Ozan Ârif’in son röportajı | Karamandan.com - | Karaman Haber

Ozan Ârif’in son röportajı | Karamandan.com - | Karaman Haber

23 Mart 2019 Cumartesi
Ozan Ârif’in son röportajı

Türkiye’de politik müziğin önemli isimlerinden OZAN ARİF ile vefatından evvel gerçekleştirdiğim son söyleşisi aşağıdadır. 

Allah ganî ganî Rahmet Eylesin; O (c.c) çünkü el-Ganî’dir…

SELÇUK KÜPÇÜK OZAN ARİF İLE SÖYLEŞİ 

“Pir Sultan’a haksızlık yapıldığına inanıyorum”
 
Türkiye’de politik müzik tarihinin en verimli yılları kuşkusuz 1970’ler. Siyasal hareketlerin propaganda amaçlı sesli yayınları, partilerin mitinglerde kitlelere dinamizm katmayı amaçlayan marşları yanında 70’lerde kendi kimliğini bulma çabasındaki Türk pop müziğinin de bu politik havadan etkilendiğini görürüz. Bahsettiğimiz bu müzikal pratik bir şekilde kentte biçimlenen ve modernleşmenin olağan seyri ile form bulan türler. Ancak bir tür daha var ki, hem varoluşunu anlamlandırdığı mekan olarak kent dışında ve dolayısı ile modernleşme projesinin periferisinde konumlanması ve hem de 1950’lerden itibaren Türkiye’de taşranın kente göçünün hızlanması neticesinde bu değişimin en simgesel tezahürü haline gelmesi bakımından ayrı önem taşımakta. Geleneksel ozanlık kavramı üzerinden açıklayabileceğimiz bu tür, sosyolojinin toplumsal hareketliliği ve 1970’lerde kentlerin evrilen politik diliyle senkronik biçimde form, içerik dönüşümü yaşadı. Bir bakıma geleneğin siyasal argümanlar üzerinden yeniden dirilmesi biçiminde açıklanabilecek bu ürünlerin Türk solundan Türk sağına uzanan geniş bir yelpazede birbirinden farklı örneklerini görmek mümkün.  

Ozan Arif, milliyetçi ve ülkücü hareket içerisinde bu formun öncülüğünü yaparak 1970’ler boyu Türkiye’de, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ise sürgün yaşadığı Avrupa’da ortaya koyduğu performans ile bahsi geçen dönüşümün en simgesel ismi halinde sadece toplumsal değişimin değil, bizatihi organik parçası olduğu siyasal hareketin de günümüze uzanan seyrinin ayrılmaz fotoğrafı oldu. Samsun’daki evinde gerçekleştirdiğimiz ve bence tarihsel nitelik taşıdığını düşündüğüm söyleşiyi okuyunca göreceksiniz ki, kendi öyküsünü anlatırken bir bakıma 1960’lardan bugüne Türkiye’nin geçirdiği politik, kültürel ve sosyolojik dipnotları konuşmalarının arasında bulmak mümkün. “Yiğit adamdı” dediği ve halk müziğimizin çok önemli ismi Muhlis Akarsu’nun ilk kasetinde bağlama çaldığını, Unkapanı piyasasının taşıyıcı isimlerinden Yılmaz Asöcal’ın kendisine kaset teklifinde bulunduğunu, “Bende hâlâ kapanmaz bir yara” dediği ve sahne aldığı sinema salonuna yerleştirilen bombanın patlaması sonucu kimi arkadaşlarının adeta ellerinde son nefesini verdiğini, 12 Eylül darbesinin gerçekleştiği gece ne yaptığını, yurt dışına çıkış öyküsünü ve Türkiye’ye 11 yıl aradan sonra nasıl döndüğünü okuyunca, sizlerin de benim kadar ilgisini çeken bir metin ile karşılaşacağınızı umuyorum.

Selçuk Küpçük

Müziğe yönelik ilginiz nasıl başladı? 

Damarında Türk kanı dolaşıp da bağlamaya ilgi duymayan insan olmaz. Kaval sesi, bağlama sesi, yani buram buram toprak kokan sesler her Türk evladının ilgisini çeker. Hele kırsal kesimde ise, köy çocuğu ise onlar zaten bataryalı radyolardan duydukları cızırtılı türkü sesleri ile büyüdüler. Orada biz bağlamayı görmeden bağlamanın sesine aşık olmuş bir nesiliz. 

Bağlamayı aşık cönklerinde, Kerem Aslı hikayelerinde o resimlerin üstünde görürdüm, bağlama buymuş diye. 
 
İlk bağlamanızı nasıl aldınız? 

1964 senesinde ortaokuldaki taramalarda, -talebeleri götürüp dispanserde film çektiriyorlardı- bende tüberküloz tespit edildi. Yani verem hastalığı. Dolayısı ile ben ortaokulda ara vermek durumunda kaldım. Bir ay falan Samsun’da tedavi gördüm.  Allah nur içinde yatırsın,  bir ortaokul müdürüm vardı. Sonra O benim ile ilgili çalışma yaptı. İlk defa bir uzak diyara gitmiş olduk. İstanbul’a Validebağ Sanatoryum’una gönderdi beni. Validebağ Sanatoryum’u öğretmen ve öğrencilere yani Mili Eğitim Bakanlığı’na ait bir hastane idi. Aşağı yukarı bir seneye yakın orada tedavi gördüm. O tedavi esnasında -fakir bir ailenin çocuğu idik- babam bana arada harçlık gönderirdi. O harçlıkları biriktirerek ilk sazımı 64 senesinde Beşiktaş’ta Şemsi Yastıman Sazevi vardı, oradan aldım. 15 liraya. Ama benim saz hikayem geniş. Tabi hiçbir şey bilmiyorum. Saza heves ettiğim için aldım. Koğuşta çalan ağabeylerimiz vardı. Onlardan öğrenirim diye düşünüyordum. Saz benimdi ama onlar çalıyor, bana bir şey öğretmiyorlardı. Sonra ben de başladım. Hastalar rahatsız oluyordu benim bu öğrenirken çıkardığım seslerden. Şikayet ediyorlardı. Hastanenin idaresi benden sazımı alıyordu. Taburcu olunca veririz diye. Ben harçlığımı biriktiriyor, gidip bir daha saz alıyordum. Hastaneden ayrılırken 3 tane sazım oldu. Orada kendi kendime saz öğrenmeye başladım. Yani metotlu bir bağlama öğrenmedim. Sadece bağlama sevgisi, o sese aşık olmak.  

Peki “ozanlık” olarak kimden, kimlerden etkilendiniz? 

Bunun başlangıç tarihini söylemek zor.  Ben tarlalarda falan -bizim oralarda vardır böyle, birbirlerine türkü söylerler- atma türkü söylerdim çocukken. Çok aşık cönkleri okudum. Yani Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Sürmeli Bey, Yusuf ile Züleyha. Okumadığım şey yoktu. Sonra bazen bizim Alucra’ya giderdim. Cumartesi günü haftası idi. Destancılar gelirdi eskiden. 15 kuruşa, 20 kuruşa destanlar satarlardı. Bütün gün onları dinlerdim. Mikrofon da yoktu o zaman. Kartondan bir brozan yaparlardı okurken. Ondan sonra köyde etrafımızda olan olaylarla ilgili ben de bir şeyler yazmaya başladım.  

Bana “Ozan” mahlasını veren ortaokuldaki müdürüm.  Kemal Giritli diye bir tarih öğretmenimiz. 

Hangi yıllar? 

Ortaokuldayım daha. 1965-66. Sonradan çevrede, köylerde adım duyulmaya başladı. Benden önce bizim yakın köylerde bir adam daha vardı. “Deli Ali” derlerdi. O böyle pratik cevap veren bir adamdı. Bir gün otobüste Alucra’dan Samsun’a geliyoruz. Hep tanıdığımız insanlar, yolcular. Bu Deli Ali de varmış önde, şoför muhallinde. Derken bir türkü söylemeye başladı. Beni de kakışladılar. Ben O’na, O bana, Samsun’a kadar atıştık. Adamı susturdum ben o yaşta. Ondan sonra adımız aldı gitti. Bana “Ozan” mahlasını veren ortaokuldaki müdürüm. Kemal Giritli diye bir tarih öğretmenimiz vardı. Çok muhterem bir insandı. Beni hastaneye gönderen.  

Samsun’da hangi ortaokulda okumuştunuz? 

Namık Kemal Ortaokulu. İlkokulu da burada okudum ben. Sonra çevreden ismimiz duyulmaya başladı. Derken bu destancılar gelip beni buldular. Bana gelip destan yazdırmaya başladılar. Nasıl ki çekilen çileler insanların kişilik kazanmasında etkili oluyorsa, bu yapılanlar da sanatınızla ilgili alt yapı oluşturuyor.  

Peki ülkücü dünya görüşü ile nasıl irtibat kurdunuz? 

İlk defa, Samsun’a Alpaslan Türkeş gelmişti. Bütün particiler gelir, meydan kalabalık olurdu.  

O zaman daha CKMP dönemi olsa gerek. 

Evet, CKMP’nin son dönemleri. Sonra Adana’ya MHP oluşuna da gittim ben o çocuk yaşta. Yıldız Sineması diye bir yazlık sinema vardı Samsun’da. Yıldız Sineması’na yüründü önce Cumhuriyet Meydanı’ndan. Yanında gençler var birkaç tane. Allah nur içinde yatırsın Mustafa Bağışlayıcı Amca vardı. O zamanki il başkanı Mustafa Güdül vardı. Hâlâ yaşıyor. Ben de katıldım o topluluğa. Bütün siyasiler geliyor. Hurra ana baba günü. Alpaslan Türkeş geliyor ama yanında etrafında kimse yok. 60-70 kişi. O yazlık sinemayı tutmuşlar. Oraya gittik. Perdenin önünde bir zemin var. Oraya Alpaslan Türkeş çıktı.  

Siz daha evvel bilir miydiniz, duymuş muydunuz Alpaslan Türkeş’i? 

Hayır. Bilmezdim. Ama radyodan O’nun arkadaşlarınca yapılan konuşmalar vardı. Onların konuşmalarına meftundum ben. Ahmet Er vardı. Faruk Akkülah vardı. Onların hepsini tanıma fırsatı buldum tabi sonradan. Ben o sinemada ilk defa kendimi Alpaslan Türkeş’e yakın hissettim. Daha doğrusu her Türk’ün mayasında bulunan “zayıfın yanında” olmak istedim. Öyle curcunalı, şaşalı değil de işte “vatan, millet, din, devlet”. Çocuk kafamla hoşuma giden şeylerdi bunlar. Böylece rahmetli Başbuğumuzu tanımış olduk. Sonra Öğretmen Okulu hayatı başladı tabi.  

Perşembe Öğretmen Okulu. 

Evet. Ortaokulu şöyle bitirdim ben. İki devre kaybettim ortaokulda.  Ortaokulda benim iki devre arkadaşlarım oldu. Bir, hasta olmadan önce, bir de hasta olup geldikten sonra. O zaman ben bayağı onların arasında büyükçe bir çocuktum. Ortaokuldan sonra 5-6 tane okul kazandım. Hava Astsubay Okulu, Veteriner Okulu, Sağlık Okulu. Ama öğretmenliği tercih ettim. Niye? Dedim ya, -böyle ajitasyon yapmak için olmasın da- hakikaten fakir bir aile idik. 
Aileye en kısa yoldan maddi yardımda bulunmanın yolu olarak gördüm. Tabi öğretmen okulunda bizde olan eğilimi geliştirme imkanı buldum. Türk Halk Edebiyatı falan. Yani sadece aşık cönklerinde belli şeyleri ezberlemekten öte geçtim. Yapısı ile ilgili bilgim oldu.  

Perşembe Öğretmen Okulu’na girişiniz kaç yılı? 

69-70 mezunuyuz biz. 1966-67 döneminde girdim ben.  

Ülkücü hareketin etkinliklerinde ilk sahne almaya başlamanız nasıl oldu? 

Eskiden “ozan” denilince akla hep komünistler gelirdi. O zaman tabi dernekçilik hayatımız da başlamıştı. Öğretmen okuluna girerken de devam etti bu. Öğretmen okulundaki siyasi faaliyetlerimizden dolayı çok ifade verdik. Türkçülük, Turancılık davası, bilmem ne? Ziya Gökalp’ten “Moskof’un ülkesi viran olacak / Türkiye büyüyüp Turan olacak”. Bir eğitim şefi vardı Kazım Aydemir diye. O olsun, diğerleri bana taktılar tabi.  40 kişi biz ifade verdik. İşte o vakit bize yardım eden bir edebiyat öğretmeni vardı. Güner Karadeniz. Görüşüyoruz hâlâ kendisi ile. Aslan gibi bir bayandı. O benim hocam da değildi. Benim hocam Ordulu Muhittin Sunay. Kuyularda toplantı yapardık. Fındıklıklarda toplanırdık. Arkadaşlarımıza rozetler getirtiyorduk. İstanbul’dan rozetler ısmarlıyordum ülkücü kazanmak için. Bir rozet çok etkili idi o zaman. Bir havaydı. İdare sonra topluyordu. Biz bir daha getirtiyorduk.  


 
İlk defa öğretmen okulunun gecelerinde, sosyal faaliyetlerinde mi sahneye çıkmaya başladınız? 

Tabi. Ben okulun her gecesinde, sosyal faaliyetinde bir etkinlikte bulunurdum. Bağlama çalıp deyişler falan söylerdim. Bazen okulun dertlerini, ne bileyim yemeklerin kötü çıkışını anlatan, şakayla karışık şiirler okurdum. Duyururduk sesimizi, tesirli olurdu. Beni arayanlar hep anlatırlar. “Yandı senden canım kuru fasulye” diye bir şiirim vardı. “Aşçı başı her gün onu pişirir / Aç olanlar şapur şupur aşırır / Öküz yese işkembesin şişirir/ Yandı senden canım kuru fasulye” diye destanlar söylerdik.  

Böylece ülkücü hareket içinde tanınmaya mı başladınız? 

Samsun’da derneklerin odalarında faaliyetler yapardık. Böyle salon malon olmazdı. Çarşamba’dan gelen iki kişi olurdu. Bizi faaliyet yaparken görürlerdi. Çarşamba’ya da çağırırlardı. Ondan sonra bölgede adımız duyuldu. Ta genel merkezin dikkatini çekti bu. Onlar bu sefer beni çağırmaya başladılar. Böylece vatanımı tanıdım.  

MHP Genel Merkezi mi, Ülkü Ocakları Genel merkezi mi? 

Ülkü Ocakları. 

Yıl

1972-73.  Ama biz oraya gitmeden burada faaliyetler yaptık. Turneler düzenledik. “Moskof Sehpası”, “Kızıl Pençe” diye piyesler oynadı arkadaşlarımız. Karadeniz Bölgesi’nde bağlantılar yaptılar. O piyeslerle beraber ben de geziyordum. Piyes iki bölümdü. Perde arasında bir yarım saat zaman vardı. Ben bağlama ile çıkıp kendime has program yapıyordum.  

Ülkücü hareketin gecelerinde radyo sanatçıları kuyruğa girerdi.  
 
Bu hangi yıl peki? 

Biz 69-70 mezunuyuz. 1970-71-72’ler bu dönem.  

Aynı zamanda öğretmensiniz değil mi? 

Tabi. 

Nerede göreve başladınız ilk? 

Hemen burada yukarıda Karaoyumca (Samsun) diye bir köy var. Orada bir sene stajyer öğretmen olarak çalıştım. Sonra eş durumundan Samsun’un girişinde Devgeriş var. Mübadil köyü. Orada okul müdürü de oldum. Bayağı kalabalık bir okuldu. 9 sene çalıştım orada. Ve 1980 geldi.  

Şunu merak ediyordum. Sizden önce ülkücü hareketin bu tür etkinliklerine kimler katılıyordu mesela? 

Ben o kadar çok Ankara’yı takip edemiyordum. Bilemiyordum. Şu vardı ama, kalite vardı. Ülkücü hareketin gecelerinde radyo sanatçıları kuyruğa girerdi. O zamanın en meşhur sanatçıları. Yani ülkücü hareket kendini izlemeye gelenlere kalite sunardı. Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği.  

Hem öğretmenlik hem konserler nasıl oluyordu? 

İşte ilk defa uçağa öyle bindim. Cumartesi yahut cuma akşamından gidiyordum otobüsle. Ankara’ya varıyordum. Ankara otobüs tutmuş oluyordu nereye gidilecekse. Geri dönüşte bazen geç kalıyordum. Yetişemeyeceğim zaman beni uçağa bindiriyorlardı. Samsun’a uçakla geliyordum.  

Biraz TÖMFED’ten bahseder misiniz? Neler gözlemliyordunuz orada? 

Benim gördüğüm, Türk Sanat Müziği icra eden arkadaşlarımız vardı. Piyasadan gelip de bizim gecelerde saz çalanlar vardı. Kendi içimizden teşkilatlardan gelmiş Türk Halk Müziği okuyan sanatçılar vardı. Ama ilk, radyodan bir Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği sanatçısı olurdu. 
 
Program seyri nasıldı peki? 

Arz edeyim. Önemli o benim için. Radyodan gelenlere yüklü ücret ödenirdi. Bizlere de harçlık verirlerdi. Çoğu zaman yakın bir yer ise para da almıyordum. Ama evlenmiştim 1972’de. Evimdeki buzdolabından tutun, televizyon -yeni çıkmıştı daha o sıralar- bunları bana hep genel merkez almıştı hediye olarak. Onların arasında beni de geceye götürürlerdi. Ama ben geceye gittiğim zaman bir müddet sonra radyo sanatçılarından benimle ilgili serzeniş geldi. Şöyle bir serzeniş: “Ozan Arif’i bizden sonra çıkarın” dediler.  Halbuki onlar elit sanatçılar. Son çıkarlar. Bunu deme sebepleri beni çok gördüklerinden falan değil. Ben sahneye çıktığımda “Şehitlere Ağıt”ı falan okurdum. Salonun daha ne Türk Sanat Müziği dinleyecek havası kalıyordu ne de türkü. Bir duygusal boşalma oluyordu yani. Öyle öyle sonda çıkmaya başladım ben. Düşün, Necdet Tokatlıoğlu gibi, Ali Şenozan gibi bir adam çıkıyor, ardından ben.  

Özel bir sahne kıyafetiniz var. 

Hep onu giydim. Hâlâ da onu giyiyorum sahnede. Benim memleketimin yöresel kıyafeti. O yıllarda Ülkü Ocakları Genel Merkezi bana bir görev verdi. Görev ne? Konya’da Aşıklar Bayramı yapılıyor. Oraya Türkiye’nin dört tarafından aşıklar gidiyor. Feyzi Halıcı düzenliyor. Bizim Ahmet Kabaklı Hoca jüride, Faruk Kadri Timurtaş Hoca jüride. Oraya ülkücü hareketi sokmak. Plan o. Yoksa ben yarışmaya falan girmem. Her çiçeğin kokusu ayrı. Neyi yarıştıracaksın. Ben gittim oraya. Beni tabi kimse tanımıyor orada. Bazı isimler var, onlar hegemonyası altına almışlar Konya Aşıklar Bayramı’nı. İsim sırasına göre okunuyor. Beni de çağırdılar. Gittim oturdum. Şimdi, ilk defa şiir okuma sırası geldi bana. O da tevafuk oldu yani. Ben ilk şiiri okudum. -Konya Aşıklar Bayramı’nın tarihinde vuku bulmuş mesele değil- “Dinlesin milletim duysun sözümü /  Yarana gurbandır bu canım benim” diye bir şiirim vardı. O şiiri bir okudum. Salon buz kesti böyle. O sahne hâlâ gözümün önünde. Birden patladı solan. Tabi beni tanıyan Konya’dan ülkücü camia, sinemanın balkonunu doldurmuş hep. “İsteriz” diye beni bir daha çağırdılar. İkinci yasak. Ama Ahmet Kabaklı orada ağırlığını koydu. “Gel evladım dedi”. Hatta rahmetli, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi’nde beni anlatırken “İşi gücü vatan olan bir halk ozanı” der.  

TRT’ye çıkmayı reddettim.  

Yılı hatırlıyor musunuz? 

1977-78 olmalı. Ama oraya damgamızı vurduk. Hatta şöyle bir şey yaşadım. O zaman bir tek televizyon olarak TRT var. Televizyona çıkmak ne demek biliyor musun o zaman bizim gibi icrayı sanat yapanlar için. Çok önemli bir şey yani. TRT’den çekim yapmaya geldiler Konya’ya. Neticeler dağıtıldı. Bir altın madalya aldım ben. Altın madalya alan 16-17 kişiyi Ankara’ya davet ettiler. Arabayla bizi aldırdılar. Televizyon çekimi yapılacak. O aşıklar birbirini dürtüyorlar. Ben çıkacağım daha uzun diye. Şimdi bana geldi sıra. TRT’de sol hakim tabi o zaman. Çekim yapanlar geldi “Şiirin şurasını değiştirebilir misin?” dediler. “Ben bu şiirle böyle altın madalya aldım” dedim. “O zaman seni çekemeyeceğiz” dediler. “Tamam, çekmeyin” dedim. Reddettim. Hemen, sahne kıyafetimi giymiştim kuşağı falan çıkarmaya başladım. O ara hiç unutmuyorum Allah rahmet etsin, şimdi vefat etti, Şeref Taşlıova geldi yanıma. Şeref abi dedi ki “Arif seni tebrik ederim”. “Niye abi” dedim. “Görmüyor musun biz iki dakika televizyona çıkacağız diye birbirimizi yiyoruz, sen bana ders verdin” dedi.  

Tabi 1970’lerden bahsediyoruz. Güvenlik sorunu oluyordur mutlaka konserlere gidip gelirken.  

Tabi.  

Nasıl aşıyordunuz bu sorunları? 

Aşamadığımız da oluyordu. Silahımız bilmem neyimiz oluyordu.  

Korumanız oluyor muydu mesela? 

Yok canım. Koruma yeni icat edildi Türkiye’de. Eskiden koruma mı vardı. Kimle nereye gidiyorsam korumam o.  

Güvenlik sorunu yaşadığınız olaylardan hatırladıklarınız var mı? 

Çok. Bende hâlâ kapanmaz bir yara olan. Şurada Suluova vardır. Orada bir Sinema’da program yapıyoruz. Sandalyenin altına bomba yerleştirmişler. O “Kör Eşber” denilen, O da hücre başkanı Havza’da. Sinemanın teşrifatçısını kandırmışlar para vermişler. Tenekeyi yerleştirmişler. Havzalı, Ladikli arkadaşlar oturuyorlar. Ben de Ülkü-Bir başkanlığı yapıyorum.  

Samsun’un Ülkü-Bir başkanlığı. 

Evet. Samsun, Ladik, Havza bize bağlı olduğu için kendilerine göre problemleri var. Onları konuştuk falan. Ben de dedim ki “Sıra bana geliyor arkadaşlar, şu sazımı akort edeyim, programdan sonra yine görüşürüz” diye çıktım. Kulise geçtim. Kulis dediğin de bir sinema perdesi. Perdenin arkasındayız yani. Tam oturdum, sazımı akort edeceğim “Gümmm!”. Orada üç tane şehit verdik. 16 arkadaşımız, eli kolu kopan. Sinemanın tavanı çöktü. Böyle bir vahşet tablosu.  

Peki tehditler alıyor muydunuz? 

Tabi canım. Onlar bize vız geliyordu. Onlar bizim kahramanlık vesilelerimizdi. Almayan zaten kendisinde aşağılık kompleksi duyuyordu. 

Şunu sormak istiyorum. Aynı yıllarda solda ozanlık geleneği devam ederken bir kanal da modern müziğin imkanlarından istifade ederek Anadolu Pop, Anadolu Rock gibi kentli bir form üretti. Ama ülkücü hareket açısından 70’li yıllarda böyle bir form ortaya çıkamadı. Sizce bunun sebepleri ne olabilir? 

Biz ülkücü hareket olarak itiraf etmeliyiz, sanatta geri kalmış bir yapımız vardı. Radyonun sanatçılarından yararlandık, kendi kabiliyetli arkadaşlarımız vardı.  Mesela o TÖMFED dediğimiz yer bir yuvaydı, orası bir okul gibiydi. Ben, benimle ilgili sanatlardan bahsediyorum tabi. Çok güzeldi orası. Folklor vardı. Fotoğrafçılık kursu vardı. Sinema vardı. Her şey vardı.  Sol, eline geçirdiğini militan yapıyordu mesela. Hiç hak etmediği yerlere getiriyorlardı. Turne yapardım yaz tatillerinde, öğretmendim. Erzurumlu aşıkları falan toplardım, ülkücü ozanlar organizasyonu diye. Numofon marka cami amfileri vardı. Lamba yanardı içinde. Direğe bağlı bir tane de hoparlör. Gençlerden birisi mikrofonu bir ağzıma tutardı, bir bağlamaya. Düşün program yapıyorum, gelmiş bin kişi. Böyle program yapıyorduk. 

Yani Cem Karaca, Moğollar gibi modern müzik türlerinde ürünler ortaya koyan isimler varken, ülkücü hareket içerisinde bu tür isimlerin ve müzik formunun ortaya çıkamamasının sebeplerini siz neye bağlıyorsunuz. 

Yok. Heves eden isimler varsa bile pek kendisini göstermedi ama onlar gibi müzik yapmaya çalışan arkadaşlarımız vardı. Garip Ozan mesela klavye çalardı. Ama bağlaması da olurdu elinde. Genç Ozan mesela. O benden önceydi. Ankara’da okuduğu için benden önce bilinen bir isimdir O.  

Peki İlham Gencer’in ta CKMP döneminde Türkeş Bey için yazdığı marşlar var.  

İstanbul’da tanıdım ben İlham Gencer’i. İstanbul programlarımda.  

İlham Gencer’in tam anlamı ile teşkilatlarda pek karşılığı yok gibi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Şimdi bizim okullarımızda, yurt dışını tanıdıktan sonra şunu gördüm. Dikkat edin yabancı dil öğrenimi çok zayıftır. Nedense biz tutturamıyoruz. Ben niye şimdi Fransızcayı tam geliştiremedim. Ortaokulda Fransızcaydı benim dilim. Bende öyle bir milli refleks vardı ki, Fransızcayı öğrenmek vatana ihanet gibi geliyordu bana. Bazı o tür müzikler de türkü değil, şarkı değil. Aranjmanlar falan var. Yani ona pek yanaşmıyordu bizimkiler nedense. İlham Gencer’in İstanbul gibi yerde karşılığı vardı. İlham Gencer’i getirip de Bayburt’ta gece verdirmez bu hareket.  

“Sen bu vatanın ozanısın.  Neye inanıyorsan doğru olarak, git onu söyle” dedi.  
 

Türkeş Bey sizin çalışmalarınızı nasıl bulurdu? 

Biz hep iltifat gördük. Benim Başbuğum ile çok daha sıkı yakınlaşmam 80’den sonra, O içeriden çıktıktan sonra oldu. Yurtdışında ben sürgündeydim. O da Uzunada’da yatıyordu. Telefonda görüşüyorduk. Telefonla haftada bir kez O’nunla görüşme imkanımız vardı.  Tabi 80 öncesi öğretmen okulunu bitirdim. Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümüne imtihana çağırıldım. Alaaddin Korkmaz vardı Bursa’da. Ülkücü ağabey. Perşembe Öğretmen Okulu’nda, ben gelmeden önce gitmişlerdi. Ama mektupla bize cevap verirdi. O zaman ülkücü hareketin yayınları da yoktu. MTTB’nin dergilerini okurdum ben öğretmen okulunda. Sonra Nurettin Topçu’nun Fikir ve Sanatta Hareket dergisi falan. Hâlâ bende var. Çok kıymetli yayınlardı onlar. Ya da elime geçirebilirsem Nihal Atsız’ın dergileri. Ankara’ya çağırıldım. Günde bir iki saat bana ders verdiler. Cezmi ağabey vardır. Cezmi Kırımlıoğlu. Asıl ismi Cezmi Bayram. Perşembelidir. Başbuğ ile görüştürdüler beni. O zaman ilk kez görüştüm ben Başbuğ ile.  

Bursa Ülkü Ocakları Başkanı olmaya gönderildim ben. Hazırlanış şeklim o. Ama daha o imtihana girerken kavga koptu komünistlerle. Tam imtihan komisyonunun kapısındayız. Benim de cebimde bir pergel var. Önüme gelenden kendimi korumaya çalışıyorum. O arada imtihan komisyonunun kapısı açıldı. Hocalar çıktı. Benim elimde pergel. Yakalandık. Beni imtihana bile sokmadan gönderdiler. Ankara’ya döndüm. Ondan sonra turnelere çıkarken fırsat buldukça yanına uğrar elini öpmeye giderdim. Ama esas fikri teatide bulunma, içeriden çıktıktan sonra Almanya’ya geldi. Evimde misafir etme gibi bir şerefe kavuştum. Uzun uzun çok sohbetlerimiz oldu. O da beni en yakın o dönem tanıdı, ben de O’nu.  

Biz o nesil olarak hiç görmediklerimizi de tanıyorduk. Ben mesela 49 doğumluyum. Ama 44 Türkçülük hadisesinde içeride yatan bütün ağabeylerimizin biyografisini bilirdim. Şimdi kim kimi tanıyor. Ondan sonra yeri geldi O beni aradı, yeri geldi bilgi istedi. Yeri geldi ben O’nu aradım. Turneye çıkarken bilgi verdim. “Efendim şu programları işleyeceğim” diye. Hatta bir keresinde hiç unutmuyorum.  Sürgünden döndüğümde Türkiye’de turne yapıyoruz. Ülkü Ocakları Genel Merkezi her yaz bir turne düzenliyor. Turnenin birine çıkarken yapacağım bir programla ilgili bilgi vermek amacıyla randevu aldım, gittim. Dosyamı önüne koyarken “Efendim bunlar yapacağım program. Sizin verdiğiniz mesajlarla çatışmasını istemem. Bir bakarsanız memnun olurum” dedim. Önüne koyduğum dosyayı geri verdi bana. “Arif, ben siyaset yapıyorum evladım. Ama sen bu vatanın ozanısın. Neye inanıyorsan doğru olarak git onu söyle” dedi.  

Yurt dışına çıkışınızdan bahsedelim biraz isterseniz. 

İhtilal oldu. Herkesi topluyorlar. Üç gün, (Samsun) Sıhhiye Taburu var burada. İlk toplamada hepimizi aldılar. Ondan sonra bir duydum, saldıklarını yeniden toplamaya başlamışlar. Sonra Ankara’ya gittim. Ama ben 79’da öğretmenlikten ayrılma durumunda kaldım. Beni Beytüşşebap’a, hanımımı da Tosya’ya sürdüler. Ben TÖB-DER’lilerle pazarlığa oturdum. Ecevit dönemiydi o zaman. Bana genel merkezden “Beytüşşebap’a gitmeyeceksin” deyip göndermediler. Ben de bunun üzerine TÖB-DER’lilerle pazarlığa oturdum. Milli Eğitim’de vardı onlardan. Dedim ki “Sizin derdiniz benimle. Eğer benim hanımımı yerinden ayırmama sözü verirseniz ben öğretmenlikten ayrılacağım.” dedim. “Ciddi misin” dediler bana. “Evet, ciddiyim, ülkücü sözü veriyorum” dedim. Onlar da “Tamam” dediler.  

Bunun üzerine 1979’da öğretmenlikten ayrıldım Almanya’ya gittim. Ben ilk kez Almanya’ya 77’de gitmiştim. Turne için. Orada o zaman çok teşkilatımız yoktu. 11-12 program yapıp döndüm. Hatta evlendiğimden dolayı borçlarım vardı ödeyemediğim. 72’de evlendim. Düşün, 5 senede ödeyememişim. Oradan bana verilen parayla gelip burada düğün borçlarımı ödemiştim. 735 kuruştu mark. Bugünkü gibi aklımda. Oradan bir aşinalığı var Avrupa’nın bana. İlla gelsin istiyorlar. Genel merkez de beni sıkıştırıyordu. “Ayrıl öğretmenlikten seni Avrupa’ya gönderelim” diye. Ben de öğretmenliği seviyorum. Bu sürgün hadisesi olunca kalktık ayrıldık. Bunun üzerine 1979 yılında Almanya’ya gittim. Hocahanım burada çalışıyor.  

Ama Ülkü Ocakları’nın görevlisi olarak gittim aslında. Bana para veriyorlar. Ben içinden 1500 mark maaş alıyorum gerisini ya ocağa gönderiyorum ya da ocağın istediği malzemeleri alıyorum. Ses cihazı, gece çekim yapan fotoğraf makineleri falan. Orada bir yıl çalıştım. Her hafta geceler yaptım. Teşkilatlar çoğalmış çünkü.  

Sonra 80 yılında Türkiye’ye geldim. Genel merkez turne yapmıştı. Turnedeydik biz Çanakkale’nin Çan kazasında. İhtilal oldu. Ben arkadaşlarla aynı otelde değildim o gece. Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. İstanbul Edirnekapı Talebe Yurdu Başkanlığı yapmış bir arkadaşım. İstanbul’a geceye gittiğimde otellerde kalmaz, talebe yurtlarında kalırdım. Oteli kim görmüş. Ya dernekte uyuyorduk, ya yurtlarda. Sıtkı Turan vardı. Çanakkale Milletvekili oldu. Sonra trafik kazasında vefat etti. %18 alıp da 57.Hükümeti kurdukları zaman. Sıtkı aldı kendi köyüne götürdü beni o gece. Bahadırlı diye bir köyü var O’nun. Tabi otelde kalan arkadaşları o gece toplamışlar. Ozan Arif’i arıyorlar. Yok. Sıtkı da o zaman yedek subay. Askerliğini yapıyor. Askeri elbisesi var. Olacak o ya,  Çan’daki yaptığımız gecede de Akif Özüşen diye TRT sanatçısı vardı. Ben de O’ndan bir şarkı istemiştim. “Bir Gece Ansızın Gelebilirim” şarkısı.  

Ülkücü hareketin tam iktidara yürüdüğü rayihalar geliyordu yani 79’da. Her yerde. Bizim hareketimizin adının bile geçmediği o Bergama, Soma’ya gidiyorduk, üzüm salkımı gibiydi seyirci. O’nun için derim ben her zaman. 80 ihtilalı ülkücü harekete yönelik olarak yapılmıştır. Sıtkı’nın üzerinde üniforma olduğu için yolda bir sorun olmadan Ankara’ya kadar geldik. Ankara’da bir-iki gece kadar kaldım. Buraya, Samsun’a geldim. İçeri aldılar hemen. Bir gece yattım ben. Sonra saldılar. Sonra yeniden topluyorlarmış. Onun üzerine bir daha Ankara’ya gittim. Tabi 79’da Almanya’da yaşadığım için “geçici oturum” diye pasaportum var. Yakalanmayanlarla Ankara’da bir evde toplandık. Böyle bir oturumum olduğu için Mustafa Mit dedi ki, “Hiç durma Almanya’ya git”. Buradan binemedim, İstanbul’a geçtim. 24 Eylül’de oluyor bu işler. İstanbul’da gece 4’te bir uçak vardı. Ona bilet aldım.  

Yani Türkiye’den çıkış tarihiniz 24 Eylül 1980. 

Evet. 24 Eylül 1991 tarihi de tekrar Türkiye’ye avdet edişim. Bu kadar tevafuk olur yani. 11 sene. Orada çalışmaya başladım. Ama eşim çocuğum burada kaldılar. Gurbet bizim yapımızdaki insanlar için çok zor. Öyle bir hayat tarzımız yok bizim.  

Yurt dışında konserlere gidiyorsunuz. 

Tabi. Federasyon var orada. Onları tanzim ediyorum. Haftada iki kere, üç kere konserler oluyor. Oranın tatilleri var. O zamanlar yapıyoruz.  

Bu arada ilk plak ya da kaset çalışmanız nasıl olmuştu, onu unutmadan not düşsek. 

O tarih herhalde 1977 olsa gerek.  

Kaset mi? 

Tabi, kaset. İlk plak, İstanbul Ülkü Ocakları çıkarttı. Bir tarafı “Şehitlerimizin Ağıdı”, bir tarafı da “Türk Milleti Kendine Dön” diye bir plak. 

Yıl kaç? 

73-74’lerde.   

Muhlis Akarsu çok kıymetli bir insandı.  Allah nur içinde yatırsın. Yiğit adamdı. 

İstanbul Ülkü Ocağı mı talep etti bu plağı?  

Tabi onlar yaptırdılar. Yaptıkları gecede de 10 bin tane mi ne sattılar. Kaset de şöyle oldu. Türküola diye bir şirket vardı. Sahibi Yılmaz Asöcal. Onlar bir gün beni arayıp buldular. Samsun’dayım, öğretmenim. Bana kaset yapmak istediklerini söylediler. Meğer ben sonradan öğrendim. Enver Altaylı onların tanıdıklarıymış. Enver Altaylı’ya  “Sizlerden de birilerine kaset yapalım, hep komünistler yapıyor” diye söylemiş. O da “Samsun’da bizim Ozan Arif var” demiş. İstanbul’a gittik stüdyoya girdik. Kendi çaldığım da oldu. Ama kendi çaldığım “yavan geliyor” dediler. Osman Bayşu vardı. O çaldı. Hatta Muhlis Akarsu çaldı. Muhlis Akarsu çok kıymetli bir insandı. Allah nur içinde yatırsın. Yiğit adamdı. 

İlk kasetin ismi neydi? 

O zaman kasetlerde isim değil, numara vardı. Her firma numaralandırıyordu. Kasetler sonra isim almaya başladılar.  

O dönem çıkan bazı plakların kapağında “Bozkurt Plak”, “Ülkü Plak” gibi isimler yazıyor. Bunlar firma ismi miydi, biliyor musunuz? 

Ocaktır bunlar. Onu da kime yaptırıyorlardı? Bu plak firmaları vardı. Ağırlığı vardı tabi ocağın. Çekindiklerinden “yapalım ama biz adımızı basmayız” derlerdi. Onlar da Bozkurt Plak demişlerdir.  

Barış Manço’nun ülkücü olduğuna dair bir tanıklığınız var mıydı? 

Barış Manço ülkücü değildi ama belli değerlere önem veren birisi idi. Cem Karaca gibi militarist duruşu yoktu.  

Siz yurt dışında iken Türkiye’de “Sürgün” isimli bir kasetiniz çıktı. Kasetin kartonetinde sizin ülkeye gelebilmeniz için imza kampanyası başlatan bir form vardı.  Onlar bu işin ticaretini yapıyorlardı. Benim öyle bir talebim yoktu. Ben bu kaseti dışarıda çıkarttım. Bu imza kampanyasından sonradan haberim oldu. Ben böyle bir şey yapın demedim. İmza ile olacak iş falan değildi benim durumum. Bu kasetin kalıbı Almanya’da hazırlandı. Ve Türkiye’de ülkücü bir müzik firması diye, bir kuruş para almadan çıktı bu kaset. 700 küsur bin sattı onlar. Ortaklarından birisi söyledi bunu bana.  

Benim için toplam 183 sene ceza istiyorlardı.
 
Türkiye’ye dönüşünüzün öyküsü nasıldı peki? 

Ben yurt dışında sadece sloganlarla sanat yapmadım. Sadece sloganların ozanı değilim. Avrupa’da bu milletin çok önemli bir parçası yaşıyor. Geçim kaygısı ile oralara adeta satılmış, köle yapılmış insanlar yaşıyor. Orada yabancı kültürlerin altında anneleri babaları çalışırken heba olan yavrularımızı görürken bir öğretmen olarak içim burkuluyordu. Demek istediğim “Ozan Arif, ülkücü gece, Bozkurt, bilmem ne”, ben sadece bunlarla uğraşmadım ki. Ben orada insanlarımızın sosyal problemleri ile de uğraştım. Beni “Ozan Arif” yapan onlar oldu. Dar bir sloganik yolda gitmedik. Uğradığı haksızlıkları dile getirdim, ev vermiyorlar onu dile getirdim, yabancı düşmanlığını dile getirdim. Yani bizi “Ozan Arif” yapan şey, meselelere sadece ideolojik yaklaşmamam, milletin derdini dert edinmemdir.  

Benim için toplam 183 sene ceza istiyorlardı. Benim amcam avukatlığımı yaptı. Bütün vilayetlerde açılan davalarımı topluyordu. Amcam “Bunların ipi ile kuyuya inilmez. Gel demeden gelme” diyordu. Başbuğ da aynı şeyi söyledi. “Oğlum ben gel demeden gelme, bir delilik yapma” diyordu. Bir gün Başbuğum beni aradı. “Gel oğlum” dedi, “Ben hallettim” . 
Ve ben Samsun’dan milletvekili adayı olarak geldim. İttifak vardı o zaman. O ittifakın Samsun 2. sıra adayı olarak. Birinci sırada Erbakan’ın adayı. O zaman şehir barajı sistemi vardı. 73 bin falandı Samsun barajı. 69 binde kaldık. Ama öyle milletvekili olayım diye bir derdim yoktu. Benim için vatanıma kavuşmak on tane milletvekilliğine değerdi. 5 gün kalmıştı geldiğimde seçime. Tercih vardı ayrıca. Barajı aşamadık ama aşsa idik birinci sıra değil ben gidiyordum. 9 bin tercih alan geçiyordu. Ben 27 bin tercih almıştım. Bir bakıma da çok mutlu oldum barajı aşamamaktan. Çünkü birinci sıradaki arkadaşa haksızlık yapmış olacaktım. Allah nasip etmedi hülasa.  

Türkiye’yi değişmiş buldunuz mu? 

“Bozulmuş” diye bir şiirim var. Orada okursunuz bunu. O da benim kanaatlerimi size verir zaten. Çok değişmişti tabi. Annemde bile değişiklikler gördüm yani. Annem ümmi kadın. Bir akşam oturuyoruz. Baktım televizyonda bir Brezilya dizisi. Takip ediyormuş. Baktım ki benim anam bile değişmiş. Anam bile değiştiğine göre Türkiye’de her şey değişmişti. 

Tabi Türkiye’ye geldikten sonra yeniden konserlere başladınız. Bu programlarda ya da dinleyicide bir değişim gözlemlediniz mi? 

Ben Türkiye’ye geldikten sonra yine Avrupa’ya döndüm. Daha ziyade çalışmam Avrupa’da oldu. Burada ta 93’lerde falan başladım tekrar. Genel merkez turne yapıyordu. 8 turne yaptım. 

O konserler de çok önemlidir. Ta Kars’tan başlardım Malabadi Köprüsü’ne kadar.  

1980 öncesinde Doğu’ya programlara gitmişliğiniz var mıydı? 

Vardı tabi. Ama o zaman böyle bir sorun yoktu tabi. PKK hadisesi 83’lerde çıktı. Mardin’e Doğubeyazıt’a, daha bir sürü yere gittim o dönem.  

Üzülerek söylüyorum ülkücü harekette sanata bakış açısı,  sanatla ilgili bir gayret yok.

Teşkilatın konser organize etme mantığı bakımından bir farklılık gözlemlediniz mi? 

Şunu gözlemledim. Radyo ile ve büyük sanatçılar ile bağlarını koparmışlardı. 80 ihtilali radyo sanatçılarını biraz da ürkütmüştür yahut. O zaman yerel olsun, ocaktan yetiştiğini söyleyen sanatçılar vardı ama arkadaşlarımızın hiçbir birikimi yoktu. Yeni bir şey üretme yok. Şöyle diyeyim de anlayın. Adamın birisi güvertede denizi seyrediyormuş. Giderken bir kadın denize atlıyor. Arkasından bizim Temel, O da atlıyor. Kadını çıkartıyor. Bütün güverte alkışlıyor. Temel “Ula bırakın alkışı. Hangi namussuz beni arkamdan itti?”. Şimdi, ozanlık falan iddiamız yoktu. Derneklerde söylerken arkamızdan itiliverdik. Adımız “ozan”a çıktı. Meydana çıkınca kendi kendime “Millet seni alkışlıyor, ozan diyor, ümit bağlamışlar sana. O zaman bu işin hakkını vermen lazım” dedim. Oturdum özel çalıştım bu işte. Kendi kabiliyetimi kitabi bilgilerle birleştirerek hem gelenekten kopmadan hem de müzikten yararlanarak kendi fikirlerimi nasıl gençlere veririm, şiir tarzında mı bir şey yapmam lazım ya da başka şeyler mi? Onun için de stüdyoda aşıklar gibi tek sazla değil orkestra kullandığım da oldu. Yeri geldi orkestra bulamadım Almanya’da piyasada çalışan enstrümanistlere çaldırdım. Yeri geldi Almanya’da çaldığım eserleri notaya alıp buraya gönderdim. Burada çalındı altyapı, üzerine orada okudum falan. Dolayısı ile hâlâ bizde üzülerek söylüyorum ülkücü harekette sanata bakış açısı, sanatla ilgili bir gayret yok.  

 “Ülkücü Müzik” diye bir kavram söylesek buna nasıl yaklaşırsınız.  

Bence müziği hırpalamak olur. Müzik müziktir. Müziğin ülkücüsü falan olmaz. Müziğin içine belli sloganlar yerleştirilmiş, milli duygular katılmış olabilir. Bunu “ülkücü müzik” diye tanımlamak olmaz. Hele benim dalımda beni müzik adamı olarak görmemelisiniz. Benim öyle bir iddiam yoktur. Türkülerim var kendime göre. Ama onlar benim deyişlerim. Bestekar değilim ben. Ozan olan bir Anadolu çocuğunun kafasında, dinlediği türkülerden kopuk kopuk melodiler uçuşur durur. Yani bana has değil bu müzik. Neşet Ertaş bestesi diye bir şey duydunuz mu? Neşet Ertaş türküsü derler. Babasından, Çekiç Ali’den beslenmiş. Kendinde de derya gibi kabiliyet var. Bizim kafamızda melodiler uçuşur. Bir şiir yazarım bazen buna melodi falan olmaz bu kalsın derim. Şimdi “Sakarya”yı melodi yap bakalım ne olacak. Olur mu? Yapanları gördüm. Müzikle iştigal eden ülkücü insanlar olabilir ama “Ülkücü Müzik” bana biraz müziği hırpalamak gibi geliyor.  

“Alevi ozan”, “sünni ozan” tanımı peki? 

Yok, o da bana gereksiz geliyor. Türk Halk Edebiyatı. Bunda her taraftan muazzam örnekler veren olmuş. Çıldır’da Aşık Şenlik, Erzurum’da Sümmani Baba, Erzurumlu Emrah. Gel öbür tarafa, benim idolüm olan 1800’lerde yaşamış Develili Aşık Seyrani Baba mesela. Müthiş bir adamdır O. Yani O’nda kendimi bulurum.  

Pir Sultan Abdal için ne düşünürsünüz? 

Pir Sultan Abdal bir dava adamı. Kendi inandığı yolda ipe gitmiş bir adam. Hızır Paşa’yı da, O da devlet adına görev yapmış. Ama ben Pir Sultan’a haksızlık yapıldığına inanıyorum.  

Şiirlerini kendinize yakın bulur musunuz? 

Bulurum tabi. Bir şiirinde diyor ya “Düşmanın attığı taş bana değmez / İlla dostun gülü yaralar beni”. Onu çok yaşıyorum. Artık düşmanlar, komünist dediğimiz adamlar bana alkış tutuyorlar ama benim bir noktaya gelmesi için mücadele ettiğim adamlar beni ipe götürmeye uğraşıyorlar. 

Düzenleme : 21 Şubat 2019 17:00 Okunma : 4466
Foto galeri