Unutulmayan Numara | Karamandan.com - | Karaman Haber

Unutulmayan Numara | Karamandan.com - | Karaman Haber

22 Ekim 2019 Salı
Unutulmayan Numara

Hayatta herkes adaletle muamele görmüyor! Hayat yarışına herkes aynı çizgiden başlamıyor! Ya da adaletsiz ve eşit olmadığını düşündüğümüz hususlar menfi durumda olduğunu zannettiğimiz kişilerin lehinedir ve onların azmini daha çok artırıyordur. Bundan dolayı da şartlar herkesi aynı şekilde güdülemiyor! Belki de herkes hayat yarışına aynı heyecanla ve aynı azimle başlamıyor!

Büyükşehirlerin merkez ilçelerinden hem nüfus yönünden daha küçük hem de maddi imkânlar yönünden daha kısıtlı olan Anadolu bozkırında yer alan Karaman il merkezinde bulunan ilkokulda yeni görevine başladı Selim öğretmen.

Okulların açıldığı gün, siyah renkli önlükleri ile ilkokul eğitiminin zorunlu olduğu okullarındaki sıralarına oturan çocuklar… Her çocuğun yüzünde öğretmenlere yabancı gelmeyen farklı ifadeler; korku, telaş, utangaçlık, heyecan… 

Okula yeni başlayan bu öğrencilerin bulunduğu sınıfa gelen orta yaşlarda olan ve belli bir tecrübeye ulaşan Selim öğretmen; öğrencilerinin yüzüne baktığında alışkın olduğu ifadeleri yine görmüştü çocukların yüzünde. Lakin arkalarda oturan bir çocuğun yüzünde görmeye alıştığı ifadelerden başka daha farklı bir ifade vardı… Zaten o çocuğun önlüğü de farklıydı, çantası da, pantolonu da, ayakkabısı da… Önlüğü ve pantolonu hem soluk hem de bedenine büyük olan çocuğun çantasının fermuarı yalama olmuş, ayakkabısı da yıpranmış haldeydi. O çocuğun yüzündeki ifade ise mahcubiyetten başka bir şey değildi. Onuru yoksulluğunun önünde olan bir mahcubiyet.

İlkokul tahsili almanın zorunlu olduğu bu dönemde öğretmenliğini gönüllü yapan Selim öğretmenin dikkatini çekti arka sıralarda mahcup şekilde oturan Ahmet öğrenci.

Öğretmeninin dikkatini çektiğinin farkında olmayan Ahmet; ilk günler derslerini dikkatle dinleyip ertesi gün ise ödevlerini eksiksiz yaparak geliyordu okuluna. 

Ahmet’in bu azmini gören Selim öğretmen; öğrencisinin mahcubiyetinin sebebinin ne olduğunu öğrenmek için ailesine haber saldı ve mesajını şu şekilde gönderdi: “Bu pazar günü müsaitseniz evinize veli ziyareti amaçlı öğlen vaktinden sonra çay içmeye geleceğiz; ailemle birlikte”.

Öğretmeninin geleceği günü sabırsızlıkla bekleyen Ahmet; annesine baskı yapıyor en iyi bildiği pastaları, börekleri yapmasını istiyordu. Evine ziyarete gelecek öğretmenine karşı mahcup olmak istemiyordu. 

Oğlunu kırmak istemeyen anne tüm imkânlarını seferber ederek hem evladının üzülmesini istemiyor hem de misafirini en iyi şekilde ağırlamak istiyordu; iki oda bir mabeyinden oluşan bahçe duvarları yıkık kerpiç evinde.

Ziyaret günü gelip öğlen ezanlarının okunması bittikten yirmi dakika sonra evin kapısı nazikçe çalındı ve elinde mütevazı hediyesiyle Selim öğretmen hanımıyla beraber görülmüştü. 

O sene memlekete kış erken geldiğinden sobanın yandığı odada ağırlanan Selim öğretmen ve eşi; öğrenciyi, veliyi ve nineyi görünce konuyu hemen anlamıştı. 

Ahmet; bebek yaştayken babasını kaybetmiş, annesi ve ninesiyle birlikte bu evde maddi yönden zor şartlar altında yaşıyorlardı. Zor şartların üstünde de yaşasan değişen bir şey olmuyordu. Zorluğun olduğu yerde yokluk, yokluğun olduğu yerde ise zorluk eksik olmuyordu.

Okumaya, öğrenmeye istidadı olan Ahmet’in zor durumunu gören Selim öğretmen bu öğrencisine hem maddi hem de manevi yönden destek olmayı kendine borç bilmişti. Ahmet’i hem öğrencisi hem de evladı olarak görmüştü öğretmeni. Zaten sekiz yıllık evli olan Selim öğretmenin çocuğu da olmuyordu. 

Ortaokul son sınıftayken Ahmet; girdiği sınavda İstanbul’da bulunan meşhur bir liseyi parasız yatılı olarak kazanmış ve memleketinden ayrılmıştı. Sadece ara yıl tatillerinde ve yaz tatillerinde memleketine gelen Ahmet o dönemde de Selim öğretmenini göremiyordu. Çünkü o da tatillerde memleketine gidiyordu. 

Gözden ırak olan gönülden de ırak olması malum ama gönülden ırak olmayan göz önünde olmasa da hep gönülde oluyor. Ahmet’in de gönlünden hiç çıkmayan Selim öğretmeni devamlı gözünün önündeydi. Çünkü hep gönlündeydi.

Son sürat hızla geçen zaman içinde Selim öğretmen de ihtiyarlamış ve emekliye ayrılmıştı. Selim öğretmen emekli olduktan kısa süre sonra eşini kaybedip dünyada yapayalnız kalınca kendi isteğiyle huzurevine yerleşmişti. Erkek için zordur yalnız kalmak! Eşini kaybetmiş erkek sığamaz hiçbir yere! Huzurevine bile!

Huzurevi! Bir sürü yaşıtın insanın içinde yalnızlık yaşanılan o mekân… Her gün gözlerin nizamiyeye dikilip ‘ziyarete gelen giden var mı’ diye beklentilerin gönüllerde devriye attığı o mekân… Bayram günlerinde bile bayramların es geçtiği o mekân… Sıcacık binada bedenin üşümezken içinin buz kestiği o mekân… Her türlü bakımının yapıldığı halde eksik kalan bir yanının olduğu o mekân… Ve o eksikliğinin hiçbir şekilde doldurulmayacak olduğu o mekân…

Birkaç ay sonra huzurevindeki odasında istirahatteyken Selim öğretmen aniden rahatsızlanınca acil şekilde kaldırıldığı tıp fakültesinde ilk tedavisi yapılıp ertesi gün uzman doktora gösterilmek için hastaneye yatışı yapılmıştı. 

Kalp alanında ihtisas yapan uzman doktor mesaiye geldiğinde yatan hastalarının tedavisi için hangi odalarda bulunduğunu öğrenmek amacıyla baktığı listede bir isim tanıdık geldi. O isimse: Selim KILIÇ idi. 

Uzman doktor sadece kalbin hastalıklarını değil kalbin hallerinden de anlamaya çalışan bir hekimdi. Çünkü ilkokul sıralarında öğrenciyken okuluna yeni atanan öğretmeninden gördüğü şefkat ile sadece zihnini değil aynı zamanda kalbini de eğitmişti. Zihniyle beraber kalbinin de eğitilmesine yardımcı olan öğretmeni sayesinde aldığı eğitimi ayrıcalıklı yaşam için değil halka hizmet için ilmini icra eden doktor; vefanın da ne olduğunu unutmamıştı. 

Poliklinikten ayrılıp asistanlarıyla birlikte hastaların yattığı binaya muayene için giden kalp doktoru; ilk iş olarak baktığı listede ismi tanıdık gelen hasta Selim KILIÇ’ın bulunduğu odaya gitmek oldu. Odaya girer girmez hastayı gören doktor yıllar önceki mahcup haliyle seslendi: “Hocammm…”

Bitkin haliyle, yorgun gözleriyle ‘hocam’ diyen sese yönelen Selim KILIÇ karşısındaki kişinin kim olduğunu sesinden tanımıştı ama emin olmak için bir de yüzünü görmek istemişti; bedeni gibi ihtiyarlamış ve buğu çökmüş gözleriyle. Yüzünü gördüğünde ise Selim KILIÇ: “Sen misin 328 Ahmet” dedi; otoriter ama şefkat dolu ses tonuyla.

Öğrencisinin muayenesinden iki gün sonra vefat etti Selim öğretmen. “Ölümü tattı” dedi Berat DEMİRCİ ve şöyle devam etti: “Ölüm zaten tadımlıktır”.

Öğretmenler… 

Öğrencilerinin simasını unuturlar belki ama adını ve numarasını hiç unutmazlar.  

Unutulmayan bir numaradır öğretmen için öğrencisi.

Varlığın içinde unutulmayan bir mahcubiyettir yokluktan gelen öğrencinin ‘hocammm’ deyişi.

Sahi, yoktan var olan âlem içinde: Varlık ne? Yokluk ne? Varı yok eden ne? Yoku var eden ne? 

Yokluk varlıktır! Görene… 

Varlık yokluktur! Anlayana…

Şadan Sezgin

Okunma : 891