilgileriyle bir sefer, bir yolculuk büyücüsü gibi otururdu gişede. Gişe bütünüyle bütün yolculuk düşlerinin düş kapısıydı. Artık bir “tren kültürü”nün gelişmesiyle insanlarda sabah, öğle, ikindi gibi kelimelerle ifade edilen günün bölümlerine ait zaman kavramı, saat ve dakikalara indirilmişti. Trenler daima “rötarlı” gelirdi.

Trenler Adana’dan, kendi zamanı ve kendi ışıkları içinde gelirdi ve Adana ile ilgili, ne çok imge, koku ve çağrışımlar taşıyarak getirirdi : Sıcak, pamuk, pamuk işçileri, tekstil, kebap, portakal, şalgam, kabadayılık, küfür, kavga, eğlence, barlar, pavyonlar âlemi vb… Artık trenlerin geçmediği ya da çok ender geçtiği istasyonlarda sepetlerinde öykülerini, şarkı ve türkülerini tren geldiği zaman tepsilerin içinde kızarmış kelle, kollarındaki sepetlerde sucuk, ekmek, elma, ayran satan seyyar satıcıların hepsinin dışa vurmuş ayrı bir hikâyesi vardı.

Adana treni bir feryat gibi istasyondan ayrılırken, düdüğünden havayı yırtarcasına çıkan sesler, uzaklara, gurbete gidenlerin sanki acı bir çığlığı gibi gelirdi bana. Günümüz yolcuları, tren sesine eski bir ağıdın nasıl yerleştiğini bilmezden gelirler. Ayrıca Anadolu trenleri hüzünlü, istasyonları yaslıdır. Vagonların camlarındaki TCDD damgalarıyla, insanların aidiyet duygularını pekiştiren, pencereleri ay-yıldızlı o trenler, sanki yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin değişme ve gelişmelerinin, modernliğinin bir sembolü gibi... Bizler giden bu trenlerin ardından ellerimizde birer kova, rayların arasında dökülen kömür kırıntılarını toplardık. Elimiz yüzümüz kömür tozuna bulanmış, birbirimizin ezilmişliğine bakardık.

“Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar”. Hayatımın bir dönemi sanki bir uygarlık çağı gibi, trenlerle, istasyonlarla başladı, onlarla bitti. Bir gün gelecek bir tren bile duygulandırmayacak artık beni. Buharlı trenler de artık tarihin sisleri arasında kaybolup gittiler.

FERİT’İN SİNEMASI

Karaman’da bir tane sinema vardı. Bu da Ferit Çelebi’nin (Karaman’ın il olmasında büyük rolü olan Işın Çelebi’nin sanıyorum dedesi) sinemasıydı. Ben hep kasaba deyip duruyorum ama sinemanın kapısında “ŞEHİR SİNEMASI” yazılı tabela vardı. Ama yine de sahibinin ismi ile anılırdı. Kendi hayatlarında iç savaşlarla boğuşan insanların sığındığı sıcacık bir barınak oluvermişti “Ferit’in Sineması”. Benim gözümde o günkü çocuk ölçülerime göre çok büyük bir sinemaydı. İki ayrı merdivenle çıkılan bir balkonu hatta locaları bile vardı. Salon alçak bir duvarla ikiye ayrılmıştı. Ön kısım (Duhuliye), daha ucuzdu.

Sinemanın büfesi ile gişesi iki önemli ayrıntıydı. Büfede eğlencelik diye daha çok kavrulmuş ayçiçeği ve nohut satılırdı. Bunlar çok tuzluydular. Doğal olarak arkasından gelsin sade gazozlar…

Sinemanın bir hikâye anlatması ve düş gücü damarlarından beslenen fantastik yanı çekiyordu çocukluğumuzu. Öte yandan, kasabanın insanlarının şöyle yavaşça bir kenara itiverdiği sevgiler, aşklar yalnız sinema filmlerinde yer bulabiliyordu. Sinemamızın doğduğu çarşı, içimize hayaller akıtan gerçek ve masal arası Araf’ıydı kasabamızın. Panayır eğlenceliği yönü ise sadece; panayırlarda bir motosiklet akrobasisi olan “alâmet-i üstüvâne”, cambaz, hokkabaz, uçan, insan yutan Şahmeran gösterilerinin bir parçası gibi algılanmasıydı.

Kasabamız belki bir sinema kenti ve onun cenneti değildi. Dünyaya beyaz perdeden bakıyorduk sanki. Beyaz perdenin karşısında kendimizden geçerek, yaşadığımız hayatla, seyrettiğimiz macerayı birbirinden ayıramaz hale gelirdik.

“Ferit’in Sineması” gerçek bir cennet sinemasıydı bizim için. Kasaba yaşamına büyük bir canlılık gelmişti. Yaşamı etkileyen büyük bir olaydı. Tıpkı aya inmek gibi olağanüstü bir şeydi. Haftanın belli bir günü kadınlara ayrılmıştı. Sinema kadınlara henüz yeni hayat usullerini öğretmemişti. Kadınlar birinci müşteriydiler. Her gelen film yıldırım hızıyla tüm mahalleleri dolaşır, ayrıca davul-zurna eşliğinde, çığırtkanlar ellerinde tenekeden ses yükselticilerle film afişlerinin bulunduğu tahta sehpaları sokaklarda ve çarşılarda dolaştırırlar, müşteri toplarlardı. Anımsıyorum, ben de çocukça bir hevesle yapmıştım bu işi bir süre.

Bir gün geldi “Ferit’in Sineması” yandı. “Hayal Şatoları” yıkılmış, rüyalar sona ermişti. Eskiden asetat ve nitrat tabanlı filmler kullanılırdı. Bunlar otuz sekiz derecede kendi kendine dinamit gibi patlardı. Bu nedenle, film kutularının üzerine ıslak çuvallar örtülürdü. Aradan bir süre geçtikten sonra, eskisinden daha güzel ve sağlam yapıldı sinema. Kasabanın bu düş ve masal cenneti, “Hayal Şatosu” uzun yıllar sürdürdü işlevini.

Bugün artık zambaklı vadileri olmayan çocuklar, sınırlarını çağdaş ama barbar haramilerin çizdiği şu dünyada, gazozlu, leblebili, çekirdekli sinemaları rüyalarında bile göremeyecekler.

KARAMAN’A, ÇOCUKLUĞUMA VEDA

İlkokulu bitirdikten sonra, ortaokulda her yıl derslerden onur listelerine geçerdim. Bu, Fransızların “Prix d’excelcence” dedikleri,orta öğretimde başarılı öğrencilere verilen “iftihar” belgesiydi. Annem verilen onur belgelerini her seferinde dayıma gönderirdi. Bunlar herhalde benim ilerde subay adayı olarak kabul görmem için birer “bonservis” ya da “tezkiye kabilinden referans” olarak saklanacaktı. Artık geleceğim aşağı yukarı belirlenmiş, dayım duruma el koymuştu: Asker olacaktım. Çocukken, öğrenim ve meslek seçimi bakımından içimde öyle açık açık önseziler yaşamadım.

Benim de sıcak ülkelere göç eden kuşlar gibi yuvayı terk etmemin zamanı gelmişti artık. Kafka’nın kafesi kasabaya gelmiş, içine alacağı kuşu arıyordu. Ama evde ayrılık sözü edildiği zamanlar da kalbim paramparça olur, parçalar şakaklarımda zonklardı. Beni kaygılandıran, yaşamın daha bilmediğim bir şeyini biraz zamanından önce öğrenmiş olmamdı: Annemin, İstanbul’a okumaya gideceğimden söz ederken, sanki sazın birçok teli kaybolmuş ve geri kalanlar da gevşemiş gibi, yepyeni, akortsuz, dağınık bir ses tonuyla konuşmuş olduğunu anımsıyorum. Oğlunun geleceğini bu ayrılığın gerçekleşmesinde gördüğünü sanan babamın sessizliğinde, bir destekleme belirtisi vardı. O zamana dek, hiçbir zaman hepimizin birbirimiz için bu denli gerekli olduğumuzu yakından hissetmemiştim.

İstanbul’daki subay olan dayımın yanına gidecektim. Kuleli Askeri Lisesi’ne kaydettirilecektim. Dayım aile sorumluluğunu bir taşra ciddiyetiyle yerine getiriyordu. Beni istasyondan uğurlamak için evde düpedüz bir âyine hazırlanır gibi hazırlık yapıldı. Annem tahta bavulumu hazırladı. İçinde, bu evden sadece kendi hayatımın yoksulluğundan elde ettiğimi sandığım “bilinci” götürecektim. Annemle ve halamla nasıl vedalaştım hiç anımsamıyorum.

Adana yönünden gelen, beni yeni bir hayata götürecek buharlı trene bindim. “Kalırsa bu yaz kalacak ömrümden”. Hayatımın bir safhası kapanıyor, ertesi günü bir yenisi açılacaktı. Trene binmeden önce, sığınmayla sarılma arası bir yakınlıkla sarılmıştım babama. Doğrulmak istediğim zaman beni bırakmadı, kendine doğru çekerek önce alnımdan, sonra da yanaklarımdan öptü. Hareketleri, sesinin ahengi, bakışlarındaki tevekkül içimi parçalamıştı. Gözlerinden çenesine doğru yaşlar aktığını gördüm. Ben de kendimi tutamadım, sessiz, hıçkırıksız ağlamaya başladım. Ondan sonrası kolay gözükmüştü herhalde bana. Elini öperken, sanki geçmişle de vedalaşıyormuşum gibi heyecanlıydım. Baba Taptuk’un bilinmeze savurduğu asa gibiydim. O yaz, çocukluğumun son yazıydı. Üçüncü mevki vagonlarından birine yerleştim. Baştaki lokomotifin derin derin soluk aldığı duyuluyordu. Tren penceresi önümde, hayatın ağır ağır bir belgesel kıvamında önümden geçtiği bir sinema perdesi gibi duruyordu. Babam yoksulun o soylu, varla yok arası gülümsemesiyle cansız bir varlık gibi bakıyordu bana. İnsanın içine dokunan bir hali vardı.

Babamın hayali kalbimin dışında, camın öte yanında, bir tülü geçip içeri giremeden kanatlarını çırpan bir kelebek gibi çırpınıyordu. Biliyorum o anda yüreğinden kuşlar göçüyordu babamın.

En son kasabanın kalesini gördüm. Zihnimden silinmemesi gereken bir mazinin sadakatli muhafızı halinde yükseliyordu. Hani şu platin dallarında bana özel şarkılarının acılı kalıntıları olan, titrek telli, levent kavaklar… Doğan kız çocukları için ailelerin diktiği kavak ağaçları… Halide Nusret Zorlutuna’nın üzerine şiir yazdığı kavaklar… Kendimi uçsuz bucaksız bozkıra savrulan, topraktan zamansız kopmuş bir “döngele”ye benzetiyordum. Döngele bir bozkır bitkisidir. Karadağ’ın tepelerinden ve eteklerinden kopup gelen ve esen yelin yönüne göre Karaman Ovası’nda dolanıp duran, her biri bir sepet büyüklüğünde, topaç gibi kuru dikenlerden biridir.

Nerede duyacağız artık tınısını tekrar yüreğimizin, çocukluğun mutlu günlerdeki ezgisini? “Yüreğim yıkık bir saray…” İşte Baudelaire’in “Sonbahar Şarkısı” dizeleri:

“Yakında dalacağız soğuk karanlıklara
Hoşça kal, kısa yazlarımızın gür ışığı.”

Bu içerik, Anı Bisküvi Kültür Yayınları tarafından Karaman 744. Türk Dil Bayramı ve Yunus Emre’nin 700. Ölüm Yıl Dönümü anısına basılan İbrahim Rıfkı Boynukalın imzalı “Toprak Damlı Evlerin Çocukları II” adlı eserden alınmıştır. İzinsiz kopyalanamaz. Yayın hakları kitap yazarının izni ile Karamandan.com'a aittir.

23 Ağu 2021 - 09:38 - Kim Kimdir --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Karamandan.com Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Karamandan.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Karamandan.com editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Karamandan.com değil haberi geçen ajanstır.

01

Suat Kürekçi̇ - Okurken... Kendimi ferİdin sinamasındaki varilden yapılmış sobanın yanında buldum, çıkınca sinemadan tren istasyonunun yarım var, tüm var, beyinli, beyinsiz diye bağıran pişmiş kellecinin yanındaydım Velhasılı 65 yıl geriye doğru yürüdüm.... Yazılacak çok şey var ama..... Yüreğine sağlık, kalemine kuvvet TOPRAK DAMLI EVLERİN. ALTIN KALP Lİ ÇOCUKLARI... BİN SELAM İLE...

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 23 Ağustos 12:38

Karaman'da çift cepheli kiralık dükkan

Karaman merkez Tahsin Ünal Mahallesindeki 4 Nolu Aile Sağlık Merkezi ve İş Bankası yanında, Faik Kayserilioğlı Caddesi No: 72 A/B adresindeki dükkan v...

0534 723 9174

Canlı kaz ve hindi satışı yapılır.

Merhaba, Canlı, yeni mahsül, bakımlı ve organik kaz ve hindi satışı yapıyoruz. Fiyatlar için lütfen irtibat kurunuz. İrtibat tel: Mehmet Doğançay, 05...

MEHMET DOĞANÇAY

Yurtsan Petrol'e personel alımları yapılacaktır

Karaman'da akaryakıt sektörünün öncüsü Yurtsever Petrol'ün Karaman OSB girişindeki şubesi Yurtsan Petrol bay-bayan personel alacağını duyurdu. Alınac...

Toprakçılar Makina'ya Personel Aranıyor

Toprakçılar Makina San. ve Tic. Ltd. Şti. bünyesinde çalışmak üzere torna ve kaynakçı personel aranmaktadır. İletişim:0532 564 0467 - Sinan Toprakçı

0532 564 0467 TOPRAKÇILAR MAKİNA SAN. VE TİC. LTD. ŞTİ.

Desi Panjur'a Personel Alınacak

Desi Panjur fabrikasında çalıştırılmak üzere personel alınacaktır. Başvurulan şahsen yapılması rica olunur. Adres: Organize Sanayi Bölgesi 6. Cadde...

0 338 224 12 40

Grafik Tasarım Uzmanı

Üniversitelerin Grafik Tasarım önlisans veya lisans bölümlerinden mezun. Grafik Tasarım konusunda tecrübeli, bu alanda en az 2 yıl çalışmış, Portfolio...

DİJİBİZ YAZILIM TEKNOLOJİLERİ A.Ş

Golda Gıda Personel İlanı

GOLDA GIDA SAN. VE TİC. A.Ş. Ülkemizdeki ve dünyadaki entegre projeler arasında, büyüklük açısından, en büyüğü olarak dikkat çeken Bera Holding Gıda...

Yurtpet Petrol'e Personel Alınacak

Yurtpet Petrol'e Personel Alınacak Yurtpet Petrolde çalıştırılmak üzere bay ve bayan Mareket Elemanı, Pompa Elemanı ve Pazarlama Elemanı Alınacaktır....

Yetkili Servise Personel Alınacak

Bosch, Siemens, Profilo Yetkili Servisinde çalışacak vasıflı vasıfsız bay eleman alınacaktır. Müracatların şahsen perşembe pazarı sonu fidancının yan...

0 338 212 32 72

Karaman Kazımkarabekir'de satılık tarla

Emlak Tipi: Satılık Arsa - İmar Durumu: Tarlam²: 3.072m²: Fiyatı: 10Ada No: 949 - Parsel No: 76Tapu Durumu: Müstakil Parsel / Takas olur

05327652401

Karaman Markaları

Karamandan.com, Karaman ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 765 24 01
Reklam bilgi


Anket Ülkemizdeki Mülteciler Sınır Dışı Edilmeli mi?