Sezen Aksu'nun Çince Plağı | Karamandan.com - Karaman Haber

Sezen Aksu'nun Çince Plağı | Karamandan.com - Karaman Haber

09 Ağustos 2020 Pazar
Sezen Aksu'nun Çince Plağı

Müzik Eleştirmeni Naim Dilmener’in “Obsesyon” İsimli Romanı Üzerine...

Türkiye’nin farklı dönemlerini kapsayan toplumsal, kültürel ve siyasal dönüşümleri müzik üzerinden okumak pekala mümkün. 1990’ların hemen ilk yarısında yayınlanan Martin Stokes’in “Arabesk” ve Meral Özbek’in “Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski” kitapları kuşkusuz bu konuda öncü çalışmalar.

Popüler müzik eleştirmeni Naim Dilmener’in 2018 yılında yayınlanan romanı “Obsesyon” (Doğan Kitap) ise bu bahsettiğimiz “Türkiye okuması”na edebi katkı sunması bakımından özgün bir metin olarak bence yerini çoktan aldı. Bahsettiğim özgünlük, metnin sadece roman türünde olma durumunu aşarak bu zamana kadar müzik eleştirisi üzerine kitaplar yazmış, dergilere makaleler üreterek popüler müziğin nabzını tutmuş ve hatta kayıt altına almış bir eleştirmenin, kahramanı plak koleksiyoncusu olan bir öyküyle Türkiye’nin son yıllardaki değişimine tanıklık etmesidir.

Dilmener’in daha önce yayınlanmış “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş/ Hafif Türk Pop Tarihi” (İletişim Yay., 2003), “Eleştirmenin Günlüğü” (Everest Yay., 2006) ve “Hür Doğdum Hür Yaşarım/Ajda Pekkan Kitabı” (Everest Yay., 2007) adlı çalışmaları popüler müzik üzerine kaynak metin ihtiyacını karşılayan temel eserlerin başında geliyor.

Güncel müzik ortamına ilişkin tuttuğu günlükler ise bugünden bakınca yarının hafızasına çok önemli bir yelpazeyi aktaracak. Picus dergisinin Ağustos 2003 tarihli ilk sayısında yayınlanmaya başlayan bu günlüklerini daha sonra Milliyet Sanat dergisinde okumaya devam ettik.

Benim Dilmener’i ilk keşfim müzik dergileri toplamaya başladığım yıllarda Çalıntı Müzik Kültürü Dergisi üzerinden olmuştur. Hatta şimdi roman yazarı biçiminde karşımıza çıkan Dilmener’in “Sabrina” isimli bir öyküsünü Çalıntı dergisinde okuduğumu hatırlıyorum (Haziran / Ağustos 1996, Sayı 26). Ki daha sonra bu metin yine Çalıntı Yayınları tarafından “Sabrina-The Remixes ve İmkansız Aşk Hikayesi” (1998) ismiyle kitaplaştı. Ayrıca o yıllarda takip ettiğim kitap eleştiri dergisi Virgül’ün polisiyeyi konu edinen özel sayısında da (Şubat 1998, Sayı 5) yine bir roman incelemesi dikkatimi çekmişti.

Ancak Dilmener’in yazı ile kurduğu ilişki çok daha gerilere dayanıyor. Ta 1973-74’lere. İlk önce mizah yazıları kaleme alıyor ve dönemin mizah dergilerinden Salata’da yayınlanıyor bunlar (Express Dergisindeki söyleşisinden, Eylül-Ekim-Kasım 2018, Sayı 166, s.43). Bu benim için önemli bir bilgi oldu çünkü “Obsesyon”daki kimi muzip, ironik, mizahi anlatıların nasıl bir zihinsel geçmişten süzülerek geldiğini böylece anlamış oldum.

İlk hikayesini 1979 yılında yazıyor: “Münir Hanım”.  Ve edebiyatımızın önemli ismi Füsun Akatlı bu öyküsünü Oluşum dergisinde yayınlıyor hemen. Oluşum 1974-1984 yılları arasında, dönemin birçok şair, öykücü ve eleştirmeninin ürünlerini yayınlandığı dikkate değer bir dergi. Dilmener’in bir de kayıp öykü dosyası var. Beyaz dergisinde yayınlatmak için, yazdığı öyküleri isteyen Lale Müldür’e verdiği dosya maalesef kaybolur. Kendisinde kopyaları olmayan bu ilk öykü dosyasının kayboluşuna çok üzülen Dilmener 1995 yılındaki Mavi Radyo süreci ve 1997’de haftalık olarak çıkmaya başlayan Gazete Pazar’a kadar yazmama kararı alır (Express, Sayı 166, s.45). Gazete Pazar, Dilmener’in müzik üzerine ciddi biçimde yöneldiği ilk yerdir artık.

Bütün bu kısa öykü, karşımızda sadece müzik üzerine yazılar ortaya koyan bir eleştirmenden ziyade, edebiyat ile organik ilişkisini başından itibaren sıkı tutmuş özel bir isim olduğunu göstermesi bakımından manidardır. Radikal-İki ekinde 1990’ların sonundan beri sürdürdüğü müzik yazıları ise geçmişin sonbahar yaprakları arasında uçuşup kaybolmaya doğru evrilen bir yakın dönem tarihini son anda ellerini uzatarak kurtarmaya çalışmak gibidir bence. 1950’lerden başlayarak plaklarda kalmış, o plakların ise kıymetinin bilinmemiş olduğu popüler müzik öykümüzü isimler ve şarkılar üzerinden birer birer geri çağırarak çok önemli bir işlev gördüğü tartışma götürmez.

Dilmener, müzik üzerine nasıl düşünmeye başladığını ve yazıların nasıl geldiğini “Hafif Türk Pop Tarihi” kitabının girişindeki 4 sayfalık metinde anlatır. Gençlik yıllarından biriktirdiği, dinlediği müzik arşivini birileriyle paylaşma ihtiyacına 90’lardaki özel radyo süreci eklenince günümüze ulaşan kitapların ilk adımı atılmış olur. Radyo arayışlarını sürdürürken Dilmener’e cevap “hiç ummadığı bir radyodan” gelmiş. “Dönemin en muhalif radyolarından biri olan Mavi Radyo’nun müdürü Handan Öztürk, büyük bir cesaret örneği göstererek ‘devrimci’ kimliği çok açık olan bir radyoda ‘eski 45’likleri’mi döndürebileceğimi söyledi” diyor (Express, Sayı 166, s.11).

“Hafif Türk Pop Tarihi” 1877’de ses kaydetmeyi başaran ve icadına “fonograf” diyen Thomas Edison’dan plaklara uzanan süreç hakkında bazı bilgiler verip, plağın Türkiye’ye girişini anlattıktan sonra bizi ilgilendiren 427 sayfalık bir bölümle çok önemli ve öncü bir kitap.  1950’lerin bitimi 60’ların başından 2000’lere kadar uzanan popüler müziğimizin tarihi, bir anlamda yakın dönem Türkiye’nin öyküsü olarak da pekala okunmaya müsaittir. 27 Mayıs Darbesinden, Kıbrıs Barış Harekatına, 1970’lerin sağ-sol çatışmasından 80 sonrasının neoliberal öyküsüne, oradan günümüzün dijital dünyasına ulaşan ve içerisinde X, Y, Z Kuşaklarının karakteristik müzikal beklentilerine dair izler bulabileceğimiz bir çalışmadır “Hafif Türk Pop Tarihi”.

Dilmener’in 2018 yılında yayınlanan romanı bence daha evvelki kitaplarından ayrı ele alınabilecek bir metin değil. Çünkü romanda karşımıza çıkan, yaşadıklarına tanık olduğumuz kahramanımız tutkulu bir plak koleksiyoncusu. Hatta bu tutku onun aile düzenini bozacak kadar ileri derecede. Gerçi Dilmener roman kahramanının mesleğini inşaat mühendisi biçiminde planlamış ve öyle yazmaya da başlamış ama tıkandığını hissedince, bildiği en iyi işe -müziğe- dönerek bu sefer plak koleksiyonculuğu yapan birisine çevirmiş yönünü.

İsmi “Selami” olan koleksiyoncun “Sezenak Su” isimli pop müzik sanatçısının Çince plağını elde etmek için sürüklendiği maceraya dahil olduğumuz bir roman “Obsesyon”. Dahil oluyoruz çünkü şehir İstanbul, isimleri deforme edilerek metne katılmış tanıdık sanatçılar, yönetmenler, markalar ise “Seldabağ”, “İbrahim İsotses”, “Hüreyma”, “Çağlayan Irmak”,  “Settarbox” olunca olayların kurgusu yanı başımızda gerçekleşmiş gibi doğal bir hisse kapılıyoruz.

Buna bir de İstanbul’un 2013-2014 yılları arasındaki durumu eklenince aşina bir fotoğraf çıkıyor karşımıza. Kentsel dönüşüm, toplumun değer duygularındaki değişimler roman üzerinden bilindik bir yakın dönem panoramasına davet ediyor hepimizi. “Obsesyon”daki plak koleksiyoncusu kahraman her ne kadar kendisini “ne sağcı, ne solcu, orta yolcu” biçiminde tanımlasa da Türkiye’nin güncel meselelerine dair vakıalar sayfalara yayıldıkça, muhalif ve  eleştirel bir belleğe sahip olduğunu anlamak mümkün.

Muhafazakar kesimdeki dönüşüm, değer kaybı “Selami”nin hazırladığı CD’leri gizli gizli satın alan küçük dükkan sahibi “Diyanettin”le biçimlenirken, 6-7 Eylül Olayları’ndan miras kalan acı yaşanmışlıkların ürkekliği de herkesin “Kemal” diye bildiği ama asıl ismi “Antranik” olan gayrı Müslim plak satıcısı üzerinden anlatılıyor.

Romanda bahsi geçen bütün bu tanıdık isim, mekan, marka ve olaylarla beraber kuşkusuz en büyük sürpriz, Dilmener’in metin içinde kendisi ile dalga geçmesi. Bunun yazar için takdire şayan bir olgunluk örneği olduğu tartışma götürmez. “Selami” kendisindeki “Caz Sesleri” dergisinin koleksiyonuna atıf yaparak Dilmener için şöyle diyor mesela: “Biz koleksiyoncuların hem sevdiği hem de biraz ukala bulduğu Nail Hardener, pop tarihimizi yazarken bu külliyattan faydalanmış. Biraz şımarıktır, ‘Yerim yok, bakıp not alacağım sadece’ deyince, ‘Kiralayalım o zaman’ demiştim.  Gıkını çıkartamamıştı ve ciltlerin bir hafta onda kalması karşılığında bayağı bir para atmıştım cebe” (s.42).  Bu kendi ile dalga geçme hali, romanın birçok yerinde yineleniyor. Plak arşivinden yararlanmak isteyen özel TV kanalına telefonda söylediği “Ben televizyon meraklısı değilim hanımefendi dedim, bu numaraları Hardener’e çekin. Ekran delisi odur” (s.132) cümlesi gibi.

Abartısız, yalın, sürükleyici, okuru sayfalarına tanıdık isim ve Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı olaylarla dahil eden romanın teknik anlamda en önemli özelliği tutkulu bir koleksiyoncunun ruh dünyasının bütün kılcallarına inilmiş, onun olaylar karşısında nasıl düşünüp davranabileceğine çok iyi çalışılmış, plaklara yönelik tutkusunun hastalık boyutuna nasıl eriştiğinin psikanalitik izlerinin metne ustalıkla taşınmış olmasıdır.

Türkiye’deki kültürel, ahlaki, kentsel ve siyasal değişimi okumak, bu değişimin birey üzerinde ne tür tahribatlar meydana getirdiğini fark etmek, nereye doğru gittiğimizin duyarlılığına varmak ve bütün bunları bir roman metni üzerinden biçimlendirmek hususunda “Obsesyon” dikkate değer bir metin.

Okunma : 1409