Dev Cüce ve Yedi Prenses | Karamandan.com - | Karaman Haber

Dev Cüce ve Yedi Prenses | Karamandan.com - | Karaman Haber

25 Nisan 2019 Perşembe
Dev Cüce ve Yedi Prenses

Kuşatma altındayız! Kızılderili insanlara; Avrupalılar tarafından hediye edilen veba mikrobu bulaştırılmış battaniyeler gibi biz de aynı insanlar tarafından vebalı teknoloji malzemeleri, vebalı tohumlar ve ekonomik anlayıştan dolayı vebalı düşüncelerle kuşatılmış haldeyiz. Bu kuşatmada bize verdikleri malzemeler ise bu defa bedava değil maddi bedel karşılığında oluyor. Hem ekonomimizin zayıflamasını, hem üretim kabiliyetimizin yok olmasını,  hem de insani değerlerimizin yitirilmesini sağlayan bu kuşatma araçları hem bizi hem de ekonomimizi bağımlı hale getirdiğinden enflasyon sebebiyle de fakirleşiyoruz. Bundan dolayı bir lira ile çalışan masaj koltuklarını çok seviyorum… Enflasyondan hiç etkilenmiyorlar! 

“Su, gölgelik ve gıda yoksa çöldeki özgürlüğünüz bir işe yaramaz” dedi, Kemal SAYAR.

Kuşatma altındayken; teknolojinin uyuşturduğu insanlar, yaşayan ölüler halini alıyor. Yaşayan ölüler; hafızaları zayıflatılmış, başına gelen musibetleri kısa süre sonra unutur olmuş ve saldırganları dost olarak görmeye başlayıp iradesiz şekilde kalesinin kapısını açar olmuşlar. 

Saatin kaç olduğunu öğrenmek için cebinden çıkardığı telefonun ekranına bakıp telefonunu tekrar cebine koyduğu anda saatin kaç olduğunu unutan kişi kendini nasıl hisseder? Bir de böyle düşünün… 

Şu an hayatımızın güllük gülistanlık olduğuna aldanmayalım! “Barış savaşın ertelenmiş halidir” dedi, Clausewirz. Bu savaşta: “Elin gıdasıyla halkımızı nasıl doyuracağız, elin ilacıyla hastamızı nasıl tedavi edeceğiz, elin silahıyla da vatanımızı nasıl savunacağız… Hayati alanlarda outsourcing yapacağız diye kendi göbeğimizi kendimiz kesmek zorunda olduğumuz alanları başkalarına terk edersek, göbeğinden fazlasını keserler” dedi, ekonomi Üstadı Şeref OĞUZ.

Dünyayı içine sığdıramayan insanların dünyevi tüm istek ve arzuları içine sığdırmaya çalışması fizik kurallarına saygısızlık olmuyor mu? Olayın farkında olmayan cüceler, kendilerini dev zannederken, devleştiğimiz zannına sebep olan istek ve arzular prenseslerimizin sayısını artırıp bizi derin uykulara sürüklemiyor mu? 

Küçücük ve zayıf bedenimizin içine hapsolmuş dev isteklerimizi tatmin etmek için bizleri kandırıyorlar! Her şeyin en iyisine layık olduğumuzu düşündürtüyorlar! İhtiyaçlarımızın sınırsız olduğunu iktisat ilminin slogan cümlesi haline getiriyorlar!  İhtiyaçlarımızı belirlemede maddi anlamda bizden üstün olan insanları teknolojik araçlar vasıtasıyla göz önünde tutarak ihtiraslarımızı kamçılıyorlar. Sayısal bir veri olmadan, teknolojik bir görüntü olmadan insanların halinden anlayamıyoruz artık.  

“Bugün çok yorgun görünüyorsun. Hiç oturma imkânın olmadı mı?” dedi, evin hanımı. Yorgun bakışlarla: “Öyleee… Çok mu belli oluyor?” dedi, evin beyi. “Yooo! Halinden anlamadım! Telefonunun adım sayar uygulamasından anladım” dedi, evin hanımı.

Belli prensiplerin dışına çıkma imkânı olmayan ve devamlı aynı tekrarı yaparak efendilerine hizmet eden makineler, insanların efendisi olunca insanlar da makineleşti. Duygularından sıyrılmış halde, prensiplerle yaşayan insanlar türedi. Günde üç öğün yemek, her gün farklı bir kıyafet, renk uyumu, sanal ortamda fiyakalı selfi gibi insan hayatına yeni prensipler eklendi. Günümüz yaşayarak değil izleyerek ve tekrar ederek geçiyor artık.

İletişim aletlerinin çoğalması ile acayip şekilde iletişimsizliğin olduğu bu zamanda aynı evin içinde yaşayan insanlar bile işaretlerle anlaşır hale geldi. Elektronik bir bilgi olmadan; gözlem yaparak, dinleyerek, evin kapısını kapatışından, sofrada yemek yiyişine kadar birçok halinden insanların durumunu anlayamıyoruz artık. Hem bakar kör olduk, hem de duygusuzlaşıp robotlaşır hale geldik. 

İmkânlar geliştikçe manalar daha mı azalıyor ne? Tıpkı; özel otomobillerin sayısının artıp yolların duble, kavşakların dubleks ve tripleks olduğu bu zamanda ziyaretlerin azalması gibi… 

“Bugün büyük evlerimiz var ama ailelerimiz küçük, çok tanıdığımız var ama onlara ayıracak zamanımız yok, bilgiliyiz ama muhakememiz zayıf, çok ilaç var ama daha az sağlıklıyız, aya gidip geldik ama karşı komşuya gidecek cesaretimiz yok. Etrafımız bilgisayarlarla örülü ama gerçek bir konuşma yürütemiyoruz, nicelik konusunda üstümüze yok ama nitelikten mahrumuz, hızlı yiyor ama yavaş sindiriyoruz, sert adamlar zayıf karakterler, yüksek kârlar alçak ilişkiler zamanı bugün. Pencerenin dışında çok şey var ama evin içi tamtakır” dedi, Charles EİSENSTEİN.

Biyolojik olarak yaşayan insanların gözümüzün önünde olmasına rağmen, çok sayıda kayıp insanlar da var etrafımızda.

Masum şekilde hayatımıza giren teknolojik aletler hayatımızı kolaylaştırdığı iddia edilirken irademize de görünmez iplerle kördüğüm atıyor. Kolaycılığın getirdiği basitlik içinde konfor delisi olan insanlar; tembellik halinde süren hayatlarında yeni hastalık türleri ile karşılaşırken, ekranların tanınmış yüzleri haline de getiriyor sağlık sektörü çalışanlarını.  

İnsanlar devamlı ikna ediliyor, yeni çıkan ürünlere ihtiyacı olduğuna. Pazarlamacılar ve reklamcılar tarafından ikna edilen insanlar ise daha çok esir oluyor sahip olması gerektiğini düşündüğü ürünleri almak için; kredi kuruluşlarına, senet verdiği satıcılara… Esir olan insan ise esaretten kurtulmak için daha çok kazanmak istiyor, daha çok vahşileşiyor ve de daha çok esir oluyor. “Kazanmanın en kötüsü kendimizi kaybederek kazanmaktır” dedi, İbrahim TENEKECİ abimiz. 

"Borç almaktan sakının! Çünkü o gecenin kaygısı, gündüzün ise zilletidir" dedi, Son Nebi (sav).

Bundan yirmi-otuz sene evvel “insanlar ceplerinde taşıdığı ekranların bağımlısı olacak” deseydi birisi, herkes ona muhtemelen “deli” derdi. Bugünlerin de delileri vardır; gelecek nesiller tarafından öngörülü olarak anılacak, göz önündeki kayıp insanları işaret edecek.

Bağımlılığın, özellikle de teknoloji bağımlılığının insanı gereksiz şekilde oyaladığı ve bundan dolayı da çocuklaştırdığı ortadadır. Bir sürü oyuncağı varken gidip ıslak mendilin paketiyle oynayan çocuklar gibi.  

İhtiraslara kapılmadan ihtiyaçlarımızı belirlersek içimizde de dünya sevgisi olmaz. “Dünya da gül gibi dikenlidir” dedi ve şöyle devam etti Ömer SEVİNÇGÜL abimiz: “Sıkı sarılırsan canın yanar”. 

Bu durumun bilincinde olanların ise elinden ancak şu geliyor Gökhan ÖZCAN abimizin tabiriyle: “Bütün kazancı yine doğrudan onların ceplerine, banka hesaplarına giren kişi başı üç beş kelimelik sosyal medya isyanları”.

Yazıya son noktayı Kemal SAYAR koysun: “Dünyayı kendimizden uzaklaştırabildiğimiz kadarıyla özgürleşiyoruz. Senden geriye, senden sonrası kalır.”

Okunma : 889