Masal Çağı | Karamandan.com - Karaman Haber

Masal Çağı | Karamandan.com - Karaman Haber

05 Nisan 2020 Pazar
Masal Çağı

MASAL ÇAĞI / KARAMAN ŞEHRENGİZİ'NDEN...

Selçuklu dönemi Türk tarihinin masal çağıdır. Masallarda anlatılan inanılmaz olaylar, gerçeklik ölçeğine vurulduğunda, bu çağ için kabulü zor olmayan resim çıkar ortaya.

Rahmetli ninem, dişsiz ağzıyla, fakat olağanüstü üslubu ve tavrıyla anlatırdı. “Bir varmış, bir yokmuş..” derdi, “bir padişah varmış çok eski yıllarda ve bu padişahın da üç oğlu…” der, devam ederdi. Bazan padişah yerini bir “bey”e terkeder, üç oğlan yerini “üç kız” ile değiştirirdi. Fakat ama şema değişmezdi. Elbette o zamanlar bunun ayırımına varmak biz yaştakiler için mümkün değildi. Fakat şimdi her şey ayna gibi ortada. Ninem kuşaktan kuşağa, nesilden nesile, kulaktan kulağa ulaşan bu olayları anlatırken meğer bize Selçuklu tarihini anlatırmış. Farkında olmadan, böyle bir kaygı duymadan, taşımadan. Meğer anlattıkları sembollere bürünmüş gerçek hayatlarmış. Kırk gün kırk gece devam eden düğünler, daima en akıllı olan, fakat hep kadre uğrayan en küçük şehzade, daima en güzel olan en küçük kız, yer altındaki dehliz, oradaki kırk oda, kırkıncıdaki mahkûm, uyuyan dev ve daima onu yenen yiğit kumandan. Casuslar, kalleşler, kahramanlar, serdengeçtiler, fedailer ve hünkârın hep yanıbaşında bulunan danışmanlar, yani vezirler.

Rahmetli bütün bunları bilmeden bize anlatırdı “meselleri” ve biz kanatlanıp o çağların üzerinde uçardık.

Türk tarihinin Selçuklu demi böyleydi. Halkı yönetenler ondan kopuk değildiler. İçindeydiler. Bu sebeple onlardan halka intikal edecek her şey içten olurdu, kolay olurdu.  Aydınlanmaları da böyle oldu.

Hal böyle olunca fetihler kolaylaştı. Denilebilir ki bu millet, yani Selçuklu milleti Anadolu’yu önce gönülden fethetti. Sonra bu toprakları cami ile, medreseyle, bîmarhane, çeşme ve kervansarayla tapuya bağladı, bu işte zorlanmadı.

Yaptıklarını öylesine Allah rızası için ve halktan yana yapıyorlardı ki, taş portaller, granit eşikler, çiniler, seramikler onların boyut kazanmış ruhlarıydı. Sanat önce yöneten zümre için, giderek halk için bir yaşama biçimi, hayat tarzına dönüşmüştü.

Sahilinde dolaşıp havasını soludukları bu rafine sanat iklimi, özünü islâmiyetten ve tasavvuftan aldığı için zamanın tahribatına yani modaya maruz değildi. Beslenme kendiliğinden oluyordu, yani oluşuyordu, bir doğal durumdu.

Tanrı’dan başka her şey geçici olduğuna göre, mutlu çağlar da geçiciydi ve nitekim öyle oldu. Batıdan, derlenip silâhlanıp Kudüs’ü bahane eden Haçlılar, doğudan yarı barbar Moğollar bu hâle sebep kılındı ve Selçuklu devletinin üstüne kara bulutlar çöktü.

Bu hal uzun sürdü. Gönül ehli millet nefes alamaz duruma geldi. Bol zamanında estetik vasıflarıyla ilgilendiği “kader” müessesesinin şimdi daha derunî mânâlarını araştırmaya başladı ve orada nefes alabileceği kapıları keşfetmeye çalıştı.

Ve keşfetti. Birden ziyâde kapı keşfetti.

Onüçüncü ve ondürdüncü yüzyıllar (hicrî yedinci ve sekizinci yüzyıllara denk düşer) her biri ayrı bir dağdan Anadolu yaylasına nefes aldıran kapılar açılmaya başladı. Hz. Mevlânâ, Hz. Yunus Emre, Hz. Hacı Bektaş, Hz. Hacı Bayram bu kapıların ulu olanlarıydı.

İşin ilginç olan yönü, bu velîlerin nerdeyse hepsinin tarihî gidişat içinde Karaman ile yollarının kesişmesiydi.

Hz. Mevlânâ çocukluğunu ve gençliğini Karaman’da yaşamış, tahsil ve terbiyesini burada almış, burada evlenmiş, başta annesi olmak üzere ailesinin bir bölümünü burada sırlamıştı.

Hz. Yunus Emre ise yükünü burada yıkmış, Urum’u, Şam’ı, Yukarı İlleri Kamu’yu “Şâr’dan Şâr’a” gezdikten sonra burada dinlenmeye varmıştı.

Allah sırlarını kutsasın.

Kâmil Uğurlu

Düzenleme : 20 Şubat 2020 14:08 Okunma : 614