İslam’da Tasavvuf - Tarikat Var mı? | Karamandan.com - Karaman Haber

İslam’da Tasavvuf - Tarikat Var mı? | Karamandan.com - Karaman Haber

19 Eylül 2020 Cumartesi
İslam’da Tasavvuf - Tarikat Var mı?

Önümüze sürülen bir şey için “İslam’da var mı? Sorusu bazen olumsuz bazen de olumlu cevaplanabilir. 

Burada ölçü İslam’a yani onun ana kaynakları Kitap ve Sünnete uygun olup olmadığıdır. 

Bu durumda soru: “… İslam’a uygun mudur?” şeklinde olmalıdır. 

Tasavvuf hususunda bin yıldır binlerce cilt kitap yazıldı. 

Tasavvufu reddedenin sadece Selefi akımın kurucusu İbn-i Teymiye olduğunu görüyoruz. Artı zamanımızda terör örgütlerinin başlıca kaynağı Selefi akım olduğu da bir gerçektir. Mesela el-Kaide kurucusu Bin Ladin Suudi bir selefidir. 

Yani tasavvufun biraz daha ibadetlere ağırlık veren ve fazla dünyevi siyasetle ilgilenmeyen hali Selefileri her zaman kızdırmıştır. Daeş, Boko Haram ve Şebab terör örgütleri neden türbelere saldırıyor sanıyoruz? 

Tasavvuf ve Tarikatlar tarihin her döneminde siyasete karıştıkları zaman sıkıntılar yaşanmıştır. Oysa tasavvufun asıl amacı olan zühd ve takvada buna asla izin verilmez. 

Tasavvuf ve Tarikat hakkında burada bir detaya girmeyeceğim. Bu hususta  DİA Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinin ilgili maddelerini okursanız doyurucu bilgiye erişebilirsiniz.

Âcizane burada tasavvuf ve tarikatlar hakkında sizinle İslam Medeniyeti Kopleksi içinde kısa bir yolculuk yapmak istiyorum. 

İslam’da tarikat ve tasavvuf var mı? Sorusu, İslam’da amelde mezhep var mı? sorusuyla aynı değerdedir.

Önce İslam’da Mezhep Var mı? Sorusuna kısa bir cevap verelim ki bu cevap aynı zamanda İslam’da tarikat ve tasavvuf var mı? Sorusuna da büyük oranda cevap olacaktır.

M. 610 ile 632 yılları arası son peygamberin (sav) peygamberlik hayatı olup bu 23 yıl Kur’an’ın tenzil – indirilme çağıdır.

Bu çağda Müminler her soru ve sorunlarını peygamberimize sorarak hallediyorlar, soru ve sorunlar hakkında da ayetler iniyor, hadisler irat ediliyordu. Medine merkezli İslam Devletinin civarına ise talep üzerine mürşit sahabeler gönderiliyor onlar da efendimizden gördükleri şekilde İslam’ın ibadet ve muamelat esaslarını uyguluyorlardı. 

Yani Kur’an ve Hadisler sadece ağızlardaydı, uygulamalar ise bizzat mescitte peygamber efendimiz tarafından yapılıyordu. Müminlerin sayısı hepsine bir ezanla ulaşılabilecek kadar olduğundan her hangi bir tatbik kitabına ihtiyaç yoktu. 

Derilere, taşlara, varsa kâğıtlara ve en önemlisi de hafızalara yazılan yüce kitabımızın kitaplaşması için efendimizin vefatından sonra 15 yıl geçecektir. 

İkinci gözbebeğimiz hadislerin tedvini ve tasnifine başlamak için ise yüz yıl geçmesi gerekmiştir.

İşte bu iki ana kaynağı bütün ve kitaplaşmış olarak önlerine alabilen Müctehid İslam âlimleri peygamberimizin yaşadığı asrı esas alarak İslam hukukunu tasnife geçmişlerdir. 

Zira buna şiddetle ihtiyaç vardır, artık İslamiyet üç kıtada yedi iklime yayılmış ve Arap olmayan Türkler, Çinliler, Rumlar, Afrikalılar, Farslar ve Berberiler arasında da hızla yayılmaya başlamıştır. 

Bu sırada karşılaştıkları çeşitli ayet ve hadisleri birbiriyle açıklamışlar ve bu konuda peygamberimizle beraber yaşayan arkadaşlarının nakillerine başvurmuşlardır. 

Mesela abdesti anlatan ayeti ele alalım: 
“…veya kadınlara dokunur da su bulamazsanız….” (Maide 6) 

Bu ifadeyi hayatta olan sahabeye soran Müctehid âlimler iki cevapla karşılaşırlar; birisi dokunmak normal cildine değmek, birisi de cinsel birleşme olarak anlatınca iki görüş ortaya çıkıyor.

İşte mezheplerin temeli budur ve gayet normaldir. Bu ve benzeri bazı yorumlarla Ümmet için bir rahmet sayılan, basit amel farklılıklarını içeren mezhepler ortaya çıkıyor.

Şimdi asr-ı saadette mezhep yoktu, ben mezhepsizim, diyen var mı?

Evet var ve olabilir. Ancak bir Müslüman ya kendisi ana kaynaklarımız olan Kitap ve Sünnetten Şeriatı uygulayabileceği hükümleri çıkarıp hukukunu tanzim edecek ya da bunu yapan bir Müctehid âlime uyacaktır. Üçüncü bir yol yoktur. 

Ümmetin birinci şıkka girmesi Ulema seviyesinde, asgari olacağına göre büyük kısmı bu önder müctehid âlimlerin görüşüne uymak zorundadır. İşte mezhepler böyle hayata geçmiştir. 

Şimdi gelelim tarikat – tasavvuf meselesine.

Bir meseleyi anlamaya çalışırken eğer iyi niyetliyseniz o konuyla alakalı önyargılardan ve peşin hükümlerden öfkenizi zapturapt altına almanız gerekir. 

Tarikat ve tasavvuf hakkında daha doğrusu bu yolda olduğunu iddia edenler hususunda duyduklarımız, gördüklerimiz ve izlediklerimiz bizi yanlış algıya sürüklememelidir. Yani kurumları yıpratmak ve itibarsızlaştırmak için gerek bilinçli ve uzaktan kumandalı gerekse cahilce yapılan hareketler bizi şaşırtmamalıdır. Böyle bir yanlışa düşmek Müslümana bakarak İslam’a küsmeğe benzer. 

Tarikat ve tasavvuf ayet ve hadislerde bol bol adı geçen zühd, takva ve zikrin aynen İslam hukukunun tedvin ve tasnifi gibi kategorize edilmesinden ibarettir. Ancak şeriat zaruri, tarikat ihtiyari – isteğe bağlıdır.  

Şeriatı hayatına uygulamayanların tarikatı uygulama şansı asla yoktur. İmam-ı Rabbani hazretlerinin buyurduğu gibi: şeriattan kıl kadar taviz verenlerin tasavvufta kesinlikle yeri yoktur.

Yani Tarikat ve Tasavvuf peygamberimizin gündelik fikir, zikir ve ibadet tarzına yapabildiğimiz kadar ayak uydurabilmektir. 

Tarikatlar bu durumu bazı kurallara bağlayarak sayısal hale getirmişlerdir. Bu sayısal hali de ayet ve hadislerden çeşitli kaynaklarla ve yorumlarla elde etmişlerdir. Mesela İhlas Hatminin 1000, Ayetelkürsi hatminin 333, Yasin Hatminin 41, Tevhit Hatminin yetmiş bin olması gibi. 

Tasavvuf ve onun somut okulu olan tarikatın özü zühd ve takvadır. 

Zühd ve Takvanın en büyük temsilcisi peygamberimizdir (sav). Bu nedenle Tarikat-ı Muhammediyye / Hz Muhammed’e (sav) Ait Tarikat” adıyla İzmirli Türk Âlimi İmam Birgivi bir eser bile yazmıştır. Burada ve her yerde tarikat: yol yöntem tarz ve uygulama demektir. Bu eserinde de İmam Birgivi hazretleri peygamberimizin İslam’ı yaşayışını ve örnek hayatını konu edinmiştir. Muhammed Ebu Said Hadimi hazretleri de bu esere Berika adıyla enfes bir şerh yazmıştır. 

Zühd ve takvayı esas alan tarikat ve tasavvuf erbabının ulaşacağı en yüksek nokta yüce peygamberimizin takva ve zühtteki bulunduğu noktaya göre yeryüzü ve arş gibidir.

“Kalk, birazı hariç olmak üzere geceyi; yarısını ibadetle geçir. Yahut bundan biraz eksilt.” (Müzzemmil 2-3)

“Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın.” (İsra 79) 

İşte peygamberimizin takvası, bu takvada her gece uykuyu kesip teheccüt namazı kılmak farzdır! 

Müslümanların aynı seviyede Allaha yakın oldukları düşünülemez.

Ayetlerde ve hadislerde normal olarak Allahtan sakınan Müslümana sıfatı müşebbehe sıgasıylaTaki, denirken en fazla sakınanlara ismi tafdil sığasıyla Etkâ denmektedir. Kebir – Ekber, Kerim – Ekrem gibi.

O halde Allahtan daha fazla sakınmak ve ona yakınlaşmak için bir çaba söz konusudur ve bunu başlatanlar da ilk sahabelerdir.

Tarikat ve Tasavvuf zaruri değil demiştik, şimdi bunu bir ayetle teyit edelim:

“… (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar… (Hadid 27)

Bu ayetten ne anlıyoruz?

Allah’ın farz kılmadığı ibadetler de yapılabilir, bu ibadetlerle onun rızasına erişilebilir.

Ruhbanlık Hristiyanların bir nevi tasavvufu ve tarikatıdır. Onlarda da ilk devirlerde Roma zulmünden dağlara sığınanlar ruhbanlığı ihdas etmişler, Müslümanlarda da dört halife döneminden sonra siyasi kargaşa ve zulümlerden inziva hayatını tercih edenler tasavvuf hayatını ihdas etmişlerdir. 

Vay efendim demek tasavvufta Hristiyanlardan etkilenmişiz, gibi iyi niyetli yakınmalar için derim ki:

Bak kardeşim, Allah da birdir, din de birdir ve her dönemde adı İslam’dır. Bu dinin İslam’dan önceki adı halk arasında Hristiyanlıktır ve İslam’la yürürlükten kalkmış fakat zamana ve zemine uygun hükümlerden ipka edilenler de olmuştur.  Bırakalım da bu kadar benzerlik olsun! 

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat 13)
Bu ayetteki tarz bir takvayı esas alan İslam Tasavvufu pasifliğe, zayıflığa, pejmürdeliğe izin vermez. Günahın bırak açık olanını gönülde olanını bile yasaklar. 

Şüphelilerden kaçınmayı esas alır. Yunus Emre’nin dediği gibi “bir gönül yıkmayı Kâbe’yi yıkmaya eşdeğer sayar.

Cihadı en önemli ibadet addeder. Bir kişiyi Müslüman etmeyi bütün cihanı diriltmekle aynı kefeye koyar.

İşte İslam Mutasavvıfları kurdukları tarikatlara en âlim ve takva sahibi kişileri baş yaparak Müminleri sağlam ve korkusuz bir mücahit olarak yetiştirirler. 

Bin yıldır Türk Yurtlarında cihadın, tebliğin ve İslam’ı yaymanın mimarları onlardır. 

Başta Moğol orduları olmak üzere Anadolu’da düşmanlarına hayat vererek Müslüman eden onlardır. Karınca gibi nöker sürülerinden oluşan yüz binlerce Moğol ordularını asimile ederek Müslüman yapan bunlardır.

Memlukluların, Selçukluların, Karamanoğullarının, Osmanlıların akıncı uçlarında hep onlar vardır ve görevleri kılıçla değil gönülle fetihlerde bulunmaktır.

Mükremin Kızılca

Okunma : 1433