Altıgende Yönetim 1 | Karamandan.com - Karaman Haber

Altıgende Yönetim 1 | Karamandan.com - Karaman Haber

05 Nisan 2020 Pazar
Altıgende Yönetim 1

Altıgen yazı dizisinin son bölümü olan yönetim konusuna giriş yapmadan evvel muhabbet yoluyla istişare edip, dikkatle dinleyip, itinayla notlar almama yardımcı olan Doktor Sadık Ahmet İlkokulu öğretmenlerinden Burhanettin SAYGILI Hocama, Başarı Eğitim Kurumları Kurucu Temsilcisi Mehmet COŞAR Hocama, Hanımım Esra SEZGİN’e, bu husus üzerine muhabbet ettiğim veli ve öğrenci arkadaşlarımıza teşekkür ederiz. 

Eğitimde de dâhil olmak üzere toplumun geleceğini etkileyen yönetim süreci; hassas dengeler arasında her zaman var olan nazlı bir çiçek gibidir. Hakkı verildiğinde serpilip güzelleşirken, hakkı verilmediğinde önce solar, sonra kurur, sonra toprağa karışır ve en sonunda da yok olur gider. 

Toplumu dev bir insan olarak düşünecek olursak; vücudun uzuvları arasında adil bir işleyiş olmadığı zaman ortaya çıkan hastalıklar, toplumlar için de geçerlidir. Toplumların hastalıklarının tedavisi ise daha müşküldür. Fitne bir kere girmeye görsün, haksızlık bir kere boy atmaya görsün, adaletsizlik dikeni yeşermeye görsün, menfaat çarkları dönmeye görsün…

Her insanın kendine göre yönetimle alâkalı vazifeleri vardır. Kimileri sultandır, kimileri patrondur, kimileri müdürdür, kimileri aile sahibidir, kimileri de nefsiyle baş başadır… Yönetim ağı böylesine geniş olduğundan yazımız üç bölüm olarak yayımlanacaktır. İlk bölümde kişilerin, ikinci bölümde yapıların dikkat etmesi gereken konulara değinmeye çalışacağız. Üçüncü bölümde ise eğitim yuvalarımızdaki durumlara değinmeye çalışacağız.  

İnsan kaynaklı olduğu için; yönetim de insan iradesinin sonucudur. Yönetimdeki insanın iradesi ortaya koyduğu sonuç ile toplumlara altın çağını da yaşatmış en acılı dönemlerini de yaşatmıştır. Azim, tevazu, kifayet, şahsiyet, mesuliyet, liyakat, sadakat, milli amaç, sağlam altyapı gibi hasletleri üzerinde barındırmayan yöneticiler sorumlu olduğu sahada; hizmet vermez yıkım yapar, can suyu vermez kökleri kurutur, toplumu ihya etmez gönülleri yıkar, adalet biter zulüm başlar. Ömrü kısa da olsa zulmün, topluma verdiği zararın sonuçları uzun süreli olabilir.  Üstad Hayati İNANÇ’ın dediği gibi: “Her şey inceldiği yerden kopar, zulüm ise kalınlaştığı yerden”.

Birçok dünyevi işimizde olduğu gibi maddeci düşünce, hayatımızın her alanına hâkim oldu. Uzmanlaşmaya aşırı değer vererek, toplumdan koparak çalışmaya insanları inandırdık. Vaktinin büyük kısmını çalışmaya ayıran insanlarımızın bir kısmı kabiliyetlerine göre hedeflerine ulaştılar ve bir şeylerin uzmanı olup itibar gördüler. Vardıkları noktaya meşakkat içinde gelen insanlar maddeci zihniyetin ürünü olarak elde ettiklerini kendilerinden bilir oldular. Eğitimli, kabiliyetli ama niyeti düzgün olmayan insanların yetiştirildiği ortamda emanetler ehline verildi belki ama ortada yine eksik bir husus kaldı. İyi niyetin olmadığı dolayısıyla maddeciliğin hâkim değer olduğu ortamda ortaya ne hayırlı iş çıktı ne de hayırlı insan. Maneviyattan yoksun maddiyat bela oldu topluma, iyi niyetten yoksun kabiliyet vahşiliği artırdı toplumda.   

“Hayırlı işlerin ortaya çıkması için üç şeyin yan yana olması gerekir: iyi niyet, iyi kabiliyet, iyi gayret… Mesela iyi niyetli birisinin kabiliyeti de bir işi yapmaya elverişli olsa, ama gayreti olmasa o kişi o işi hakkıyla yapamaz. Yine, iyi niyetli birisinin gayreti de olsa ama kabiliyeti olmasa o iş eksik kalır. Fakat bu üç unsurun, yani niyet, kabiliyet ve gayretin esası niyettir. Niyet iyi olmadıkça kabiliyetin ve gayretin çok olması bir işi meydana getirir, ama hayırlı bir iş olamaz” dedi, Savaş BARKÇİN.

Yönetim kademesine gelecek insanlarda liyakat mi olmalı yoksa sadakat mi diye düşünüp tartışırken birbirini tamamlayıcı iki unsuru birbirinin zıttı gibi görerek geleceğimizi köreltiyoruz. Liyakatin iyi bir şey olup karabetin kötü bir şey olduğunu, sadakatin iyi bir şey olup hıyanetin kötü bir şey olduğunu anlamak ve liyakat ile sadakatin birbirini tamamlayıcı unsur olduğunu görmek iyi yönetimin marifetlerindendir. 

“Liyakat ve sadakat iki kardeştir. Sadakat, liyakatin ağabeyidir. Ondan biraz daha uzun boylu, daha olgun, daha büyüktür. Tek başına sadakati gözetmek işlerin bozulmasını ve yozlaşmayı; tek başına liyakati gözetmek ise davasızlığı ve ahlaksızlığı getirir. Temel liyakat, sözde değil özde ahlaklı olmak; en büyük sadakat de Allah’a ve bu millete sadık olmaktır” dedi, Savaş BARKÇİN.

Gücümüzün ölçüsünü, imkânlarımızın durumunu, seviyemizin çapını, hedefimizin uzunluğunu, soluğumuzun dayanıklılığını ve kendimizi tam olarak bilmeden bilmediğimiz maceralara atılma konusunda çok cesuruz. Kendimizi yetiştirmeden başkalarını yetiştirmeye çalışmaya çok istekliyiz. Nefsimizin dizginlerini elimize almadan başkalarının nefislerini sorgulamaya çok meraklıyız. Kendimizi değerli gördüğümüz her konuma layık görürken yetersizlikler içinde iyi niyetle geldiğimiz yerlerde kötülüğe vesile olmaktayız. Fayda vermeye çalışırken zarar, iyilik yapmaya çalışırken kötülük, hizmet vermeye çalışırken ziyana sebep oluyoruz. Zararımız hem topluma, hem neslimize hem de nefsimize oluyor. 
 
“Yeterli ahlaki ve psikolojik hazırlık olmadan, kararlı ve yapılandırılmış elzem kadronun minimumu olmadan, şans eseri ele geçirilen iktidar, hizmet vermek değil, darbe gerçekleştirmek anlamına gelir” dedi, Aliya İzzetbegoviç.

Kazanmadan harcama meraklısı olan nesilleri yetiştiren nesil de kendini yetiştirmeden, yöneticilik sorumluluğunun ve yöneticiliğinin afetlerinin farkına varmadan, insani ilişkileri zayıf olan, muhabbeti zehir olan, hâl beyanını okuyamayan, makam odasının hissedilemeyen ısı derecesini sıfırın altına düşüren insanlar vardır. Her şeyin kendi cinsini doğurduğu dünyada kötülükler de her geçen gün kendinden daha kötüsünü doğurarak bizi daha betere doğru götürmektedir. “Görev istenmez, verilir” düsturunun hâkim olduğu dönemde nefsini tanıyan, dünyevi tehlikeden çok uhrevi tehlikeleri gören ve kendini bilen insanların yerini “görev verilmez, bir yolunu bulunup elde edilir; tüm imkânlarıyla beraber” edepsizliğini rehber edinen zırcahil insanlar gerek toplumu, gerek izzetini, gerekse de ahretini rezil rüsva etmektedir. 

“Gücü kaldıran nefsini, kaldıramayan ise kendinden güçsüzleri ezer” dedi, İbrahim TENEKECİ abimiz.

Fiziksel gücü sınırlı, midenin büyüklüğü belli, alacağı nefes sayılı, yaşayacağı günler de pek kısa olan insanın iştahı, şehveti, arzusu, emeli sahip olduğu hadlerin çok üstünde oluyor çoğu zaman. Amaca ulaşmak için hırsa kutsiyet veriliyor, acıma duygusunun başarının önünde en büyük engel olduğu düşünülüyor, maddi kazancın tek başarı şekli olduğu vehmediliyor. Sabırla yürümenin, bir amaca ulaşmak için gereken ameli işleyip kadere razı olmanın, sonuca ulaşma veya ulaşamama gibi her iki halde de hayırlısı olsun dememenin vermiş olduğu azab toplumumuzda sonuna kadar çekiliyor. Çekilecek gibi olmadığı halde… 
 
“Hırsız, hırstan geliyor. Hırs sürükler, azim eşlik eder” dedi, İbrahim TENEKECİ abimiz.

Ateşin balçıktan üstün olduğu zannını güttüğünden apaçık emre isyan ile şeytani bir haslettir büyüklük hissi. Şeytan damarlarımızda alyuvarlar ve akyuvarlardan daha hızlı şekilde dolaştığı için içimizde bulunan büyüklenme hastalığı makam sahibi olunduğunda birçok insan için dermansız bir hastalık haline geliyor. Vücut bütünlüğüne, organların uyumlu çalışmasına, doktora gitmeye ve eczaneye başvurmaya ihtiyaç duydurtmayan bu hastalık; diğer insanlar nezdinde aşikâr, kendince de sinsi şekilde ilerlemektedir. Bu hastalık için tıbbi tedavi, tıbbi ilaç veya organik ilaç alınmasa da büyüklük hissinin yan etkileri olduğu kadar topluma zararları da hayli fazladır.
 
“Büyüklük hissi, kibri de beraberinde getiriyor. Yan etkileri hayli fazla” dedi, İbrahim TENEKECİ abimiz.

Gündüz vakti güneşin ışıklarının en güçlü olduğu zamanda elinde fenerle adam arayan Diyojen’den bu yana değişen bir şey var! Aynı güneşin olduğu zamanımızda, aydınlatma araçlarının daha güçlü olduğu, kesintisiz enerji kaynaklarının icat edildiği, gecenin en koyu olduğu günde bile şehirlerin yaydığı ışıklar yüzünden gökyüzünde görülen yıldızların bir elin parmaklarını geçmediği zamanımızda artık bu arayış yok gibi. “En kıymetli metamız karakter olsun” dedi, Nurettin TOPÇU. Kavram karmaşası yaşandığında, kelimelere niyetlere göre şekil aldırıldığında, manevi, milli, tarihi terim ve kişilerin kullanışlı alet edevat haline getirildiğinde; toplumun karakteri de büyük yara alıyor. Yaralı olan toplumda kan kaybını önlemek için dertli ve nefsini ayağının altına alan insanlara ihtiyacımız var. 
    
“Artık adamını bulanla değil, adam olanla yürünmelidir” dedi, İbrahim TENEKECİ abimiz.

Şadan Sezgin

Okunma : 751