Mühim, Pek Mühim - İki | Karamandan.com - Karaman Haber

Mühim, Pek Mühim - İki | Karamandan.com - Karaman Haber

24 Eylül 2020 Perşembe
Mühim, Pek Mühim - İki

Mühim, Pek Mühim - Bir için tıklayınız.

Mühim, Pek Mühim - İki

“Niteliksiz Eleman Aranıyor!”

Beklediğim ilânı görünce; her maçını o koltukları kırık stadyumda izlerken soluksuz çekirdekle eşlik ettiğim memleketimin takımı bir üst lige çıkmışçasına, gecenin üçünde alt çekmede bir dal sigaram kalmışçasına, ölmekten korkmayı unutmuşçasına, önce şüpheden hakikate ve sonra tekrar hakikatten şüpheye savrulmuşçasına seviniyorum. Düşük bütçeli, üç haftada çekiliveren bol ahlaka mugayir ifadeli, galaları, filmin muhtevasından daha renkli komedi filmlerindeki sahneler gibi, firmayı arayıp “artık niteliksiz eleman aramayın, çünkü gerek kalmadı, çünkü bir iki saate geliyorum” demek istiyorum. Bunun ne kadar saçma ne kadar alakasız ne kadar aptalca bir düşünce olduğunu bile bile heyecanım bu düşünceyi dahi “makûl” rafının, “ama anti-rasyonel” dosyasına zımbalı bir şekilde iliştiriveriyor. 

Başvuruyorum ve hadisenin devam etmesi için başvurum onaylanıyor. Çünkü bu şekilde devam etmesi lazım geliyor. Siz, hiç ilk sahnede kör kuşuna giden, ilk kavşakta kamyonun altında kalan süper kahraman gördünüz mü? En başta süper kahraman ölüyorsa; ya büyük bir hata vardır ya da ölen dublördür. O esnada, Ruanda’da taraflar arasında geçici ateşkes ilan ediliyor. Beni Perşembe günü saat bir’de bekliyorlar.

Elimde firmanın adresi, saat onda evhamıma yenik düşerek yola çıkıyorum. Trafiğe güvenmiyorum. Toplu taşımaya itimat etmiyorum. Taksiye inanmıyorum. Evet inanmıyorum. Çünkü ona verebilecek param yok. Çünkü insanlar maddi karşılığı olabilen şeylere inanmak yönünde aldanma tercihlerini kullanıyorlar. İnandıkları bütün şey’ler için en temelde bu karşılıklılık esası söz konusu oluyor. Bu ifadeyi mütekabiliyet kelimesi karşılıyordu sanıyorum. Yürüyorum. Yaklaşık iki buçuk saattir. Beşinci defadır kravatımı düzeltiyorum. Bir liralık ıslak mendille zaman zaman alnımı ve boynumu siliyorum. Bir simit yiyorum. Ama yere dökmüyorum. Onu dökmememin, karnımın doymasından daha önemli ve elzem olduğu telkinleri aklıma geliyor. Halen aç olduğumu hissediyorum bu sebeple. Ancak en azından öğle yemeğinin getirebileceği rehavetin bu iş görüşmesi için dezavantajlı olabileceği avuntusu aklıma geliyor ve bu yine işe yarıyor. Bir şişe suyu ara ara yudumluyorum. Yolun üzerinde bir umumi tuvalet olup olmadığından emin olmadığım için tedbirli hareket ediyorum.  

Adresin belirtildiği caddeye giriş yapıyorum. Yol boyunca sorduğum on bir kişi, bu caddedeki yeşil camekânlı bir kıraathanenin üstündeki iş hanının üçüncü katına yönlendiriyorlar beni. Gerçi adres sorduğum iki kişi adresi bilmiyor. Biri de sorumu anlamıyor. Üstelemiyorum. Hatta onun adına çok seviniyorum. Birisinin adına sevinilecekse, ilk sıraya bu gelmeli diye düşünüyorum. Bilmemek. Bilmediği için bulamamak, bulamadığı için de kaybolmak. Kaybolmak. Yolun tayin edilmemiş olması. Güzergâhın belirlenmemiş, gidişatın sınırlarının çizilmemiş olması. Bu ağır yükle tanışmamış olmak. Ne büyük şans. Gerçi büyüklerim burada, şans kelimesini kullanmamı istemezlerdi. Düzeltiyorum. Ne büyük nimet. 

İşte burası olması lazım diye düşünüyorum. O esnada, Güney Sudan’a işçi olarak gitmiş iki Çinli, aylardır peşinde oldukları ve nihayetinde ulaştıkları, hatta şimdiden bir Amerikan şirketi ile yüksek bir meblağa satışına da anlaştıkları madeni bölüşemedikleri için kavgaya tutuşuyorlar. O meşhur kıraathane karşıma çıkıyor önce. Yeşil camekân ve cama mavi harflerle yazılmış o ibare: Yiğit Kıraathanesi. Ve üstünde hayatımın belki de dönüm noktası olabilecek adres: Yadigâr İşhanı. Kat: Üç. Ama yine de dönüm noktası olma ihtimali konusunda söz vermiyorum. Hayatım bu dönüm noktaları için ümitlenip sırf sinyali takılı kaldığı için kavşakta dönüp duran acemi şoför edasında geçti. Sırf o mesleğin iyi olduğuna inandırılıp afaki rakamlarda maaş alan ve günde iki kez antidepresanını ihmal etmeyen beyaz yakalılar gibi hissettim yıllarca kendimi. Ben hep turistik kafelerdeki yapay su değirmenleri gibi mevsimlik döndüm durdum. Ömrümü mevsimlik yaşadım. Kışın kar altında kaldım. Ayazı iliklerime kadar hissettim. Hayat sadece ihtiyaç duyduğunda, oyuna girmem için kaldırdı elektronik tabelayı. Lakin yine de “acaba” kelimesini elimdeki yıldız tornavidayla kazıyamadım hayatımdan.

Merdivenleri ikişer ikişer çıkıyorum. Bu binaya verilen ismin lüzumsuz bir böbürlenme olduğunu, aslında üçüncü katın en son kat olduğunu keşfettiğimde idrak ediyorum. Kapının önünde soluk alış verişim normale dönene dek bekliyorum. Kravatımı son kez düzeltiyorum. Islak mendil paketini, kapının hemen yanındaki metal çöp kutusuna bırakıyorum. Yaptığım nihai hazırlık bu oluyor. O esnada, Meksika’daki bir silah baronu üvey kızı tarafından alnından vuruluyor. Zile naif bir şekilde dokunuyorum. Çalışmıyor. Kapıya vurmama ramak kalmışken, mesainin dolmasını sabırla beklediği bakışlarından belli olan hanımefendi kapıyı açarak:

“Buyurun” diyor, “konu nedir?”

Ne demek konu nedir? Beni beklemiyor muydunuz? Yani ben sakalımı kesmişim, dişimi fırçalamışım, babamdan kalma ruganlarımı boyamışım, beyaz gömleğimi ütülemişim, saatlerce yürümüşüm, her yanım ucuz ıslak mendil kokmuş, adresi bilmem kimlere sormuşum. Sadece bu mu? Yoksa niteliksiz eleman olmadığıma dair bir önyargınız mı söz konusu? En temel nitelikten kast ettiğiniz nedir de niteliksizlikten kastınız ne olsun? Neden bu on kuruşa satılan meyveli buz tatsızlığındaki sorular? O esnada, Hindistan-Pakistan sınırındaki bir Afgan, Ruslara karşı kullanılmak üzere İranlı bir tüccardan aldığı silahların sevkiyatını gerçekleştiriyor.

“İş görüşmesi için gelmiştim.”

“…”

Kapı biraz daha aralanıyor. Kırmızı mavi renklerle kaplanmış, zevksiz, estetikten uzak sandalyelerden birini göstererek;

“Şöyle geçin” diyor. 

Öğle arasının yeni bitmiş olması hasebiyle, masasının üzerindeki öğle yemeği ortadan kalkmış olsa da kesif soğan ve baharat kokuları konseptin halen hâkim unsuru olmaya devam ediyorlar. Bana bir bakış daha atarak önündeki telefonun ahizesini kaldırıp telefonda bir numaraya basıyor.

“Efendim, on üçteki iş görüşmesi için ilgili aday geldi. Peki efendim.”

Bu kez göz göze gelmiyoruz. 

“Müdür Bey sizi bekliyor.”

Az önce, “şöyle geçin” teklifini reddetmemiş olduğum için, ayağa kalkıyorum. İçimde bu kez sanki olacakmış gibi garip bir his uyanıyor. Ama olacak olan ne? Nedir ki beklentim, o şey’in bu kez olacağına ya da olabileceğine dair bu kanaat ortaya çıktı? Beklentim, gerçekten beklemeye değer bir şey mi?

Bilmiyorum. 

Kapıya bir kez vuruyorum.

“Geeeel!”

Keşke bildiğim duaları okusaydım diye düşünüyorum. Boş boş yürüdüm geldim. En azından, sonuç olumsuz olursa, “hayırlısı değilmiş” derdim. Pişmanlığım artık ancak Interpol listesine dâhil olabilir. Zira aranan ama bulunamayan bir aşamaya sahip artık bu düşüncelerim. Odada garip bir hava var. Masanın üstündeki her şey son teknoloji; prestijli markaların ürünleri. Statü satan cinsten. Oysa giriş tarafından, sağ duvarda bir anda maziye götüren o kilimden var. Geyiklerden birisi su içiyor. Diğeri bana bakıyor. Tam karşısında ise Van Gogh’un fırça darbelerini ve renklerini andıran bir tablo. Birkaç adım atmamın ardından, Müdür Bey, sanki bütün oyun bozulacakmış, işin sürprizi kaçacakmış gibi gözünü önündeki ekrandan ayırmıyor. Sadece sol eliyle, “geç” dercesine deri koltuğa oturmam yönünde tavsiyede bulunuyor.

Tavsiyeye anında karşılık veriyorum. Rabbim, bu nasıl bir ses? Derisi bu koltuğa harcanmış hayvanın sesi geliyor kulağıma. O esnada, Avustralya’daki bir aborjin, kendileri için kutsal addedilen mekâna gelmiş olmasından ötürü, İngiltere’den gelen gazeteciye kızıyor. Gazeteci ise karşısındaki kendisi ile iletişime geçtiği için seviniyor.  

“Özgeçmişin fena değil delikanlı. Ama biliyorsun bu, buraya ait olabilmen için yeterli bir neden değil. Bize gönderdiğin evraklar sadece şu an burada olabilmeni sağlıyorlar. Bir de şiir yazabilmek her yiğidin harcı değildir. Gördüğüm kadarıyla henüz bir tılsımın bile yok. Niteliksiz bir şair olmak! Hamurunda bu mayadan var mı? Yoksa vaktimi almaktan başka bir işe yaramayacaksın. Bunları biliyorsun değil mi?”

Hala ekrandan gözlerini ayrılabilmiş değil.

“Biliyorum efendim.”

“Mesela” deyip bir an duraklıyor. “Turuncuzâde Davut’un şiirlerini biliyor musun?”

“Biliyorum efendim.”

“Peki ya Yeşilzâde Cevdet’in o harikulade lüzumsuz mısralarını?”

“Biliyorum efendim.”

“Üstatların kalibresine yakın birkaç satır yazmak, ‘benim’ diyen herkesin harcı değildir.”

“Biliyorum efendim.”

Göz göze geliyoruz.

“Maşallah ne çok şey biliyorsun.”

Tekrar temasımız kopuyor. Oysa hiçbir şey bilmediğimin idrakindeyim. En azından bilmediğimi biliyorum. O halde nedir bendeki bu hâl? Sırf hayalini kurduğum bir iş için kendimden ödün vermek niye? Şairliğin ilk aşaması, inanmadığını anlatmaktan mı geçiyor, yoksa inandığına, inanmak istememekten, direnmekten, ayaklanmaktan, isyan etmekten mi geçiyor? Artık şiir yazmak; halk nezdinde fuzuli bir iş, doktorlar nezdinde klinik bir vaka, devlet nezdinde gayrihukuki sayıldığı için mi bütün bu olanlar? Sırf belli bir miktar maaş karşılığı şiirler kaleme almak ve bu sesi ayakta tutmak istemem mi bütün suçu teşkil eden? Yoksa bütün suç, kimsenin şiire ve saralı addettiği şaire yaklaşmadığı bu ortamda, şairliğin bir mesleğe dönüşmesine neden olanlarda mı? İşte bunu mesela, kesinlikle bilmiyorum.

“Dosyandaki mısralar fena değil.”

Önüme birkaç teksir kâğıdı ve bir kalem atıyor. Derdini dert saymayan bir dermanın ahvalini anlatmamı istiyor. Duyduğum son cümle bu oluyor. Sonra derin bir sessizlik. Öyle bir sessizlik ki sesin bile bir sesi yok. Kendini bilmek ile kendini bulmak arasında, sırtımdaki paraşütü açıp okyanusun dibindeki mercanları toplamaya başlıyorum. 

(…)

“Dedim ki Rabbim, katrana düşen süt damlası benim
Benim olmayanın sahibini,
Bende olmayanı olduranı bilen
Benim 
–ki Rabbim göğe çıkıp haramdır
Diyerek intihar eden kelebeğin elinden
Tutan benim!”

Birkaç kelimenin üstünü çizmemin ardından son aşamada bu satırları uzatıyorum. Sessizliğin süresini göz önünde bulunduracak olursam, birkaç kez okuyor. 

“Sence bu satırlar” diyerek başlıyor. 
Evet, geliyor.
“Şiiri içinde bulunduğu durumdan kurtarabilir mi?”
Bir anda gülümsüyorum. 
Şaşırıyor. 
“Şu ana kadar beni bile kurtaramadı efendim. O yüzden, emin değilim.”

Beklenmedik, umulmadık yanıtım üzerine Müdür Bey de gülümsüyor. Saatine bakıyor. Dolayısıyla ben de duvardaki saate bakıyorum. Neredeyse üç olmak üzere. Etmediğim dualar etkisine gösteriyor olmalı ki yüzünde, halinden memnun olduğuna dair emareler yok. Lakin hoşnut olmayan bir tavır da söz konusu değil [sanırım]. Hem evet hem hayır demeyen insanların tavrına hayran kalıyorum. Oysa hayır diyebilme noktasında bir Japon’dan çok da farkım yok.

Açıkçası ben, yine o benzersiz ve bir o kadar lüzumsuz özgüvenle, bu mısraları okumasının ardından, yüzünde, yıllardır beklediği operayı locadan izliyor olmanın verdiği hazzı görmeyi umuyordum. Aylardır hasret çektiği sevdiğini, o ayaz dolu garda bekleyen ve camın ardından gerçekleşen o ilk göz teması ile bekleyenin gözlerine nakşolan o samimi heyecandan bir numune görmeye de razıydım. Oysa çıkarsamam yanlış değilse, mevcut ifade, musalla taşını anımsatıyor. Mısraların olduğu teksir kâğıdını tekrar uzatıyor. 

“O halde” diyor, “mesela, dermanını dert saymayan bir derdin ahvalini yazacak olsak, benzer mısralar üzerinden ne söyleyebilirdik?”

Yeniden kalemi elime alıyorum. Penaltılara kalan bir final maçında, galibiyeti getirecek son penaltıyı kullanacak olmanın verdiği tedirginlikle preslenmiş bir ümit var içimde. Yine o bol aksiyonlu Hollywood filmlerinin son sahnesindeki aktör gibi hissediyorum kendimi. Hani o patlamaların ardından alevlerin ortasından çıkan ve son sahnede ambulansın arka kapısına oturmuş, maskesinden oksijenini alırken kandan kararmış yüzüne “şimdi nasılsın?” dedikleri o adam gibi hissediyorum. Sanki kaleme hakkıyla kritik manevralar yaptırabilirsem, formamı çıkarıp seyircilere koşacakmışım gibi, sanki mürekkebi israf edersem, önce iki dizimin üstüne çöküp sonra yavaşça sırt üstü uzanıp ellerimle sıkıca yüzümü kapatıp hüngür hüngür ağlayacakmışım gibi. Düşündüğüm son şey bu oluyor. Sonra derin bir sessizlik. Öyle bir sessizlik ki sesin bile bir sesi yok. Kendini bilmek ile kendini bulmak arasında, sırtımdaki paraşütü açıp okyanusun dibindeki mercanları yeniden toplamaya başlıyorum.

(…) 

“Dedi ki Rabbim, katrana süt damlasını düşüren benim
Benim, olanın sahibi,
Olacak olanı olduranı bilen bende
Benim 
–ki Rab! göğe çıkıp haramdır
Diyerek intihar eden kelebeğin elinden
Tutturan benim.”

Bu kez gülümseme sırası karşı tarafta. Ama ironi kokuyor. Kesif bir ironi. Bir yıldır yüzüne bakılmamış, kapağı açık peynir paketi gibi. Handikapta kalmamak için reaksiyonun ne yönde şekilleneceğini bekliyorum. Sıram bir türlü gelmiyor ya da sabırsızlığımın aşaması, sıranın çoktan bana gelmiş olduğunu fark ettirmiyor bile. O esnada, Cezayir’de bir dilenci, düşmanının feci bir trafik kazasının ardından öldüğünü öğrenince seviniyor

“Aklıma tek bir şey takıldı. ‘Olacak olanı olduranı bilen bende’ kısmında, ‘de’nin ayrı yazılması gerekmiyor mu?” 

Bunları söylerken aynı zamanda kâğıtla tekrar buluşmamı sağlıyor. Bakıyorum. 

“Olacak olanı olduranı bilen bende” / “Olacak olanı olduranı bilen ben de”

“Sanırım hayır, efendim. Olması gereken bu. Aksi takdirde şiirin bütün muhtevası değişmeye müsait bir hâl alıyor.”

Tekrar saate bakıyor. Bu kez süremiz dolmuş gibi. 

Uzatmalara gitmiyoruz. 

Önünde duran notlardan birisini bana doğru uzatıyor.

“Verdiğin cevap da bile ikilem var. Hem bu olduğunu sanıp hem de bunun olması gerektiğine dair kanaate nereden sahipsin bilmiyorum, ama bizim şiiri kurtarmak için daha niteliksiz şairlere ihtiyacımız var delikanlı.”

Samet Zenginoğlu

Düzenleme : 06 Ağustos 2020 11:10 Okunma : 822