Mühim, Pek Mühim - Bir | Karamandan.com - Karaman Haber

Mühim, Pek Mühim - Bir | Karamandan.com - Karaman Haber

23 Eylül 2020 Çarşamba
Mühim, Pek Mühim - Bir

Göz kapaklarımı kontrol etme noktasında büyük bir sıkıntı yaşıyorum. Yavaş yavaş açılmaya çalışıyorlar, hızlı ve bir o kadar büyük bir refleksle kapanıyorlar. Bu durum, sakince keşfetmeye çalıştığım, bu penceresiz yarı loş odadaki -tam kafamın üstüne tekabül eden- ciddi manada cömertlikten uzak tasarruf lambasının ışığı ile doğrudan ilişkili. Zihnim sendeliyor. Zaman-mekân algımda onulması güç boşluklar dolaşıyor. Her biri, o kuyuyu andırıyor. Malum flu tablo, gayet sağduyulu ve ihtiyatlı bir biçimde kafamı kaldırmamla belirginleşmeye başlıyor. Lakin bu durum, kristalleşen sorularıma, prospektüsü okunmamış, dozajı yüksek merhem etkisi yapmaktan öteye geçemiyor. Kuyudayım. Her şeyin başladığı, her şeyin bittiği; hiçbir şeyin olmayıp çoğu şeyin olmaya gebeymiş gibi hareket etmeye meylettiği o kuyu. Arzın üzerindeki kara deliklerden birisi temsil ediliyor.

Beni buraya kimin bıraktığına dair en küçük bir fikrim yok. Şüphe duymuyorum oysa. Ne garip bir dilemma! Yaşamak istemediğin duyguları bir bir hem de en derinden, belki yanağındaki o ustura yarası kadar ağır hasarlı hissetmek. Kırmızının gözbebeklerimden, kulaklarımdan ve ağzımdan akışını hissediyorum. O esnada, Laos’ta Nijeryalı bir jurnali konuşturmak için Filistin askısına çekiyorlar. Yüzündeki netliğe bakılırsa konuşmayacak gibi. Karşımda, sayabildiğim kadarıyla üç kişi oturuyor. Boşluk dolu bakışlarla beni izliyorlar. Bunu da saydım kabul ediyorum. Tabloya, yanan pipolarından tüten dumanlar vasıtasıyla küçük dokunuşlar bırakıyorlar. Bir anda Fransızca, “benim burada ne işim var?” demek istiyorum ve fakat Fransızca bilmediğimi anında yeniden fark ediyorum. Ortadaki, zihnimin en azından apalamaya başladığını fark edip arkasına yaslanıyor:

“Anla-t!”

Kelime oyunu yapmıyorum. Aynen böyle vurguluyor kelimeyi.

En olmadık zamanda, en olmadık kişiler, en olmadık yerdeyken ve siz de en olunmaması lazım gelen o büyük boşlukla burnunuza kadar doluyken, havada titreşen o kelime ve gayet tabi, benden de o üçüncü sınıf Amerikan aksiyon filmlerinden aşina olunan soru. Çünkü en azından birkaç tanesini izlemiştim.

“Neyi?”

Mevcut durumumdan ötürü kendi içimde birçok soru muğlâk kalabilirse de sarih olan bir gerçek varsa o da bu boşluk dolu bakışların çok can sıkıcı olduğu. Sanki yıllarca hayalini kurduğum bir seferi gerçekleştirme imkânı bulmuşum da bu kez de bütün hayallerimin, umutlarımın aslında bu hevesin pratiğe aktarılması ile son bulacağını idrak etmem ve daha yola ilk adımı atmam ile birlikte canımın sıkılmaya başlaması gibi bir durum. Sanki canım sıkıldığı için yürüyüşe çıkmışım da çok yürümekten sıkılmışım gibi. Ya da en azından ona çok yakın bir düşünce. Yani, yıllarca göz göze gelebilmek için ömrünü feda edebileceğin bahar, bir anda “özlüyorum” dedikten sonra, bu kez gerçekten öldüğün an gibi. Bu, bir öncekine yakın bir düşünce mi gerçekten?

Bilmiyorum.

Birbirlerine bakıyorlar, ama aslında sağdaki de soldaki de soruyu sorana bakıyorlar. Her bir nefeslerinin ardından çıkan duman parçacıkları küçük çaplı bir nükleer saldırıyı andırıyor. O esnada, Moğolistan’ın kuzey kanadındaki meşhur coğrafyada avını yakalamak isteyen bir Cengiz torunu derin bir sükûnetle o an’ı bekliyor. O an. Saniyenin içerisindeki hesaplarla avcıyı muzaffer kılabilecek ya da aynı hızla mağlup kılabilecek o an. Konuyu uzatmayalım dercesine hafifçe başlarını sallıyorlar, ortadaki de haklısınız dercesine teyit ediyor. En azından ben bu hâl ve hareketleri, mesele her neyse, bir an evvel kozamdan çıkmayı beklercesine bu şekilde yorumlamaya çalışıyorum. Her zamanki gibi yapıyorum. Hayatım, hayallerimin aklımın ucundan dahi geçmeyen muhtelif alternatiflerini yaşamakla geçti ve bununla her zaman yetinmemi ve şükretmemi telkin ettiler. Bizim coğrafyalarda Hz. Eyüp’ün de yeri bir başkadır. Bu kez ise karşımdaki senaristlere baktığımda en kötü hayalimin, karşılaşacağım alternatif senaryodan çok daha fazla gişe yapabileceğini düşünüyorum. Bu arada da ortadaki sağ elini bana doğru kaldırarak;

“Yakup’u kim öldürdü?” diye soruyor.

Lacivert takım elbisesi, oval kesim kemik gözlüğü, kol düğmeli gömleği, sinekkaydı tıraşı ile ilk soruyu sorma hakkının bizatihi kendisinde olduğunu vurguluyor. Sorunun ardından büyük bir ciddiyet kaplıyor odayı. Bakışlar vakurluk kazanıyor. Benim bile kendime gelmemi telkin ediyor ortam. Oysa bende aynı ciddiyetin esamisi okunmuyor. Sabah, kapımın önünde ayakkabımın sağ tekinin olmayışını görmüş kadar afallıyorum bu soru karşısında. Nerede olduğumu bilmediğim halde, bu afallama, evden çıkmadan ocağı ya da ütüyü kapatıp kapatmadığım sorusunu aklıma getiriyor bir anda. Acaba kapıyı kilitlemiş miydim? Ömrümce bu ve benzeri tedirginlikler içerisinde boğulup kaldım. Kapıyı kilitlediğime emin olduğum halde aşağıya inip sigaramı yakmadan yedi katı tekrar çıkmak zorunda kaldım. Elbette asansörden korkmuyorum. O başka bir mevzu.

Aslında odanın hemen dışında, yüksek makama sahip bir tanıdığım varmış da orada beni bekliyormuşçasına ve hücrelerim birbirlerine sımsıkı sarılıp adeta kenetlenmiş bir vaziyette beni destekliyormuşçasına karşılık veriyorum:

“Hangi Yakup? Kanaatimce Yusuf’un kardeşlerine sormanız lazım bu soruyu.”

Neden böylesi bir cevabı tercih ettiğime dair en küçük bir fikrim yok. Bu yokluk, ümidimin yetersiz bakiyesi ile bağlantılı. Sanki tavına gelmiş demiri tam dövmeye çalışırken ilk darbe ile ortadan kırmışım gibi bir his uyanıyor içimde. Havadaki gerginliği yumuşatmaya çalışırken atın çiftesini yemek gibi bir ani gelişme. Müttefikliğimizi güçlendirmek amacıyla gizli diplomasi yürütürken bir an bu durumun ülkeme karşı bir savaş nedeni sayılması gibi bir gelişme. Belki de buna yakın bir süreç. Belki de uzaktan yakından, içinde bulunduğum durumun bu misallerle ilgisi yok. Zira sanırım sinirlenmeye başlıyorlar. Sorunun asıl sahibi bir sağa bir sola kaçak birer bakış atıyor ve içindeki şiddet meylini bastırmaya çalışan bir ses tonuyla:

“Bu elemanla işimiz var” diyor.

Romanın devam gelecek.

Samet Zenginoğlu

Okunma : 1018