Kore Savaşı ve Türkiye’nin Nato’ya Üyelik Süreci | Karamandan.com - | Karaman Haber

Kore Savaşı ve Türkiye’nin Nato’ya Üyelik Süreci | Karamandan.com - | Karaman Haber

18 Temmuz 2019 Perşembe
Kore Savaşı ve Türkiye’nin Nato’ya Üyelik Süreci

Bundan yaklaşık 66 yıl önce, yine bir Temmuz ayında Kore Savaşı Panmunjom’da imzalanan mütakere anlaşması ile sona ermişti. Bu bağlamda, bu tarihi hadiseyi ve Türkiye bağlamında ortaya çıkardığı neticeleri değerlendirmek amacını taşıyoruz.

Kore Savaşı Öncesi Genel Durum

II. Dünya Savaşı sonrası oluşan konjonktürde iki kutuplu bir sistem ortaya çıkmış ve Batı bloğu Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Doğu Bloğu ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) öncülüğünde yer almıştır. Bu yeni süreçte, başlangıçta Türkiye’nin yalnızlık içerisinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Öyle ki, Yeni Dünya Düzeni kurulurken, Türkiye’nin Birleşmiş Milletlerin (BM) kurucu üyelerinden olmanın dışında yalnız olduğu ifade edilmektedir (Bilge-Crisis, 2012: 13). Soğuk Savaş dönemi olarak nitelendirilen bu dönemde Türk dış politikasının iki blok/kutup arasındaki konumunun belirlenmesinde iki faktörün etkili olduğu düşünülmektedir. Bu faktörlerden birisi, Sovyet tehdidi iken, ikincisi Türkiye’nin Batılılaşma misyonu ile ilgilidir.

İlk faktör açısından değerlendirildiğinde; 19 Mart 1945 tarihinde Sovyetler Birliği Türkiye’ye bir nota vererek, 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşması’nı yenilemeyeceğini bildirmiştir (Turan ve Barlas, 2004: 154). 7 Haziran 1945’te ise Sovyetler, Kars ve Ardahan ile Boğazlar bölgesindeki askeri üs isteklerini resmen Türk hükümetine iletmiştir. İlginç olan nokta, belirtildiği üzere, Sovyet istekleriyle karşılaştığı zaman, Türkiye’nin bütünüyle yalnız olmasıdır (Kongar, 2011: 457). Ortaya çıkan bu tehdit unsuru Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı blokuna katılması noktasında etkin olmuştur. Dolayısıyla bu yönde amaç ve taleplerde Sovyetler tarafından izlenen politikanın doğrudan bir etkisinden söz edilebilir (Karpat, 2007: 240).

İkinci faktör açısından; Türkiye’nin Batılılaşma sürecine bakıldığında, XVIII. yüzyılda Osmanlı’nın bu yönde geliştirdiği politika ve hamlelerden itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ve kuruluş felsefesine uzanan bir süreklilikten bahsetmek mümkündür. Nitekim II. Dünya Savaşı sürecinde de bu durumu teyit eden göstergelere ulaşılmaktadır. Örneğin Türkiye, savaş başladıktan kısa bir süre sonra, 19 Ekim 1939’da İngiltere ve Fransa ile bir karşılıklı yardım anlaşması imzalayarak Batı ittifakı üyeliğine doğru ilk adımını atmıştır (Turan ve Barlas, 2004: 153). Savaş sonrasında da Batı ile olan ilişkilerinin devam etmesi noktasında girişimlerde bulunmuştur. 

Türkiye, kendisini Batı Avrupa devletleri camiası dışında bırakan girişimlere karşı çıkmış, kendisinin, içinde yer almak istediği Batı savunması sisteminin tabii bir üyesi olarak görülmesini istemiştir. 1949 yılında kurulan Avrupa Konseyi’nin kuruluşuna davet edilmediği için endişeye kapılmıştır (Turan ve Barlas, 2004: 155). Dolayısıyla bu örgütlenmeye alınmamış olması sebebiyle, bütün bu gelişmeler karşısında, Türk hükümeti ve Türk kamuoyu son derece kızmıştır. Nihayetinde, 8 Ağustos 1949’da Avrupa Konseyi, Türkiye’yi örgüte katılmaya çağırmıştır ve Türkiye bu çağrıdan sevinç duymuştur (Kongar, 2011: 459). Avrupa Konseyi üzerinden geliştirilen ilişkilerin haricinde yeni dönemde Amerika ile ilişkilerin dizayn edilmesi noktasında da özellikle siyasal alandaki Truman Doktrini’nin (1947) ekonomik alanlardaki uzantısı Marshall yardımı (1948-1951) biçiminde ortaya çıkmıştır (Kongar, 2011: 458).

Türk Dış Politikasının Bir Sınavı Olarak Kore Savaşı

XX. yüzyılın başından bu yana Japonya’nın egemenliğinde bulunan Kore, II. Dünya Savaşı’ndan Japonların yenik çıkmasıyla birlikte, Amerika ile Rusya arasında paylaşılmıştır. İki devletin aralarındaki aldıkları prensip kararına göre, 38. paralel sınır olarak kabul edilmiştir. Bunun kuzeyindeki Japon orduları Ruslara, güneyindekiler de Amerikalılara teslim olmuşlardır (Atalay, 2013: 9). Benzer bağlamda, 1945 Mayıs ayında Amerika ile Sovyet Rusya arasında yapılan anlaşmaya göre, savaş bittikten sonra Kore’nin, Birleşik Amerika, Sovyet Rusya, İngiltere ve Çin’in ortak vesayeti altında olması kararlaştırılmıştır. 1945 Temmuz’undaki Postdam Konferansı’nda da Sovyet Rusya Uzakdoğu savaşına katılmaya karar verince, askeri harekat bakımından Kore toprakları 38. enlem çizgisi ile ikiye ayrılmıştır ve bu çizginin kuzeyi Sovyet, güneyi de Amerikan askeri harekat sahası olarak kabul edilmiştir. Lakin Sovyetler hemen Japonya’ya savaş ilan edip Uzakdoğu savaşına girmemişler, fakat ne zaman Amerika Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları atmış, o zaman Sovyetler hemen Japonya’ya savaş ilan edip, askerlerini Kuzey Kore’ye sokmuş ve 38. enlem çizgisine kadar ilerlemişlerdir (Armaoğlu, 2014: 408).

Kore Savaşı’nın arka planına bakıldığında, XX. yüzyılın başlangıcından itibaren bölgede inşa edilmeye çalışılan güç dengelerinin etkisini görmek mümkündür. Dolayısıyla savaş, 25 Haziran 1950 tarihinde çıkmıştır, ama sebepleri oldukça geri bir tarihe gitmektedir. Bu bağlamda, savaşın esas nedeni ve bunun sonucunda da tetikleyicisi olarak şu hususlar belirtilebilir: 1910-1945 tarihleri arasındaki Japon istilasından kurtulup özgürlüğünü elde ettikten hemen sonra Kore Yarımadası, yukarıda ifade edildiği üzere, iki güç arasındaki (ABD ve SSCB) mücadele alanlarından birisini teşkil etmiştir ve bu iki güç ekseninde ve etkisinde kurulan iki farklı hükümet, Kore’de bitmek bilmeyen bu savaşın ana nedenlerini oluşturmuştur (Gökmen, 2008: 23). 

Bu mücadelenin sahaya yansımasında ise, Sovyetlerin geliştirdiği hamle etkili olmuştur. Moskova’nın talimatı ile Kuzey Kore kuvvetleri 25 Haziran 1950 sabahından itibaren Güney Kore’ye karşı saldırıya geçmiştir. Saldırının bütün sınır boyunca yapılması, her şeyin önceden planlandığını göstermektedir. Bu açık saldırganlık karşısında Amerika, Birleşmiş Milletler’i harekete geçirmiştir. Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler Antlaşması hükümleri gereğince Güney Kore’nin yardımına gönderilmek üzere, çeşitli milletlerin askerlerinden meydana gelen fakat esas yükü Amerika’nın sırtlandığı bir Birleşmiş Milletler Kuvveti teşkil etmiştir (Armaoğlu, 2014: 409). Bu şekilde Soğuk Savaş döneminin belki de ilk sıcak alanlarından birisi ortaya çıkmıştır. ABD’nin Birleşmiş Milletler üzerinden hareket etmesi ise sürecin sadece bölgesel olarak değerlendirilemeyeceğini göstermiştir.

Savaşın Türk dış politikası açısından ortaya çıkardığı etkiye bakıldığında, ilk bölümde zikredilen Sovyet tehdidi ve Batılılaşma faktörleri bir kez daha dikkat çekmektedir. Dolayısıyla Adnan Menderes Mayıs 1950’de hükümetini kurduğunda, Türkiye’nin yeni dış politikasının temelleri zaten atılmış durumdaydı. 1945’te Sovyetler Birliği’nin, Türkiye’den bir ödün almadan 1925 tarihli Dostluk Antlaşmasını yenilemeyi reddetmesi, Sovyetler Birliği ile ilişkileri bozmuştur. Diğer taraftan ise, hükümet ABD ile daha yakın ilişkiler aramaya başlamış ve Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde askeri ve ekonomik yardım almayı başarmıştır (Ahmad, 2007: 497-498). Bu noktada, Kore Savaşı, Türkiye adına adeta bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Zira belirgin bir biçimde Savaşa katılım, NATO üyeliği için gereken bir adım olarak görülmüştür. Öyle ki, henüz savaş başlamadan önce de 11 Mayıs 1950’de NATO üyeliği başvurusu gerçekleştirilmiş, lakin bir sonuç alınamamıştır. Bu noktada, NATO müttefiklerinden bile gelmeyen türden güçlü ve kararlı desteğin, Türkiye’nin üyeliğine direnci zayıflatacağı düşünülmüştür. Dolayısıyla gerekli olan, savaşmak üzere Kore’ye birlik göndermek yönünde hızlı ve dramatik bir karardı (Ahmad, 2007: 499).

Nitekim Türk siyasal hayatı açısından, Kore’ye asker gönderme süreci, hızlı ve bir o kadar da tartışmalı bir konu olmuştur. Öyle ki, BM’nin Kore’ye asker gönderme kararı alması üzerine, Başbakan Adnan Menderes’in Yalova’daki yazlığında Cumhurbaşkanı Celal Bayar başkanlığında, TBMM başkanı Refik Koraltan ve Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut’un da katılımıyla yapılan bir Bakanlar Kurulu toplantısından sonra TBMM’ye ve muhalefete danışılmadan 25 Temmuz 1950’de Türkiye’nin Kore’ye 4500 asker göndereceği açıklanmıştır. Muhalefetteki CHP, 26 Temmuz’da bu kararın açık bir anayasa ihlali olduğunu belirten bir açıklama yayınlamıştır. Çünkü 1924 Anayasası’nın 26. maddesinde savaş ilan yetkisi TBMM’ye verilmişti. Hükümete göre ise bir ihlal söz konusu değildi, çünkü savaş açma değil, asker gönderme kararı alınmıştı (Erhan, 2009: 545). Dolayısıyla hükümet, Türk askerinin BM emrinde oluşturulmuş uluslararası birlikte görev yapacağı, herhangi bir devlete savaş açmadığı ve Meclis onayının gerekmediğini açıklamıştır (Yaman, 2005: 236). Burada, karşı çıkılan karşı çıkılan hususun, Kore’ye asker gönderilmesinden çok, düşüncelerin ve Meclis onayının alınmaması olduğunu belirtmek gerekmektedir (Yaman, 2005: 236). Yukarıda ifade edilmiş olan, NATO’ya yapılan ilk başvuru, CHP hükümetinin son günlerinde gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla üyelik için bir mutabakat söz konusudur, lakin kararın alınma yöntemi/biçimi tartışmalı bir içeriğe sahip olarak kalmıştır.
Türkiye’nin Kore’ye asker gönderme kararının ardındaki mühim motivasyon unsurlarının başında NATO üyeliğinin geldiği artık bilinmektedir. Zaten kararının alınmasının üzerinden bir hafta geçmeden 1 Ağustos 1950’de Türkiye’nin NATO üyeliği için ikinci kez başvurusunu gerçekleşmiştir. Fakat bu başvurunun da sonuçsuz kaldığı belirtilmelidir (Erhan, 2009: 545).

Türkiye Kore’ye ilk aşamada 4500 asker göndermiştir. Bununla birlikte, Yaman’a göre, Tugay, 19-20 Eylül 1950 tarihinde, 259 subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 astsubay ve 4414 er olmak üzere toplam 5090 kişi idi (Yaman, 2005: 239). On beş ülke içinde ABD’den sonra en çok asker gönderen ikinci devlet olarak Türkiye’nin yolladığı birlikler, Albay Tahsin Yazıcı komutasında, 25. Amerikan Tümenine bağlı olarak görev almıştır. Savaş boyunca Türk askerinin birçok noktada stratejik konumda yer almış olduğunu ve elde edilen başarılarda göz ardı edilemeyecek bir etkiye sahip olmuş olduklarını belirtmek gerekmektedir. Nitekim Birleşmiş Milletler Kuvvetleri Başkomutanı General Douglas Mac Arthur Türklere bu savaşta vermiş olduğu “North Star-Kutup Yıldızı” ismi, Türklerin savaştaki etkisi noktasında birçok çalışmada yer verilen bir kavramsallaştırma olmuştur (Atalay, 2013: 43).

Savaşın ilerleyen safhalarında Kore’ye gönderilen askerlerin sayısı 6000’in üzerine çıkmıştır. Savaş sonrasında, Türk askerlerinin 721’i şehit olurken, 672’si yaralanarak yurda dönmüştür. 1475 askerse Kore’de tedavi edilmiştir. 234 asker esir düşerken, 175 kişi kaybolmuştur (Erhan, 2009: 546-547). Atalay’a göre ise, Türk askerlerinin 728’i şehit olmuş, 2147’si yaralanmış, 175 kaybolmuş, 234’ü ise esir düşmüştür (Atalay, 2013: 44).

27 Temmuz 1953’te Panmunjom’da imzalanan mütareke anlaşması ile savaş sona ermiştir. Savaşın sona ermesinde Stalin’in Mart 1953’te ölümü sonrası Sovyet politikasındaki değişim etkili olmuştur. Bu yeni dönemde, Sovyetler, Stalin’in katı politikasının aksine uluslararası gerginliği yumuşatma ve Batı ile uyuşmazlıkları görüşmelerle çözme yolunu arama içerisinde olmuştur (Sander, 1994: 332). 

Türkiye’nin NATO’ya Üyelik Süreci

4 Nisan 1949 tarihli Washington Antlaşması ile kurulan NATO, teknik olarak, ulus-devletlerin katılımıyla tesis edilmiş bir uluslararası örgüttür. Antlaşmaya imza atan ülkelerin belirli bir coğrafi alanda güvenliklerinin tesis etmek dürtüsüyle kurulan örgüt, aynı zamanda dibacede ve antlaşmanın ilgili maddelerinde belirtildiği üzere, demokrasi, hukukun üstünlüğü, temel özgürlükler başlıklarına atıfta bulunduğu gibi ekonomik işbirliğine de vurgu yapmıştır. Bu vurgularına rağmen, NATO Soğuk Savaş ortamında sürekli “askeri bir ittifak” olarak nitelendirilmiştir (Özlük ve Özlük, 2014: 210).

İki kutuplu sistem çerçevesinde, NATO, Batı bloğunu temsil eden aktörlerin başında gelmiştir. Bir önceki bölümde de görüldüğü üzere, Kore Savaşı’nın patlak vermesinin Türkiye’ye enerjik ve aktif rol oynama fırsatı sağlamış olması ile birlikte Kore Savaşı, Türkiye’nin NATO’ya katılmasında çok önemli bir işleve sahip olmuştur (Ekici ve Baharçiçek, 2016: 157). Peki, Türkiye’nin bu denli NATO’ya ilgi duymasında yer alan nedenler nelerdir? Erhan, bu nedenleri, dört kapsamda ele almıştır (Erhan, 2009: 543-544).

Birincisi, Türkiye, 1945’teki Sovyet isteklerinin yarattığı şoku hala hissediyordu. Truman Doktrini ve Marshall Yardımı sayesinde, ABD ile yakın işbirliğine girilmiş ama bu kuzeydeki büyük komşunun taleplerinden doğan endişeyi azaltmamıştı. Türkiye, batı Avrupa ve kuzey Amerika ülkelerinin oluşturduğu güvenlik şemsiyesi içinde yer alarak, bu durumu ortadan kaldırmak istiyordu. Böylece ülke topraklarının savunulması daha da kolaylaşacak, Türk ordusu modernize edilecekti. İkincisi, Türk devlet adamları NATO’ya üye olmayı, cumhuriyetin ilanından beri izlenen Batı’ya dönük dış politikanın bir gereği olarak görüyorlardı. Üçüncüsü, örgütün dışında kalınması halinde ABD’den alınan ekonomik ve askeri yardımların azalacağından endişe duyulmaktaydı. Dördüncüsü, kamuoyu da NATO’ya katılmanın gerekliliğine inanmaya başlamıştı. Bu hususların haricinde, NATO üyeliği sayesinde Türkiye Avrupa’nın güvenliğine katkıda bulunan bir ülke olarak değerlendirilmiştir ve bu durum onun Avrupalı kimliğinin tescil edilmesinde etkili bir unsur olmuştur (Oğuzlu, 2012: 102).

Her ne kadar, II. Dünya Savaşı’ndan sonra dış politikaya hâkim olan en önemli meselenin, Avrupa’yı olduğu kadar Türkiye’yi de tehdit eden Sovyet emperyalizmine karşı duyulan güvenlik endişesi olduğu belirtilmiş olsa da (Bulut, 2008: 38) Demokrat Parti’nin NATO’ya üye olmak amacında sadece güvenlik unsurlarından söz edilemeyeceği düşünülmektedir. Zira en az bunun kadar önemli olan nedenler arasında NATO çerçevesi içinde demokratik düzeni ve liberal ekonomik sistemi korumak düşüncesi de söz konusu olmuştur (Sander, 2013: 93).

Şu ana değin ele alınan bütün bu gelişmelerin neticesinde, 15 Mayıs 1951’de ABD, müttefiklerine, Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya alınmasını önermiştir. Bu kararın ardında, Türkiye’nin yürüttüğü ısrarlı girişimler değil, değişen dünya koşullarının ABD’de de yarattığı endişe yer almıştır (Erhan, 2009: 548). Bu önerinin ardından İngiltere’nin itirazına rağmen (çünkü İngiltere, Türkiye’nin üyeliğini Ortadoğu’da etkin olmasıyla sınırlamak istiyordu), 17 Ekim 1951’de Türkiye NATO’ya üye olarak çağrılmış ve hükümet, 18 Şubat 1952’de Meclis’in de onayını almış olarak Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütüne katılmıştır (Ahmad, 2010: 130-131).

Kısaca üyeliğin sonuçlarına değinildiğinde, Türkiye’nin NATO’ya üye olması, silah, eğitim ve örgütlenme alanlarında etkileyici bir modernleşmeye yol açmıştır (Karpat, 2007: 169-170). Türkiye 1960’lara değin Batı ile veya komşularıyla hiçbir ciddi sorun yaşamadığı için idealize edilmiş Batı imgesi bozulmamıştır. Batı’yı model alan modernleşme hareketi de hızını korumuştur. 1945-46’daki kısa süreli soğukluk ve yalıtlanma dönemleri dışında devam eden Batı’ya bağlılık, Türkiye’nin Sovyetler’in ülkenin kuzey bölgesinden toprak ve Boğazlar’da üs taleplerini başarıyla savuşturmasını sağlamıştır ve Türkiye’nin 1952’de NATO’ya ve Avrupa’nın bazı ekonomik ve sosyal kurumlarına girişi, Batı yanlısı eğilimi daha da güçlendirmiştir (Karpat, 2007: 318).

Dr. Samet Zenginoğlu

KAYNAKÇA
Ahmad, F. (2010). Bir Kimlik Peşinde Türkiye. (S. C. Karadeli, Çev) İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Ahmad, F. (2007). Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945-1980). (A. Fethi, Çev.) İstanbul: Hil Yayın.
Armaoğlu, F. (2014). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1995. İstanbul: Timaş Yayınları.
Atalay, A. (2013.) Kore Savaşı’nda Türk Zaiyatı, Şehitler-Kayıplar-Yaralılar-Esirler (1950-1953). Konya: Çizgi Kitabevi. 
Bilge-Criss, N. (2012). Türkiye-Nato İttifakının Tarihsel Boyutu. Uluslararası İlişkiler, Cilt. 9, Sayı. 34, 1-28.
Bulut, S. (2008). Sovyet Tehdidine Karşı Güvenlik Arayışları: I. Ve II. Menderes Hükümetlerinin (1950-1954) Nato Üyeliği Ve Balkan Politikası. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı. 41, 35-61.
Ekici, S. ve Baharçiçek, A. (2016). NATO’ya Üyelik Sürecinde Türkiye ABD İlişkileri. Birey ve Toplum, Cilt. 6, Sayı. 11, 149-166.
Erhan, Ç. (2009). ABD ve NATO’ya İlişkiler. B. Oran (Ed.), Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar. (ss. 522-575). İstanbul: İletişim Yayınları.
Gökmen, M. E. (2008). Soğuk Savaşta Sıcak Çatışma Kore Savaşı. Ankara: Kent Kitap
Karpat, K. H. (2007), Türkiye’de Siyasal Sistemin Evrimi 1876-1980,  (E. Soğancılar, Çev.) Ankara: İmge Kitabevi.
Kongar, E. (2011). 21. Yüzyılda Türkiye, 2000’li Yıllarda Türkiye’nin Toplumsal Yapısı. İstanbul: Remzi Kitabevi.
Oğuzlu, T. (2012). NATO ve Türkiye: Dönüşen İttifakın Sorgulayan Üyesi. Uluslararası İlişkiler, Cilt. 9, Sayı. 34, 99-124.
Özlük, E. ve Özlük, D. (2014). NATO’yu Anlamak: Dönüşümü, Yeni Kimlikleri ve Uyum Süreçleri. Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı. 31, 209-225.
Sander, O. (2013). Türkiye’nin Dış Politikası. M. Fırat (Der.), Ankara: İmge Kitabevi.
Sander, O. (1994). Siyasi Tarih. Ankara: İmge Kitabevi.
Turan, İ. ve Barlas, D. (2004). Batı İttifakına Üye Olmanın Türk Dış Politikası Üzerindeki Etkileri. F. Sönmezoğlu (Der.), Türk Dış Politikasının Analizi. (ss. 151-167). İstanbul: Der Yayınları. 
Yaman, A. E. (2005). Kore Savaşı’nın Türk Kamuoyuna Yansıması, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı. 37-38, 231-245.

Okunma : 525