Maraş’ın Divâneleri | Karamandan.com - Karaman Haber

Maraş’ın Divâneleri | Karamandan.com - Karaman Haber

25 Eylül 2020 Cuma
Maraş’ın Divâneleri

Maraş’ın her dönem divâneleri vardı. Onlar, şehir tarihinin karanlığı içinden çıkagelen hoşluklardı. Dünyayı bir pula satmış tavırlar içinde olurlardı. İnsanlar onlarla nasıl meşgul olurlarsa olsunlar, asıl onlar diğerleriyle, yani kendini normal kabul edenlerle dalgalarını geçerler, gönüllerini mutmain kılarlardı.

Şehirde aynı dönemde hayatta olan birçok meczup vardı. Halkın bir kısmı onlara “deli”, bir kısmı “divâne”, bir kısmı da “Behlül Dâne’ler” demekteydi. Onlara “şehrin cezbeli gülleri” diyenler de vardı.

Hacı Aslanın delisi İbrahim (İrbaham), Hortum, Çakmak, Küllük, Çürük, Kamıncı Ali, Salman, Karadereli Ahmet, Muhsin, Osos Osman Emmi, Cip Ali, Kasap Hali’nin Ali Rıza’sı (veya Taşhan’lı Ali), Deli Bahar Aba, Sır’lı Hoşaf Aknaz Mustafa Emmi, Deli Mıstık, Sâralı Cuma, Amâ Kocakafa Sülüman Ağa, Tekke’nin İsmet Abisi, Doruk Hüseyin (Hösüyn) ve Pambuk Ali Kölebe, Muteber, Dembildekçi Kenan, Halit, Tekkenin Deli Ökkeş’i ve yine Tekke’nin Deli Menderes’i, v.b.

Bunların her biri kendi kurdukları sistemin lideriydiler. Görünüşte saftılar, herkesin düşünce çemberinin dışında hareket ederlerdi. Kendi sistemlerinin başındaydılar, fakat görünmez bir mürşitin çemberindeydiler ve oradan çıkmazlardı. Saftılar. Fakat bu safiyetleri bizim göremediğimiz mürşitleri için söz konusuydu, ona tâbiydiler.

Halk onlarla ilgili menkıbeler anlatırdı. Ve herkes, kendi meşrebine göre onların hikâyesini oluştururdu. Fakat bu efsanelerin hepsinde, öyle olmadıkları için, akıllı oldukları için bir şükür esintisi olurdu. Kadınlar, çocuklarına anlatırlardı: Hacı Aslanın delisi İrbaham’ı çocukluğunda anası hamama götürmüş ve onu hamamın sıcaklığında, külhanında unutmuş. Şimdiki saflığı bundan dolayı imiş, derlerdi.

Hacı Aslanlı İbrahim boylu-boslu, iri cüsseli bir adamdı. Kafası kocamandı. Elmacık kemikleri çıkkın, yanakları her zaman kırmızıydı. Eskiden giyilen ve artık terk edilen, beline kuşak sarılı entariyi o giymeye devam ediyordu. Bunun üzerine bir salto giyerdi ki, saltonun ceplerini, ona bunu hediye edenler büyükçe tutmuşlardı. Kapıları önünden geçerken esnaf, onun bu ceplerine o günkü nafakasını koyarlardı ve bir-iki lâf ederlerdi. O lâflar hürmetine günleri bereketli geçerdi ve onlar buna gönülden inanırlardı. Zaafı soğan ve sarımsağaydı. Bu sebeple, bunları kendisine ikram olarak sunan esnafa daha bir tatlı ve daha iltimaslı bakardı.

İbrahim bir yerde otururken, birileri, bazan densiz bir delikanlı, bazan (kendi tabiriyle) bir veled-i zinâ onun etrafına, tebeşirle, kömürle, kireçle veya bir değnekle bir çember çizerse, onu hapsetmiş olurdu. O çemberin dışına çıkamazdı İbrahim. Ve o çember ona dehşetli bir zindan olurdu. Çabalamaya başlar, çevreden yardım talep ederdi. O çizgiyi çekene yalvarır, ona rüşvet teklif eder, sevgili soğan ve sarımsaklarının tamamını gözden çıkarır, onu oradan çıkaranlara bunları bağışlayacağını vaat ederdi.

O çemberi İbrahim nasıl görürdü ve ne kabul ederdi ki, yerinden oynatılmaz kayalarla yapılmış bir kaleye hapsedilmiş kalebentler gibi kıvranırdı.

Onu öylece bırakıp gittikleri de olurdu. Son derece telâşlı ve sanki boğulan bir insanın hareketleriyle kıpır kıpır olur, çevresine bir şeyler söyler, başkasının görmediği, sadece kendisinin gördüğü varlıklarla alış-verişe girerdi.

Oradan geçen birine yaşlı gözlerle dileğini anlatmaya çalışır, konuşamaz, ağzından tükürükler çıkararak yarı duaya, belki bedduaya benzer iniltilerle yardım talebinde bulunurdu. Onun huyunu bilmeyen biri olursa, bu garip meczubun ne dediğini elbette anlamaz, onun telâşından ve hareketlerinden korkar ve oradan uzaklaşırdı. Bilen birisiyse, ona yardım amacıyla yaklaşır ve kendisine çok komik gelen bu mâcerâyı uzatmak için, çemberin kenarından bir kapı açardı. İbrahim’in koca gövdesi oradan, açılan o daracık kapıdan elbette çıkamaz, yalvarma ve niyâzlar devam ederdi. “Haydi, şu kapıyı biraz genişlet…” anlamında, ağlamaya benzer iniltiler bir süre daha devam ederdi. Kapı biraz genişletilince, o çizgilere değmeden, dikkatli, ama çok dikkatli, göbeğini içine çekerek, yan dönerek çıkmaya çalışır, çıkar, sonra, kocaman kahkahalarla bir sevinç çağlayanına dönüşürdü. Ve koca adımlarla, arkasına bakmadan oradan uzaklaşırdı.

Müebbed hapse mahkûm bir mücrimin affı-şâhâneye uğraması gibi müthiş bir sevinçle şehrin kalabalığına karışırdı.

*    *    *

Onunla ilgili şehirde bir olay anlatılırdı. Bir gün, hep olduğu gibi onu çocuklar yine kızdırmıştı. Veya gençler. Veya esnaflardan bir kesim. O da bunun öcünü onlardan dolaylı olarak almak istemiş ve onların geçeceği yollarda bulunan sokak lambalarını taş ile bir bir avlamış ve camlarını kırmış. Yollarını karanlığa mahkum etmiş. Yol aydınlatmalarından sorumlu olan belediyelerdir. Bu suçun İbrahim tarafından işlendiği hemen belli oldu ve zabıta erleri onu alıp hapsettiler. Belediyede nezarete benzer bir yer olmadığı için, odun ve kömürlerin depo edildiği ardiyeye götürüp kapattılar. Kömürlüğün kapısını şöyle çekip “sen hapissin” dediler ve kapıyı kilitlemeden gittiler.

Kısa süre sonra, yani ertesi günü bu garibi oradan çıkarıp salıverdiler ve tenbih ettiler: “Bakasın, bir daha böyle bir hata yapar, suç işlersen seni yine böyle hapsederiz, ha… Hadi, şimdi çık git buradan…”

İbrahim çıkıp gitti.

Sokağın lambaları yenilendi.

Fakat iki gün sonra aynı sokağın lambaları yine taşlandı ve sokak boydan boya karanlığa gömüldü. Suçlunun belli olduğu düşünüldü ve Hacaslanlı İbrahim arandı. Fakat bulunamadı. O gün geçti, iki gün daha geçti. Belediye başkanı dahil herkes telaşa ve üzüntüye kapıldı. İbrahim’in ailesi telaş içinde kaldı. Bakmadık yer bırakmadılar. Bir-iki gün sonra, haftalık kömür hazırlığı için kömürlüğe giden belediye hademeleri İbrahim’i orada, bir karanlığa çömelmiş, suçlu ve cezalı çocuklar gibi titrerken buldular.

İbrahim suçunu biliyordu ve kendisini cezalandırıyordu.

Bu olay Maraş’ta günlerce konuşuldu.

*    *    *

Bir de Salman vardı. Çocukların sevgilisi Salman Emmi. Damarına basılmadığı sürece sessiz, sakin ve hârika bir insandı. Her düğün onun düğünüydü. Sabah erkenden düğün evine varır, nerde oturacaksa yerini sağlama alır, müşterilerini beklemeye başlardı. Onun müşterisi çocuklardı. Üç-beş yaşından on-oniki yaşına kadar olan çocukların, nerdeyse tamamının sevgilisiydi Salman. Usta bir tabanca yapıcısı, uzmanıydı. Düğün evine gelen çocuklar onu, elleriyle koymuşlar gibi köşesinde bulurlar, etrafını çevirirler, “hadi Salman emmi, yap benim tabancamı, sıra bende..” derlerdi. Bütün ciddiyetiyle oturduğu arkalıksız iskemlede arkasına kaykılır, eğer varsa yanında getirdiği kağıtlardan, yoksa, çocukların bulacağı kağıtlardan onlara usta işi tabancalar yapardı. Kağıdı, kendi bulduğu usullerle işaret parmağına sarar, onu hafif ıslatarak ve sıvazlayarak bir tabanca namlusu şekline sokardı. Tabancanın kabzası, daha sert olan karton tipi bir kağıtla şekillendirilirdi. Sonra parçalar yine sihirli bir şekilde birleştirilir, montaj yapılır, ortaya Salman usulü bir Smith Watson çıkardı. Onu çocuğa doğru çevirir, “bom” diye bir ses çıkarır, sonra gülmeye başlardı. Tabancasını eline alan çocuk, bu olağandışı oyuncakla mutlu olur, gülerdi. Fakat Salman daha çok mutlu olur, daha çok gülerdi. Onun güldüğü tek zaman, bir mutlu çocuk yüzü gördüğü zamanlardı.

Çocuklar arasında bazan sıra yüzünden çekişmeler olur, Salman, yetkin bir hâkim gibi onları ayırır, teskin eder, her talep sahibinin arzusunu yerine getirirdi.

Gençliğe adım atmış çocuklar ise onun nezdinde potansiyel düşmanlardı. Nedense onların, hatta iyi niyetli yaklaşma taleplerini bile küfürle karışık homurtularla reddeder, ısrar edenleri, eline bir taş alır, atacakmış gibi yapar, hatta bazan o taşı onların üzerine savururdu.

Yetişkinlere ise hiç tahammülü yoktu. Eğer onun kol uzunluğu mesafesinde yanından geçen biri olursa, yumruk vaziyeti alır ve ona yumruğunu sallardı. Öte taraftan beş-altı yaşındaki çocuğun yanağını okşarken çektiği “canımmm” çığlıkları yakınında bulunanların gözünü yaşartırdı. O kadar candan söylerdi.

*    *    *

Bu divânelerin her birisinin birçok hikâyesi vardı. Halk bu menkıbelere inanır, onlara kudsiyet atfeder, fazlaca üstlerine varmazdı. Fakat bütün bunlara rağmen genç esnaflar, okul çocukları ve yetişkinlerden şaka erbabı olanlar bazan onları kızdırırlar, ettikleri küfürlerden zevk alırlardı. Diğer taraftan aynı kişinin tayyi-mekân olduğuna inanır, onun ilgisinin bereket getireceğine iman ederdi.

Bir gün Nurdağı’ndan inen bir kamyon, frenlerini patlatmış.  Kamyon bir cehennem topuna dönüşmüş ve yamaç yoldan aşağıya hışımla inerken uçurumun kenarında, tam kenarında, sanki kutsanmış eller tarafından tutulur gibi duravarmış. Şoför mahallinde muaviniyle olayın sonunu, yâni ölümü bekleyen şoför, Hortum’u arabanın önünde ve onu tutar vaziyette görmüş. Onun kerametini daha önceden bildiği veya duyduğu için kafasında hadiseye bir açıklama, izah bulmuş ve şükürler içinde Maraş’a vâsıl olmuş. Ertesi günü, o gün için iyi kabul edilebilecek bir miktar parayı, Eczacı Lütfi Efendi’nin önünde oturmakta olan Hortuma uzatmış, “buyur demiş, bunu sen hak ettin…” Hortum bir paraya, bir şoförün yüzüne bakmış ve rahat bir tarzla, “bu paranın yarısını da Hacı Ali’ye ver. Onu Adana’da bulursun. Küçük Saat’in yakınında…” demiş. Şoför, meseleyi kavrayamamış. Ama Hortum, kendi özel kelimeleri ve söyleyişiyle açıklamış: “Ben kamyonu tek başıma nasıl tutardım herif… Arkasından deli Hacali tuttu, önünden ben, yarısı onun hakkı…”

Hortum hayatının sonuna doğru yürüyemez oldu. Sadece Ulu Cami’nin önüne götürürler, oraya oturturlardı, cemaatin verdiğiyle yetinir oldu. Cuma’yı içerde kılanlar onu en ön safta görürlerdi ve şaşarlardı. Cami çıkışında onu yine oturduğu yerde görenler iyice şaşırırlar, buna bir açıklama bulamazlardı. Orada, onunla birlikte oturan ve dilenenlere sorarlardı ve onlar Hortum’un yerinde oturduğunu, esasen kalkmak istese bile bunun imkânsız olduğunu, belinden aşağısının tutmadığını hatırlatırlardı.

*    *    *

Şehir kültürünün esrarlı ve renkli simalarıydılar bu divâneler. Ve onların çoğu (Allah’u âlem) kendi yaşadıkları hayatın normal, kendileri dışındaki hayatın yalan ve saçma olduğunu düşünürlerdi. Çünkü söyledikleri gerçek olurdu, karşılarındakinin kabul edemeyeceği kadar gerçek olurdu. Fakat bu gerçeğe bir kılıf, bir elbise, aldatıcı bir takım kelimeler giydirmediği, buna gerek görmediği için bu söyledikleri garipsenirdi, saçma-sapan bulunurdu ve lâf bir başka mecraya, dalga geçmeye, alay etmeye, falana küfrettirmeye kaydırılırdı. Halk küfrü, yani âmiyane kelimelerle durum izahını severdi, hoşlanırdı, “hay, bilmem…” neyin nesine diye başlayan küfürlerden hoşlanır, komik bulurdu. Aslında sadece Maraş’ta değil Anadolu’nun her tarafında durum aynıydı.

El’an da öyledir.

Kızdıklarında bazıları, küfrederken veya ona benzer âmiyâne lafları doğru-yanlış sıralamaya çalışırken, bâzılarının davranışı, öyle olmazdı. Onlar, ağlarlardı. Ağıtları, yanmakta olan bir ahşap evden yükselen âmâ çığlıklarına benzer, çevreden yardım umarlardı. Sonra, kanlanmış gözleriyle ve ıslak yanaklarıyla yaralı bir hayvan gibi sürünerek gecenin örtüsü altına girer ve kaybolurlardı. Sabahın ilk ışıklarıyla bile ve çapaklanmış gözleriyle, çok da alışkın olmadıkları bu yabancı âleme, dünyaya merhaba derler, rızıklarını aramaya çıkarlardı.

*    *    *

Şehrin yorgun insanları, onların bazan susarak, bazan insanların anlayamadığı sihirli kelimeleriyle konuşmalarını elbette anlayamazdı. Bazan, hâttâ çoğu zaman susarlardı. Sâde mevcudiyetleri, bakışları ve suskunluğu ile bulundukları yeri doldurur, bunu bilmeyen birileri, sadece etrafı güldürmek, onu aşağılamak ve onun yanında kendi mevcudiyetine ve durumuna ve aklına şükretmek makamında, dalga geçen sorular sorarlar, onun verdiği yarı küfürlü ve anlaşılmaz cevaba kahkahalarla gülerlerdi.

Aslında onun verdiği cevap kendisiyle dalga geçmeye çalışanla dalga geçme makamında olurdu. Ama soruyu soran bu cevabı anlamaz, anlamadığı için de alınmazdı.

Şehir halkı onlara olan ilgisini her zaman korumuştur. Bunda onlara yakıştırdığı evliyâlık, velilik gibi olağanüstü özelliklerin etkisi vardı. Onların kendi aralarında bir cemiyetleri olduğuna inanılır, bu meclisin neredeyse her gece mânâ âleminde toplandığı, orada birtakım kararların alındığı, görevlendirmelerin yapıldığı söylenirdi. Bunların hepsi, şehrin selâmeti ve yardıma ihtiyacı olanlara verilecek moral ile ilgili olurdu. Öyle söylenir ve kabul edilirdi.

Onlara başka gözle bakmak, yâni onlarla eğlenmek makamında veya aşağılamak, azarlamak, darbetmek gibi incitici hareketlerde bulunmak durumunda, o kişilerin başına mutlaka bir felâket geleceğine inanılırdı. Ki, örnekleri vardı, çoktu.

Hortum, belli ki dudaklarını kontrol edemiyordu ve bu sebeple çenesinden bağrına doğru devamlı bir salya akıntısı vardı. Onun hâmisi eczacı Lütfi Efendi, bu salyayı devamlı olarak silerdi, bunun için yanında mendil taşırdı. Onu, kendi makamına oturtur, yemeği eczacının yardımıyla birlikte yerler, kahveyi birlikte içerlerdi. Bir gün böyle bir manzaraya Lütfi Efendi’nin makam sahibi dostlarından biri şâhit oldu. İğrendi ve bunu belli etti. Arkadaşını hafif yollu tenkit etti. “Yani, bu kadar da olmaz birader” dedi, eczaneyi terk etti.

Uzun bir süre eczaneye uğramayan bu dostunun evinden dışarı çıkamadığı, hasta olduğu, suratını şeytan çarptığı söylendi. Yüzüne felç inmişti ve salyasını tutamıyordu.

Mesele anlaşıldıktan sonra Hortum’dan af dilendi. Ama o kırılmıştı. Uzun süre naz etti, onu affetmediğini ve onun için dua etmeyeceğini söyledi. Çok uğraştılar.

Ve affetti.

Ve ol makam sahibi kişinin suratı düzeldi, sağlığı yerine geldi.

Ve o da Hortum’un bağlıları, dostları arasına karıştı.

*    *    *

Hacaslanlı İbrahim’in, Hortum’un, Çakmak’ın, Küllük’ün, Çürük’ün resimlerini taşıyan duvar takvimleri var Maraş’ta. Onlar halkın sadece dillerinde değil, duvarlarında, gönüllerinde yerlerini almış durumdalar.

Ve onlara gösterilen ilgi anlaşılmaz bir şekilde kuşaktan kuşağa aktarılmakta, eklemeler yapılarak, zenginleştirilerek intikal ettirilmektedir.[1]

 

 

 


[1] Maraş’ın Divânelerini tanımaya çalışırken Hasan Ejderha’nın güzel bir araştırması bize rehberlik etmiştir. “Maraş’ın Cezbeli Gülleri”, H. Ejderha, Sage Yay. 2016, Ankara.

Okunma : 537