Karamandan.com

Karamandan.com

24 Şubat 2020 Pazartesi
TOKİ’nin Kadim Ruhu
“Mescidlerinizi gösterişli ve süslü yapmayınız, sade yapınız.
Kategori : Köşe Yazıları
29 Aralık 2019 04:06
 
TOKİ’nin Kadim Ruhu

“Mescidlerinizi gösterişli ve süslü yapmayınız, sade yapınız. Fakat şehir ve kasabalarınızı muhteşem yapınız.”
Hadis-i Şerif

TOKİ’ye şiir yazayım dedim, rezidanslara türkü yakayım, olmadı.

Yaşamın olanca süratiyle akıp gittiği, giderken ruhumuzu alıp geride bıraktığı hayat posalarının ortalıkta deveran ettiği, gündelik telaşlar içinde boğulduğum bir gün, durdum, dünyaya baktım, şehri dinledim. Anladım ki biz fark etmeden, insan istifi yüksek binalar, telaşlı arabalar, korna sesleriyle karışık tahammülsüz küfürler doldurmuş etrafımızı.

Ey insan, nereye gidiyorsun.
Ayet-i Kerime

Hâlbuki şehirlerimiz vardı bizim; ruhu olan, içinde yaşayanı sarıp sarmalayan, içine alan şehirlerimiz...

Şehir kurmanın toplum inşa etmek olduğu gerçeğini söyleyip durmak malumun ilanı olarak boş lakırdı halini alsa da biz yineleyelim. Lakin şehirler kent olmadan evveldi bu anlayış, şimdi şehirlerin yanı sıra bu anlayış ta mezbelelik ve metruk kaderine razı oldu. Büyük binalar, köprüler, viyadükler, otobanlar, AVM’ler yapıyoruz hayat pahasına. Şehirlerin sanat ve felsefesi yerini bir bir tekniğe beton yığınlarına bırakıyor.

Şehirlerin şahı İstanbul mesela; Bu kadim şehrin imar ve ihyası için cılız sesler çıkarken, kapitalizmin işgalinde kimliğinin her geçen gün biraz daha ifsat edildiğini, tarihî siluetinin apar topar yok edilmeye çalışıldığını fark etmek bile sorumluluğumuzun başladığına delildir.

Bu şehr-i Stanbul ki bî misl-ü bahâdır
bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır.
Nedim

İşimiz hayli zor; evvela şehir mimarisinde bir zihniyet değişimi gerçekleştirecek idari kadroların oluşturulması zaruridir ki bu kaht-ı ricalde çokta olası görünmüyor. İlgili bakanlık bürokrasisinin, belediye başkanlarının öncelikle, şehircilik, mimari, felsefe ve estetik tedrisatından geçmeleri gerekir. Bir yandan da dev gökdelenler, AVM’ler, rezidanslarla işgal edilmiş şehirlerde, müteahhitlerin bir türlü tatmin olmayan iştahları, rantsal dönüşüm baronlarının “Şehir bizden sorulur’ efelikleriyle mücadele etmek farz-ı ayn derecesinde bir öncelik olmalı.

Milletlerin medeniyet iddiası, kadimi kapsayan bir anlayışa sahip olan idarecilerinin sayısıyla orantılı olsa gerek. Zaten böylesi bir iddianın sahibi de, ispatı da biz olmalıyız. Zira bunun köklü bir derinliğe sahip olmayan batı kültürü tarafından gerçekleştirilmesi çok zor. Bu iddia ancak İstanbul’un fethinde yaşandığı gibi, ruhun mekânla buluşması ile hayat bulabilir. 

Belki de bu mefkûreyi hayal etmek ve hasret duymakla işe başlamalı. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Hasret vuslatın yarısıdır. İste ki olsun!”

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; 
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. 

Necip Fazıl Kısakürek

Yaşadığımız çağda şehirler, iş makineleri ve sığ anlayışlarla yıkılıp, ifsat ve imha edilirken, eskiden devletlû padişahlar tarafından kurulur, inşa ve imar edilirdi. Bursa öyledir mesela, Edirne öyledir. Hoyrat ellerce adı değiştirilmeden evvel adında  “Selimiye” ve “Sultaniye” geçen beldeler de öyledir.

Ecdadın şehir tasavvuru vardı; tebaalarının yaşayacakları ve kendilerini ait hissedecekleri, iftihar edecekleri, şehir aidiyetleri bulunuyordu. Bugüne ulaşmayı başarmış kadîm şehirler böylesine ruh bütünlüğünü sağlamış beldelerdi. Felsefi referansları farklı da olsa, mesela Roma, Kudüs, Bağdat, Buhara, İstanbul, Babil, Tebriz, Semerkant, Paris, Venedik, Şam, Bursa, Karaman, Edirne, Diyar-ı Bekir, Medine, Mekke, böyledir. Ol sebepten mütevellit; İsfahân nısf-ı cihân’dır.

Bağdâdnı kim vîrân kılabilür
Ol yine bu vîrânı bâğ  dâd kılur

Kadı Burhâneddin

Hikâyesi olan şehirleri severim, hikâyesi olan insanları sevdiğim gibi. İnsanı insan yapan yaşadıkları ise, şehri şehir yapan da hikâyeleri çünkü…

Örneğin Edirne, Osmanlıya başkentlik ettiği için Dârü’s-saltana denmiş vaktiyle. Rivayet olunur ki; Edirne henüz Türk yurdu değil iken Rumeli’ye geçen kırk akıncı Ahır Köy çayırlığında güreşe tutuşur. Müsabaka sonucu iki yiğit kalır meydanda lakin bir türlü yenişemezler ve güreş gece yarısına kadar sürer. Her ikisi de yenilgiyi kabul edip pes etmez. Güreş iki yiğidin oracıkta can vermelerine kadar devam eder. Kalanlar yiğitleri o çayırlığa gömerler yan yana. Sefer dönüşünde bu iki yiğidin mezarların yerlerinde gür bir pınarın aktığını görürler ve yöreye ilk ayak basan kırk yiğidin anısına buraya Kırkpınar derler. O gün bu gündür Kırkpınar’da nice pehlivanlar kıspet giyip çıkarlar er meydanına.

Allah, Allah, İllallah
Aslanlar çıktı meydane
Birbirinden merdane


Alta düştüm diye yerinme
Üste çıktım diye sevinme


Bu meydandan koç yiğitler geçti
Acı tatlı suyun içti, göçtü


Ya Muhammet, ya Ali
Pehlivanlar piri, Hamza Veli


Dellal çıksın aradan
Kuvvet versin Yaradan

Mezopotamya’nın gülü Bâbil’in de bir hikâyesi var: Bâbil asma bahçeleri ve kuleleriyle meşhur bir şehir. Edebiyatımızda çokça gördüğümüz “Babil kuyusu” Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Hârût ile Mârût meleklerinden mütevellit kullanılır.

Efendim efsaneye göre; Hârût ile Mârût, Bâbil’de kadılık yapmaktadırlar. Bir gün Zühre adında bir kadın Hârût ve Mârût’a müracaat ederek kocasından ayrılmak istediğini söyler. Bu arada Hârût ve Mârût Zühre’nin güzelliğinden çok etkilenirler ve ona kendileriyle kalmasını söylerler. Zühre, bir şartla onlarla birlikte kalacağını söyler. Melekler “Nedir şartın?” diye sorunca, Zühre onlara “Ya kocamı öldürün, ya puta tapın ya da şarap için” der.

 Melekler bu üç şart içersinde en makul olanın şarap içmek olduğunu düşünüp bu seçeneği kabul ederler fakat şarap şişede durduğu gibi durmayacak ve Hârût ile Mârût’un diğer günahları da işlemelerine neden olacaktır.  Bu arada Zühre sekr halinde olan Hârût ile Mârût’tan “İsm-i azam” duasını öğrenip göğe yükselir, Zühre yıldızı olur. Yani çoban yıldızı dediğimiz Venüs gezegeni oluşmuş olur. Bunun üzerine Yaratıcı, Hârût ve Mârût’un işledikleri suçlardan ötürü cezalarını dünyada mı ahirette mi çekmek istediklerini sorar. Melekler, dünya hayatı kısadır diye dünyayı tercih edince kıyamete kadar kalmak üzere Bâbil’de bir kuyuya atılırlar.

Halep’e geçelim, bugün harap Suriye’nin başkenti Şam’dan sonraki en büyük şehri ki Osmanlı’nın da önemli şehirlerinden biri. Halep Kalesi ve diğer yapılar kayşani denilen sarıya çalan beyaz taşlarda yapıldığı için şehre “Akça Halep” manasında Halebü’ş Şehbâ denirmiş. Gerçi şehrin bu namına Evliyâ Çelebi, farklı bir rivayet nakleder: Hz. İbrahim Mekke’ye gitmeden önce Halep’te beyaz bir inekten süt sağar, yaptığı peynir ve yoğurtları misafirlerine ikram edermiş. Bu beyaz ineğin sütünden fakirlere dağıtmak için kaledeki camide “Makâm-ı İbrahim” minberinin altındaki taş tekneye doldurur, halka ne kadar dağıtsa da berekât-ı Halilullah, süt eksilmezmiş. Ol sebepten mütevellit süt gibi beyaz şehir demişler.

Gittim gördüm hakikaten her yanı taş şehrin, ama bahtsızlığından olsa gerek sarıya dönmüş zamanla kayşani taşları.

Nakl itdi Rûma kısmetümüz dâye-i kadîr
Şehbâda şimdi nûş edecek şîr kalmadı
Nâbî

Bağdat’ın hikâyeleri de anlatmakla bitmez, başlı başına masal şehridir. Ama Bağdat hikâyelerinden çok yetiştirdiği ulema ile anılır; İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe, Abdülkâdir-i Geylânî gibi birçok veliyi topraklarında uyutan şehrin “Burc-ı evliyâya” namını yine o toprakların yetiştirdiği Fuzûlî, “Geldi burc-ı evliyâya pâdi_âh-ı nâm-dâr” mısrası ile tescil eder.

Hikâyesi çok olan şehrin atasözleri, deyimleri de çok olur; “Ana gibi yâr Bağdat gibi diyâr olmaz” derler. Sora sora Bağdat bulunur; Çanakta balın olsun, arı Bağdat’tan gelir; Âşıka Bağdat sorulmaz; Yanlış hesap Bağdat’tan döner;

Atun oynağı olursa n’ola iklîm-i Acem
Âşıka Bağdâd ırag olmaz meseldür bî-gümân

Taşlıcalı Yahyâ

Atasözleri ve deyimler şehir hikayelerinden çıkar; “Basra harap olduktan sonra” denilen eski bir deyim mesela. Hulefâ-i Râşidîn zamanında altın devrini yaşayan Basra şehrinde geçer hikâyesi. Basra’da aç bitap yaşayan fakir bir zat karnını doyurmak için dilenir ama kimse yüzüne bakmaz. Neden sonra haline acıyan bir kasap biraz et vererek ihsanda bulunur. Adamcağız açlıktan ölmeden evvel eti pişirip yemek ister ama bu kez de ateş bulamaz. Açıp ellerini semaya; “Allah’ım, şu eti pişirecek bir parça ateş ver” diye Yaradan’a yakarır. Fakirin ağzından bu sözler çıkar çıkmaz Basra’da büyük bir yangın çıkar. Herkes canını, malını kurtarmak için sağa sola koşuştururken, o, bir kenara çekilip etini pişirip yer. Etraftaki canhıraş feryatlara bakıp kendi kendine; “Ateşi bulduk ama Basra harap olduktan sonra” der.

Aslında Moğollar şehri yakıp yıkmaktadır.

Düşmanum öldi velî ba’de harâbe’l-Basra
Geçdi pâşâ-yı cihân-dâra beni haylî zamân
Taşlıcalı Yahyâ

Belki de deyimleşmiş şehirlerin en meşhuru Karaman. Geçmişi binlerce yıllık bir maziye dayanan Karaman ile ilgili çok sayıda efsane anlatılabilir ama çoğu yerde yanlış kullanıldığı için hassaten “Karaman’ın koyunu sonra çıkar oyunu” atasözünün çıkış hikâyesini aktaralım. Efendim Karamanlıların çok iyi bildikleri bu hikâye farklı şekillerde rivayet edilir ama en muteber olanı anlatalım.

Anadolu’da zor yıllar; Moğollar taş üstünde taş bırakmadan önüne geleni yakıp yıkmaktadır. Moğol ordusu koca Selçuklu’yu bile bozguna uğratıp Anadolu’yu işgale başlamıştı. Sayıca üstün Moğollar, Müslüman Anadolu Türklerini acımasızca kılıçtan geçirip Konya’yı ele geçirdikten sonra nihayet Karaman’a gelirler. Bu hadise yaşandığında Karamanoğlu Kerimüddin Bey beyliğin başında idi.

O sırada Moğol ordusu Karaman’ın kuzeyindeki Karadağ’a yerleşmiştir. Zeki bir asker olan Kerimüddin Bey Moğolları alt edebilmek için bir savaş hilesi düşünür; plana göre Karaman askerleri koyun postuna bürünerek bir koyun sürüsünün arasına karışıp Moğol ordusuna bir sürpriz yapacaktır. Kerimüddin Bey sıra dışı bu düşüncesini hayata geçirmek için kurmaylarıyla konuşup hemen harekete geçer, zira memleket elden gitmek üzeredir.

Böylece Karamanoğullarının askerleri gece karanlığından da faydalanarak Moğol ordusuna iyiden iyiye yaklaşmayı başarırlar. Moğol askerlerinin sahipsiz sürüyü gasp edip öğle yemeklerine katık etmeyi planladıkları sırada koyun postuna bürünen askerler aniden üzerlerindeki postları atıp Moğollara saldırlar. Bu ani baskınla ne yapacağını şaşıran Moğollar şaşkına dönerken ormanlık alandan gelen takviye kuvvetlerinde desteğiyle tam bir bozgun yaşarlar. Hâsılı, Karaman’ın Koyunu, sonra çıkmıştır oyunu.

Bu kadim şehirleri anmışken, adı geçince Uluğbey Medresesi’ni, Ali Kuşçu’yu, matematiği, astronomiyi hatırladığım Semerkant'ı atlamak olmaz. İskender'in çok sevdiği cariyesi Semer devasız bir derde düşünce çare bulamayan tabipler havası suyu güzel bir dünya cennetine yerleşmesini tavsiye ederler. Araştırılır soruşturulur, işi bilenler bu şehrin olduğu yeri işaret ederler. Cariye Semer buraya getirilir ve hakikaten bir süre sonra sağlığına kavuşur. Bunun üzerine İskender burayı mamur eder, şehir kurar, adına da semer-kant der. Kant kelimesi kent anlamına gelir.

Avrupa’ya da uğrayalım, Venedik yıldız gibi parlayan şehirlerin başında gelir. Tarih boyunca Avrupa’nın en önemli ticaret şehirlerinden biri olmuş. Bu özelliğini de bize borçlu; Venedikliler, Türklerden ve Araplardan öğrendikleri sayı sistemi ile ticaret aritmetiğini geliştirerek tüm Avrupalı tacirlere öğretmişler. Ticarette öyle ileri gitmişler ki Papa’nın “Kâfirlerle ticaret yapılmaz” fetvasını bile dinlemeden Osmanlı ile yoğun ticarete girişmişler. Hatta Osmanlı bir dönem ticaret hayatında Venedik altınları kullanılır olmuş. Venedik bir ülke iken sonradan İtalya’ya bağlanınca şehir olmuş  ve başına buyruk hareketleri tamamen bitmiş.

Avrupa’ya gelmişken medeniyetin eş anlamı Endülüs’e uğramadan geçmek olmaz. 7. Yüzyılda başkenti Şam'da bulunan Emevî Devleti daha İslâmiyet’in ilk yüzyılında Kuzey Afrika'yı tamamen eline geçirmiş hızını alamayarak Avrupa’ya yönelmişti. Orduların başında Berberî kumandan Tarık bin Ziyad vardı ki malum boğazı geçince buraya Cebelitarık Boğazı yani “Tarık’ın Dağı” dendi. O dönemlerde İber Yarımadası Germen asıllı, adı bana bir sehpa markasını anımsatan Vizigotların elindeydi.

Bir komutanın en büyük korkusu askerin geri kaçması olsa gerek zira bu savaşta askerlerin geri dönme olasılığını tamamen bitirmek için Tarık bin Ziyad’ın kendi gemilerini yaktırdığı bilinir. “Gemileri yakmak” deyimi de buradan gelir. Kaçma ihtimalleri ortadan kalkan 7 bin kişilik ordunun muazzam mücadelesi ile Tarık Bin Ziyad’ın, 90 bin kişilik orduya sahip Vizigot kralı Rodrigo'yu ağır bir yenilgiye uğratmasıyla Endülüs Müslümanların eline geçer ve böylece Avrupa’ya doğu medeniyetinin ilk damlaları zerk edilmiş olur. 

Zil, şal ve gül. bu bahcede raksın bütün hızı…
Şevk akşamında endülüs üç def’a kırmızı.

Yahya Kemal Beyatlı

Şehri şehirli gibi gezmek lazım turist gibi değil. Arka sokaklarına dalıp, şehrin görünmeyen yüzlerini tanımak, gizli saklı ne varsa, içine kapanık onları yaşamaya gayret edtmek lazım ki mihmandarın da; birbirine ulanmış akıp giden sokaklar, yırtık pabuçlarıyla sokakta oynayan çocuklar olsun. Her şehirde vardır o dar sokaklar, bu kenar mahalle çocukları.

Savaştan önce dünyanın en kadim şehirlerinden Şam, Halep, Bağdat ve Basra gibi kan nehrinin nilüferlerini gördüğüm için kendimi şanslı sayarım. 2005 yılı idi, Şam gibi köklü bir beldenin ruhunu gönül imbiğimde damıtıp adından gergef dokurken, sindirmeye çalışıyordum, tüm asaletini, mağrur azametini ve bir yanında hep var olan hüznü. Yaralı bir kısrak misali, boynundan damlayan kana aldırmaksızın zamanın başından beri şahlanışını.

Dünyada gün görmedi, mekânı cennet olsun Suriye Şam'da metfun Sultan Vahdettin'in kabrini ziyaret edip dua ettikten sonra, meşhur Kasion tepesine çıkmıştım. Bizim Pier Loti’yi andıran, tüm şehri görebileceğiniz muhteşem manzaralı tepe. Şam burada esas heybetine kavuşuyor. Suriyeliler bu şehre Dimeşk derler. Tam burada rehberime “Dimeşk” ne demek diye sorduğumda, kara kuru, çelimsiz bedeninden daha büyük hisler uyandıran bir cevap vermişti; “Burası tarihin başladığı yer Azizim. Bu şehre siz Türkler Yavuz Sultan Selim’den mütevellit Şam diyorsunuz. Biz Dimeşk deriz. Dimeşk; dem ve aşktan oluşur. Sizde çaya renginden dolayı dem derler ya, dem kandır, eşk ise aşktır. Hz. Âdem’in oğlu Kâbil bu tepede Habil’i öldürmüştü. Yani, o gün bugündür bu topraklarda kan ve aşk hiç eksik olmadı.”

Âdem Kocatürk

Okunma : 2362
Foto galeri
guney sigorta
seç
YARIŞMA
maboto
başarı
EKSPERTİZ
Gündem haberleri
Kamil Uğurlu; Bu kararın vebâlini mahşere kadar boynunuzda taşırsınız
21 Şubat 2020 Okunma: 13325 Gündem
Altınlar için anne ve babasını öldüren hemşire yeniden yargılanacak
23 Şubat 2020 Okunma: 9151 Asayiş
Son dakika haberi: Konya'da deprem!
23 Şubat 2020 Okunma: 7696 Gündem
Son dört günün en çok okunan haberlerini gösterir
Ayın en çok okunan haberleri için tıklayın