Seydişehir | Karamandan.com - | Karaman Haber

Seydişehir | Karamandan.com - | Karaman Haber

15 Kasım 2019 Cuma
Seydişehir

“Seyyid Harun Veli gezip tenha
Bir dağ eteğini eylemiş ihya
Seydişehir deyü ad almıştır,
Kendisini Ukbaya salmıştır,
Orada yatan yüce erenler,
Bilsin yerlerini sonra gelenler.” 

Seydişehir, Alaylar Camii İmamı Abdurrahman Ayaz 1977 yılında yazdığı şiirde böyle söylüyor.

Seydişehir denen mucizevi şehri nasıl anlatmalı, bilmiyorum. İnsan yüceliğinin bütün pırıltıları, insan ruhunun bütün duyuşları, Tasavvuf ehlinin hayat ve hizmet titreyişleri, Horasan erlerinin dalgalanışları orada. Şimdi  Seydişehir’in nasıl kurulduğunu hikaye edeceğim. Horasan da göz ışığı gönüllerin ışığından meydana gelmiş yaşayıp giden bir ulu Veli vardı, adı  Seyyid Harun idi, bu beldenin emirliğini, yani padişahlığını yapmakta idi. 

Yeryüzünde zavallı bir konuk olduğunu bilerek, ölülere verebileceğimiz şeyin yalnızca, sevgi ve saygı dolu bir anma olduğunu düşünerek büyük dedesi Harun-u Keramet Hazretleri’nin kabrini sık sık ziyaret etmeyi, bu ölüm kapısının sadık bir bekçisi olmayı kendisine adet edinmişti. 

Harun-u Keramet denilen zad ise, İmam-ı Musa Kazım Hazretleri’nin evlatlarındandı. Bununla beraber, kendisinden önce Horasan Padişahı olan, büyük amcasının mezarını ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Bu iki zatın ziyaretlerine gidip gelmesi esnalarında idi ki, büyük Veli’nin kulağına ateşi rüzgarın çoğaltması gibi kudretli insanı kendinden geçiren bir ses gelirdi. Ve o ses ona şöyle söylerdi: “Ya Harun bu sözümü iyice işit, adamakıllı dinle; Rum’a çık, Karaman ilinde büyük bir dağ vardır uzaktan küpeye benzer, bu yüzden Küpe Dağı derler o dağın şarkından yana yeşillik gibi, gül gibi bir şehir yap!... 

O şehrin gümüşü altın, çaputu ipek olsun,  o şehrin halkı sulehâ ola şâki olanın akıbeti hayır olmaya...” Bu sesi bir çok defalar duydu ve bu sesi kulağıyla değil, canıyla duydu; çünkü şu ölü dünyaya can o sesti ve her defasında ses daha yakından gelmeye başlamıştı. 

Bir padişah olarak sarayındakileri topladı. Fakat yüzünde bir başkalık ve sezilmez bir hal vardı, sevinçle hüzün karmakarışıktı, aklın dalları budakları, bu sesle açılmış, saçılmış; böylece bedeni genişlemiş, ferahlamış, huzura erişmişti. Dedi ki: “Ey yarenlerim! Büyük dedem ile büyük amcamın kabirlerini ziyarete gittiğimde, bana fevkalade bir hal oldu, acep ne haldir bilemedim.” Dediler ki:  “Sultanım, size ne hal oldu ise nasıl ve ne gibi şeylere vakıf oldunuz ise, lütfedip bize anlatınız.” Seyyid Harun Veli, durumdan onları haberdar etmek için dedi ki:
“Ey yarenlerim! Mevlâ, kollarını boynuma dolarsa ne yapabilirim ben? Kucaklarım onu, bağrıma basarım, kudretten kulağıma denilen sır şudur:  ‘Rum diyarında(Anadolu) Karaman derler bir şehir varmış, bu şehrin sınırları içerisinde, Küpe Dağı diye anılan bir dağ bulunuyormuş, işte o dağın doğu tarafına bir şehir yapacaksın’ denildi.

Ayrıca kurmakla görevlendirildiğim şehirde yaşayacak olanlar, eğer Salih olurlarsa, yani ulu Allah’ın ve yüce peygamberin gösterdiği nurlu yoldan ayrılmazlarsa, akıbetleri hayırlı olsun. Yok eğer böyle olmayıp da, doğru yol dururken, şeytana uyup sapıklığa ve delalete düşerlerse, akıbetleri hayırlı olmayacaktır, diye o şehirde  yaşayacak kimselerin durumlarına ait ilhamı Rabbani vaki oldu, artık bu emir ve haberler beni mest ve hayran eyledi.”  Seyyid Harun böylece, padişahlıktan ayrıldı, hakkın kapısına yürüdü, tacını ve hırkasını çıkarmakla kalmayıp, bütün malını mülkünü dağıtıp, Mevlâ yoluna harcadı, fakir insanlara ihsanda bulundu. 

 Harun Veli bu kez şu sevdanın peşine düştü ki, gayet çıkık, geniş alnını, esmer uzun parmaklarıyla tuttu, düşündü, düşündü: “Karaman nerededir, ne taraftadır, Küpe Dağı denilen dağ ne yöndedir acaba?... diye hayret ve telaşta kaldı. Secdeye kapanıp Allah’a yalvarmaya vardı, hakka sonsuz bir niyazla yalvardı ki, kendinden geçmişti, bu sırada müşahede halinde iken, gökten inen, kudretli bir ses erişti,  kulağına dendi ki: “Ya Harun! Bir bulut sana kılavuzluk edecektir, o size yol boyunca, konaklayacağınız noktaya kadar refakat edip, rehberlik eyleyecektir.” 

 “Maşrık da Allah’ındır, mağrip de. Hangi tarafa dönerseniz. Allah’ın yüzü oradadır. Çünkü Allah Vasi’dir, Âlim’dir” ayetinin okunduğu Kurân-ı Kerim tilavetiyle devam etti. Peygamberlerin, erenlerin, evliyaların, ölmüşlerinin ruhlarına, insanların selametine dualar edildi, bu büyük müjdenin sevinci, büyük bir heyecan ummanı gibi kaynadı, kabardı, bu ummanın görünmez, işitilir dalgaları, yakın ufukların bulutlu sahillerine değil, sanki bütün cihanın her yanına çarpıyordu, Harun Veli’nin üstüne on binlerce çiçek gülerek yayıldı.

İbadet yerinden dışarı çıktı, gördü ki Ay değirmisi gibi kızıl bir bulut havada duruyor, gözü parladı, hemen halkına dedi ki:
“Ey yarenlerim! Tam vaktidir gökyüzünden ta yere dek ateşten bir zincir gibi uzanmış bulutun zincirine sarılacağız, onun ardından gideceğiz, bizim buradan hicret etmemiz hakkın emridir. Burada kalmak isteyen arkadaşları hüdaya emanet ediyorum, sağ ve esen kalın, diyerek ayrılmak muradetti. Bu sırada halkın içine bir figan düştü, hepsi ağlayıp sızlayarak, ağustos gülleri gibi yürekleri kabardı, gözyaşı döktüler, selama durdu insanlar, ayağa kalktılar ve dediler ki: “Ey pirimiz! Biz sensiz olamayız, seni başımızın üstünde taşırız, sen nereye gidersen bizde oraya gideriz, ey yol bilen, gitme bizsiz!” diye yalvardılar.

 Harun Veli, vücudu, yeni ay gibi incelmiş, bir er gibi gördü hepsini,  onlarında kendisi ile birlikte Rum’a (Anadolu) geçmelerine müsaade edip, hazırlanmaları için gereken emri verdi ve bu bahtiyarlar hemen yol ve deve hazırlığına başladılar, kanaat üzerine olmak şartıyla, azık tedbirini gördüler, yürüyüşe geçtiler. Bunların içinde birkaç ağızlı yanardağ gibi, ateşleri ta gökte erenler vardı: Seyyid Harun Sultan’ın kardeşi Seyyid Bedreddin Efendi, Seyyid Mahmut, Akça Baba, Nasipli Sultan, Haydar Baba, Ali Baba, Gök Timur Baba, Kilimboş, Zekeriyya Baba ve Siyak Derviş gibi çok önemli şahsiyetler bulunmaktaydı. Bunların cümlesi kırk kişiydi. Bu azizlerden evli olanlar aileleri ile, bekar olanlar ise yalnız olarak gitmeyi arzu edip karar verdiler. Bu mübarek kafile, kılavuzları bulut olmak üzere, çok sevdikleri ülkelerine veda eyleyip  Bağdat yolu ile Horasan’dan Karaman’a geldiler.

Bu olay 13. yüzyılın ilk senelerinde oldu. Kaderin cilvesine bakın ki, yedi yüz yıl sonra bende Seydi Harun’un kurduğu şehire gelip ilk okul dördüncü sınıfı orada okudum. Ne zaman bir Seydişehir resmi görsem çocukluğuma geri dönüyorum; dolaşıyorum Seydişehir’in sokaklarında!..

Ayakkabıyla eczanesine kimseyi sokmayan eczacıdan çok bir doktor gibi davranan Kemal Bey geliyor aklıma, Alaylar Mahallesi, Unkapı Mahallesi, Çarşıdaki büyük meydan, Seydi Harun Camii, Caminin altındaki Pazar, Karaviran’dan gelen aydınlıkla beslenmiş üzümler, kavunla yüklü kağnılar,  mesire yeri Kuğlu, Ferhat’ın kazmasıyla delinmiş gibi tıpkı, Küpe Dağı’nın içine doğru uzanan sonuna kimsenin gidemediği neredeyse içine bir kamyonun girebileceği koca mağara ve fındık ağaçlarının ötesindeki keskin ağustos böceği sesleri ve sürekli ıssızlıkta akan ılıcalar geliyor aklıma... 

Leblebiciler Çarşısı’nda koca kazanlarda kavrulan o ışıklı leblebilerin kokusu, Seydişehir’lilerin yüzlerindeki güvercinin saflığına benzeyen gülümseme geliyor aklıma... 

Dr. Veli Topkara’nın kızı, sınıfta kalemimin bittiğini görüp kimseye göstermeden bir kalem bırakıveriyor önlüğümün cebine;
Melahat Hanım’ın sesini duyuyorum : 

“Ben bir garip cezveyim
elden ele gezmeyim
verin benim yarimi
boynu bükük gezmeyim” 

Manifaturacı Kürünkler’in evinin önünde Postacı Mehmet’in çocukları ile oynadığımı görür gibi oluyorum.
 Dede Korkut: “Komşu hakkı, Tanrı  hakkı” diye söyler; bunun gerçekten uygulandığı yer olarak Seydişehir’i gördüm.

KARAMANLI YAZAR HASAN BARAN

Okunma : 1160
Foto galeri