Halil Altıntaş | Karamandan.com - Karaman Haber

Halil Altıntaş | Karamandan.com - Karaman Haber

08 Nisan 2020 Çarşamba
Halil Altıntaş

1968 yılı, Ağustosun ilk günleri. 

Soğukbunar’daki kelifte üç çocuklu bir aileydiler.

Sekiz aylık Halil gece boyu ağlamış, anacığı Dursun abla, kah eliyle kah ayağıyla ere kadar ağaç beşiğini sallamıştı. Ne onun ninnileri ne de beşiğin iki ucunu birleştiren üstteki ağaçta dizili çıldıravıklar onu dindirmiyordu. 

Dışarıda rüzgâr vuvvv diye bir türkü tutturmuştu. Beşiğin üstündeki yorganı çekti, bağırtlağını çözdü, Halil’ine yapıştı, emzirmeye başladı. 

Soğukbunar soğuk akar
Akışı sinemi yakar
Mildir mildir bana bakar
Beşiğinde Halil’im!

Durmuş emmi erden ayaklandığında onlar yeni uykuya dalmışlardı. Keliften dışarıya çıktı, dışarıda sanki kar var da eritecekmiş gibi püfür püfür bir aşağı yel esiyordu.

Kapıyı Durmuş emmi içeriden yel dışarıdan iteliyordu. Hava ayaz mı ayazdı. Kır serçeleri, sarı serçeler, kaya serçeleri ve Ala serçeler yavaş yavaş birbirlerine ses vermeye başlamışlardı. Diz boyu kekikler, çaylar ve bütün bitkiler rüzgârın ters yönünde enfes bir ses ve kokuyla Allaha rükûa varmış haldeydiler. 

Durmuş emminin dışarıya çıktığını sezen, hemen yanı başında çevlikteki mallar meleşmeye başlayınca yemlerini vermek için yan taraftaki burmalardan bir kaçını aldı, onlara bölüştürdü. Öte yanda sahibinin sesini duyan katır da hınçırmaya başlamıştı. Ona da biraz samanla arpa verdi. Hepsinin büyük bir iştahla saldırdıkları kuru burmaları ve samanı yerken çıkan ağız sesleri arasında kelife döndü.

Dışarıda yığılı kurucalardan bir kucak alarak içeri girdi. Kelifin sağ tarafındaki şöminenin yanına kurucaları koydu. Maşa ile akşamdan kalma külde ve eğside ateş olup olmadığını yokladı, olmadığını anlayınca Tabakasıyla aynı cebi paylaşan çakmağını çıkarıp ocağı ıldırattı. Ocağın sağ küresinde duran akşamdan ılık güğümden kara çaydanlığa su koydu, üzerine de kelifi ortadan ikiye bölen ardıç dikmesinde asılı destelenmiş dağ çaylarından bir tutamını kırıp attıktan sonda ocağın ortasındaki sacayağına yerleştirdi. 

Dursun abla ve Halil uyanmışlardı. Türbeden ezan sesi ından duyulurken Beğbunarı’ndaki köpekler uluyarak “Azizallah” diyordu. 

Halil ağlıyordu, belli ki bir karın ağrısı vardı. Dursun abla devamlı kuşağında bulundurduğu Eğirden bir parça koparıp ağzıyla hallettikten sonra tülbendinin bir ucuyla Halil’in ağzına damlattı. Başta ağlaması biraz daha çoğalsa da ilacın tesiriyle uyuya kaldı. 

Büyümüş de boylar atmış
Yayla ayazında yatmış
Üstünden yorganı atmış
Döşeğinde Halil’im!

Arada bir duvar diplerindeki un, bulgur keselerine dadanan fareler karanlıktan faydalanarak kıtır kıtır ses çıkarıyorlardı.  Dursun abla her zaman yanında tuttuğu garamık cıpkınını taş duvara vurunca sesleri kesiliyordu. Dursun Abla Durmuş emmiye:

“Goca böyle olmayacak, Cuma günü Türbeden bir sıçan duzağı al gel” dedi. 

Bundan yüz yıl önce Anamur’dan Altıntaş yaylasına her yıl yaylamaya çıkan Hacı Abdil aşiretinden Halil’in oğlu Durmuş bu ikinci oğluna Halil adını vermişti. İlk oğlu İbrahim’di, birkaç yaşında ölmüştü. Halil doğunca “yaşı benzemesin” diye İbrahim yerine dedesinin adını vermişlerdi.

Gara gözlü gara gaşlı
Ağlar hep gözleri yaşlı
Harmanda işleri başlı
Eşiğinde Halil’im!

Halil büyüdü, köyden Hanife hanımla evlendi. Konya’da çeşitli işlerde çalışıp emekli oldu. Dört kızından en büyüğünü evlendirdi, bir de torun sahibi oldu.
Bu sırada amansız bir kan hastalığına yakalandı.

Halil iyi bir adamdı. Memleketini, memleketlisini ve akrabasını severdi. Son geçen ay evinde ziyaret ettiğimizde Hanife Hanım ve evdeki küçük kızlarıyla ümit doluydular. 

Devamlı tedavi olduğu Ankara’dan 24 Şubat 2020 akşamı vefat haberi geldi. Sabahısı öğle namazından sonra köyünde defnedildi.

Allah değerli ailesine ve çocuklarına sabır ihsan eylesin
Cenabı Allah Halil yeğenime rahmetiyle muamele buyursun! 

Mükremin Kızılca

Okunma : 1126