Türk Ocağı ve Ermeni Müzik Adamı Gomidas | Karamandan.com - | Karaman Haber

Türk Ocağı ve Ermeni Müzik Adamı Gomidas | Karamandan.com - | Karaman Haber

22 Mayıs 2019 Çarşamba
Türk Ocağı ve Ermeni Müzik Adamı Gomidas

Gomidas Vartabed bence hem Ermeni milliyetçiliği hem Türk milliyetçiliğinin sınırlarını aşarak, müziğin bu topraklarda kimlikleri iç içe geçirebilme gücünün erdemli bilgisine sahip bir Osmanlı Ermenisi olması bakımından yeniden hatırlanmayı fazlasıyla hak ediyor. 

Rıdvan Şentürk’ün “Müzik ve Kimlik” isimli kitabı (Küre Yayınları, 2016) Türkiye’nin hemen hemen bin yıllık müzik birikiminin günümüze sirayet eden uzantılarını içine alarak zaman zaman tartıştığımız meselelerin kuşatıcı biçimde nasıl ele alınabileceğine dair önemli bir örneklem sunuyor aslında. Türk müziğinden Rum müziğine, Ermeni müziğinden Süryani müziğine, Keldani müziğinden Yahudi müziğine, Kürt müziğinden Presbiteryen Kilise müziğine kadar bu birikimlerin yaşayan önemli temsilcileri ile gerçekleştirilen söyleşileri okuyup çıktığınızda aşağı yukarı bin yıllık kolektif bir yaşama pratiği ortaya koyan tarihsel tecrübenin müzik üzerinden iç içe geçen nitelikler barındırdığını fark ediyorsunuz. 

Kitapta geçen “Ermeni Kilisesi’nin ayin uygulamalarında icra edilen müziğin makamsal olması bu müziğin Türk müziğiyle ilkesel yakınlığını göstermektedir” (s.47) ifadesinin, ortak yaşama becerisi geliştirebilmiş farklı kültürel unsurların olağan ilişkisini işaret etmesi bakımından manidar olduğunu belirtmek mümkün. Sadece dini müzik formu ile de sınırlı değil bu ilişki ve benzerlik. Tıpkı bizim halk ozanlarımız / aşıklarımız gibi Ermeni halk kültürü içerisinde de aynı şekilde adına “aşug” denilen figürlerin varlığı meseleyi daha da ilginç kılıyor. Kitapta atıf yapılan Ermeni aşuglardan mesela Aşug Civan, Kul Eflazi, Kul Agop, Gani, Pesendi, Bidari Serveri ve Nami’nin Türkçe şiir söylediğini öğreniyoruz. (s.48)

Kütahyalı öksüz ve yetim bir Ermeni çocuk

Kütahya’da bir Osmanlı vatandaşı olarak 27 Eylül 1869 yılında dünyaya gelen ve bir müddet sonra annesini, ardından ayakkabıcılık yapan babasını kaybederek ömrünün geri kalan kısmındaki “büyük yalnızlık” biçiminde tanımlayabileceğimiz yeryüzü yolculuğuna yetim ve öksüz bir çocuk olarak başlayan Gomidas Vartabed’in öyküsünü anlamak için önce Rıdvan Şentürk’ün kitabını okumak, müziğin kimliklerimizi bu coğrafyada ne kadar iç içe geçirdiğinin anlaşılması için önemli olacaktır diye düşünüyorum. Asıl adı Soğomon olan Gomidas’ın Takuhi ismini taşıyan ve müziğe ilgili ama aynı zamanda hassas bir ruha sahip, içe kapanık, melankolik bir dünyası bulunan annesi ona sadece altı ay ninniler ve türküler söyleyebildi. 17 yaşında, kendisi bile bu yalan dünyayı kaplayan mavi gökyüzüne bakmaya doyamadan hayata gözlerini kapayan Takuhi’nin vefatı ile yetim kalan küçük Soğomon, annesinin kulağına fısıltıyla okuyup yarım bıraktığı türkülerin, ninnilerin peşi sıra ondan devraldığı melankoliyi takip edercesine kendi hüzünlü yolculuğuna başladı bir anlamda. Bu hüzne babası Kevork’un, oğlu 11 yaşında iken ölmesi de eklenince, Soğomon’a küçücük avuçlarının taşıyamayacağı kadar ağır bir dünya kaldı.

Evinde Türkçe konuşulduğu için Ermenice bilmemektedir

1881 yılında Ermeniler için dini merkez Eçmiadzin’e yetim ve öksüz çocukları din adamı yetiştirmek üzere götüren rahip Dertsakyan’ın seçtiği küçüklerden birisi de Soğomon’dur. Ancak oraya varılınca Kütahyalı bu Ermeni çocuk kendisine yöneltilen sorulara bir türlü cevap veremez. Çünkü Soğomon’un evinde hep Türkçe konuşulmuş, bu yüzden kendi ana dilini öğrenememiştir. Öğrenci olarak kabul edilmesinde tereddüt yaşanınca Soğomon bir şarkı söylemek ister. Kilisenin kadim taş duvarlarında yankılanmaya başlayan bu öksüz ve yetim çocuğun hüzünlü sesinin yaydığı ağırlık orada bulunan herkesin adeta ciğerini delip geçer. Annesinin 6 aylıkken yarım bıraktığı sesin peşinden koşarken yolu memleketi Kütahya’dan kilometrelerce uzağa, Eçmiadzin’e düşen Soğoman’un yüreğinin acılı kıvrımlarından sıyrılıp gelen narin sesi şarkının son cümlesini tamamladığında Başpartik dahil herkes büyük bir masumiyet ve saflık ile karşılaştıklarını fark ederler.

Artık Soğomon için din adamı olarak yetiştirilmek üzere burada yeni bir öykü başlar. İçinde Osmanlı coğrafyasının da bulunduğu farklı mekanlardan gelerek Eçmiadzin’de eğitim alan diğer yetim ve öksüz Ermeni çocuklarının kendi memleketlerinden getirdiği türkülere büyük merak gösteren Soğomon halk müziğine ilişkin yeni keşifler yapmaya başlar adeta. 1895’te mezun olan ve dini hizmette bulunmak üzere hayatının geri kalan bölümünde evlenmeyeceğine dair ant içen bu genç din adamına gelenek gereği yeni isim verilirken müziğe olan düşkünlüğü de dikkate alınıp, 7. yüzyılda yaşamış Ermeni ozan Gomidas’ın adı uygun görülür.

Anadolu ve Kafkasya’nın köylerini dolaşarak türkülerimizi derler

1896 yılında özel burs ile Berlin’e gidip üniversitede müzikoloji bölümünde doktorasına başlayan Gomidas mezun olduktan sonra Avrupa’nın çeşitli kentlerinde konserler verir ve 1900’de yeniden Eçmiadzin’e geri döner. İşte bu dönemde asıl Gomidas’ı tarihsel olarak önemli kılan temel pratik ile karşılaşırız. Anadolu ve Kafkasya çevresindeki köyleri gezerek Ermenice, Türkçe, Kürtçe ve Farsça türküleri derlemeye başlayan Gomidas’ın bu gönüllü çalışması bir bakıma kaybolup gidecek ve unutulacak olan sesleri, kendisi de bir Osmanlı Ermeni’si olan Hamparsum notasından yararlanarak kaybolmaktan kurtarır.

Avrupa’da iyi derecede müzik eğitimi almış, entelektüel donanımı üst seviyeye ulaşmış, geleneksel kilise anlayışının dışında yeni müzikal arayışlara kapılar aralamış olan Gomidas için bir müddet sonra Eçmiadzin’in yetersiz kaldığını söylemek mümkün. Dolayısı ile 1910 yılında kendisine İstanbul’dan gelen daveti olumlu biçimde karşıladığını düşünebiliriz. 

İstanbul’daki kültürel çevrede kısa zamanda saygın yer edinen Gomidas 300 kişiyi bulan çok kalabalık bir koro kurarak, ilgi çeken konserler vermeye başlar. Gomidas Vartabed (“Vartabed” Ermenicede öğretmen demektir) her ne kadar müzikal anlamda önemli işler yapmış, derlemelerle, operalar ve kurduğu korolarla döneminin önemli müzik adamı olmuşsa da, temelde öksüz ve yetimliğini ömür boyu taşımış, hem kendi cemaati hem anlaşılmasını beklediği diğer kesimler dikkate alındığında yalnız bir yeryüzü yolcusu olduğunu her daim kalbinin üstünde bir kimlik gibi bulundurmuş bir hayat sürdüğünü unutmamak gerekli.

Türk Ocağı’nda konferanslar verir

1910’lu yıllar aynı zamanda Avrupa’nın tarihsel ekonomi-politik gelişiminin neticesi olarak milliyetçilik tartışmalarının tavan yaptığı, geleneksel kimlik kodlarının yeni durumları açıklamakta yetersiz kaldığı dönemlerdir. Parçalanmaya doğru hızla ilerleyen Osmanlı’yı kurtarmayı amaçlayan aydınların farklı çözüm önerilerini temsil eden kurumların, yayınların da arttığı bu yıllarda bahsettiğimiz Ermeni kimliği taşıyan Gomidas’ın Türk milliyetçiliği düşüncesinin temel adresi Türk Ocağı’nda Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp gibi sembol isimlerin de hazır bulunduğu bir ortam içerisinde konferanslar verdiğini öğrenmek meselelere bugünün penceresinden bakanlar için şaşırtıcı olsa gerek. Hatta Halide Edip’in anılarını anlattığı kitabından (Mor Salkımlı Ev, Özgür Yay., 2000, s.213) öğrendiğimiz kadarı ile Türk edebiyatının bu önemli simasının evinde düzenlenen, Yahya Kemal ve yine Mehmet Emin Yurdakul’un da hazır bulunduğu kimi kültür sohbetlerine özel olarak davet edilen isimler arasındadır Gomidas.

Öykünün bundan sonrası, memleketi Kütahya olan Osmanlı Ermenisi bu din ve müzik adamının çocukluğundan itibaren taşıdığı hüzne yeni ve kalıcı travmalar bırakacak acılı bir kapıya açılıyor. 1915 yılında İstanbul’dan Çankırı’ya sürgüne gönderilen Ermeniler arasına ismi katılan Gomidas’ın bu hüzünlü yolculuk sırasında yaşadıkları, hassas ve melankolik ruhunun kırılgan çeperlerinde tamiri mümkün olmayan yaralar açarak onun dünyayı algılayış biçimini bütünüyle değiştirmiştir.

“Deliliğin Arkeolojisi -Gomidas : Bir Ermeni İkonunun Portresi” (Birzamanlar Yay., Aralık 2010) kitabında Rita Soulahian Kuyumjian hem onun biyografisini anlatır hem de bu değişen dünya algısının psikolojik çözümlemesini yapar. -Kuyumjian’ın yazdıklarından hareketle- Gomidas’ın muhatap kaldığı bu sürgün sırasında yaşadıklarının ardından psikolojik dünyasının ağır yaralar aldığı, gerçeklik ile ilişkisinin sarsıntıya uğradığı ve dolayısı ile bu sarsıntının uzantısı bazı normal dışı davranışlar gösterdiği çıkıyor ortaya.

“Milli Şair” Mehmet Emin Yurdakul sürgünden dönüşünü sağlayan isimler arasında

Gomidas Vartabed’in sürgünden geri getirilmesi için emek verenler arasında Türk milliyetçiliği düşüncesinin -ismine biraz evvel atıf yaptığımız- milli şairi Mehmet Emin Yurdakul (Murat Bardakçı, Hürriyet, 27 Nisan 2003), şehzade Abdülmecid Efendi (Rita Soulahian Kuyujiyan, s.127) gibi isimlerin bulunması, Osmanlı Ermenisi bu din ve müzik adamının ne kadar itibarlı ve ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu göstermekte. Yetim ve öksüzlükle başladığı dünya yolculuğunun olgunluk çağında yaşadığı 13 gün süren bu Çankırı sürgünü ardından psikolojisi iyice bozulan Gomidas ömrünün geri kalan kısmını büyük bir karanlık içerisinde geçirdi denilebilir. Adeta hayata geç verilmiş bir küskünlük cevabı ile artık bir daha piyanosunun başına oturmadı ve sadece kendisine saygı duyan farklı kimliklerden insanlara değil, zamanla kendi cemaatine karşı da bütün kapılarını kapatarak suskun bir hayat yaşamaya başladı. Sevenleri onu önce İstanbul’da bir hastaneye yatırdı ki, doktorları arasında Türk psikiyatrisinin öncü isimlerinden Mazhar Osman’ın da bulunduğunu not düşelim.

Ömrünün geri kalan 20 yılında hiç konuşmadı

Ancak tahrip olan dünyasının yeniden normalleşmesi için yapılan çalışmalar burada netice vermeyince Paris’e gönderilir. Ve Paris’te, yerleştirildiği hastanenin duvarları arasında giderek dünyaya dair bütün kelamların büyük orucunu tutmaya başlayıp, susmanın bile yaşadıklarını anlatmakta yetersiz kalacağı derin bir sessizlik içerisinde adeta annesinin yarım bıraktığı türküsünün sesine kavuşmak için ayarlanmış saati beklemeye koyulur. O saat ise 22 Ekim 1935 tarihinde akıp gitmekte olan zamanın bütün çağrılarını cevapsız bırakarak yetim ve öksüz gözlerini bir daha açmamak üzere dünyaya kapatır.

Gomidas Vartabed bence hem Ermeni milliyetçiliği hem Türk milliyetçiliğinin sınırlarını aşarak, müziğin bu topraklarda kimlikleri iç içe geçirebilme gücünün erdemli bilgisine sahip bir Osmanlı Ermenisi olması bakımından yeniden hatırlanmayı fazlasıyla hak ediyor. Bu zamana kadar müzik ile ilgili yerli kaynaklarda objektif biçimde bu toprakların sesine katkı sunmuş saygın bir isim olarak adının anılmaması, yaptıklarının tarihe not düşülmemesi büyük bir eksiklik. Her şeyden evvel Gomidas’ın 1900 yılında 3000 civarındaki farklı dillerde ama aynı duyuşa sahip Anadolu türküsünü derlemesi başlı başına büyük bir hizmet. Ki bunu Bela Bartok gibi bizatihi görevlendirilerek değil, tam tersi dünyalık karşılık beklemeden gönüllü biçimde yapması ancak bu topraklara duyduğu derin aşk ile açıklanabilir.

Selçuk Küpçük
 

Okunma : 626