İnsanı Yücelten İki Kanat | Karamandan.com - | Karaman Haber

İnsanı Yücelten İki Kanat | Karamandan.com - | Karaman Haber

18 Temmuz 2019 Perşembe
İnsanı Yücelten İki Kanat

KİTAP ve HİKMET

Kâmil UĞURLU

 

İmam Gazali, Şam çarşısında dolaşırken, daima uğradığı ve çokça vakit geçirdiği sahaflar bölümüne vardı. Yeni yazılan her kitabı zamanında alır ve okurdu. Üç-dört ay önce Endülüs’te yazılan bir kitabın Şam sahaflarına yeni geldiğini görünce hayıflandı ve çağından yakındı. Çevresindekilere insanların artık ilim yerine servete öncelik verdiklerini, ilmin ehemmiyet kaybettiğini söyledi. Bir kitaba, yazıldığından ancak üç ay sonra ulaşılabilmiş olması önemli bir göstergeydi ve üzücüydü.

İbn Rüşd, bir gün dostlarına şunu söyledi.

– Hamdolsun, okuyabiliyorum. Hayatımda okumadan geçen iki gece için kendimi affetmeye, bağışlamaya çalışıyorum. Bu iki gecenin biri evlendiğim günün gecesiydi, biri de rahmetli babamın vefat ettiği gece… İbn Rüşd sürekli okuyordu ve hayatın anlamı onun için okumaktı ve hikmeti aramaktı.

Fahrüddin er-Râzi, yemeğe oturduğu vakit, sofra bezini dizine almadan kitabını açar, işaretlediği yerden itibaren okumaya devam ederdi. Bir taraftan da yemeğini yerdi. Yemeğin bittiğini, tabağının boşalmasından anlardı. Mescide giderken okur, oraya buraya çarpardı. Onun bu halini bilenler yardımcı olmaya çalışırlardı. Bir an bile boş değildi. Geçen boş bir dakika israftı ve israf haramdı. Vaktini boşa harcayanları, ellerine verilen mukaddes bir fırsatı, bir değeri, bir mücevheri, önlerinden alıp giden bir ırmağa şuursuzca atan ahmaklar olarak değerlendirirdi.

Medreseye ders vermeye giderken, âdet haline getirdiği için, kapı önüne toplanan talebeleri, bineğini getirirler ve onu bineğine ters oturturlardı. Artık alışkanlık kazanmış katır, yavaş yavaş, sarsmadan onu ve onu takibedenleri ardı sıra medreseye taşır, kapının önünde dururdu.

Aynı şekil, zamanın öncesinde ve sonrasında da uygulanmıştı. Rahmetli Nasrettin Hoca’yı eşeğine ters biner durumda resmedenler, onun komiklik yaptığını zannederler. Öyle değildir. Zamanın ve okumanın ve ilmin ve hikmetin değerini bilen evvel zaman müderrisleri, Allah dostları hep bu usulü uyguladılar ve böylece kendilerine ve isimlerine ve ilim taliplerine olan saygılarını gösterdiler.

İbn Teymiyye’nin saçları normalden daha fazla uzundu. O, saçlarını kesmez, kestirmez ve bir ikaz unsuru olarak değerlendirirdi. Onları hızlıca temizler, örer ve gece okumaya başlamadan önce bu örgülü saçın ucunu bir çiviye bağlardı. Uykunun korsanları gelip onun gözleri kıyısına yaklaşınca, başı düşünce saçları onun canını yakarak uyandırır ve okumaya devam etmesini sağlarlardı. Saçların önemli görevi buydu.

Mutteka denilen bir âleti şimdi bizim okur-yazarlarımız bile bilmezler. Eskiden, ders takibeden molla, hücresinde okuma yapan derviş, tetebbu halindeki müderris, uykunun onları perişan etmesine izin vermemek için, çenelerinin altına T şeklinde, uzunluğu, otururken çeneye kadar çıkan bir sopa dayarlar ve okuyarak doldurdukları ve artık ağırlığını taşıyamayacak duruma gelen kafalarını muttekaya, bu masum sopaya dayarlardı.

Ve bunu, kullanan kişinin mevkisine veya makamına göre süslerler, ucuna gümüş yüksük takarlar, sedef kakmalarla bu basit çomağı harika bir kültür unsuruna çevirirlerdi.

*   *   *

Bizim geçmişimizde normal bir hayat tarzı olarak yakın devirlere kadar taşıdığımız bu çizgi, batı kültürlerinde de zaman zaman çarpıcı ve etkileyici örneklerle yazıya geçmiştir.

1920’lerde, Çin komünistleşirken ciddi katliamlar yaşadı. İnsanlar öbek öbek, tümen tümen katledildiler. Kurşunu yiyen de, tetiği çeken de neden böyle olduğunu, ne için öldüğünü, diğeri niçin öldürdüğünü bilmiyordu. Bir emir veriliyor, sebebi veya sonucu sorgulanmadan emir uygulanıyor ve insanlar güz günü gelmeden sopalarla silkelenen yaş ağacın yeşil yaprakları gibi dökülüyorlardı.

İşte böyle bir ortamda, bu emirleri verenlerin tepedeki isimlerinden biri Mareşal Chann Ming idi. Mareşal, yanından bir dakika olsun ayırmadığı doktoru Dr. Galiban’a inanıyor ve ona saygı duyuyordu. Yabancı olduğu halde ona, karargâh içinde istediği yere girip-çıkma izni verilmişti.

Han Cheou şehrindeydiler. Burası hızlı yargılamanın yapıldığı birçok merkezden biriydi. Duruşmalar topluca yapılıyor, kararın verilmesi bir saati bulmuyordu. İnfaz ise, mümkün olduğunca çabuklaştırılıyor, böylece yeme-içme meselesinde de ekonomi yapılmış oluyordu.

Dr. Galiban devamlı karargâhta bulunmak zorundaydı. Kurşuna dizilecek asker ve sivillerin sağlıklı olup-olmadıklarından o sorumluydu. O gün kurşuna dizilecek kişilerin sayısı 74’tü ve program uygulaması sabah erken başlatıldı.

Mahkumlarla birlikte atış emrini verecek genç subay da gelmişti. Ve mahkumlar duvarın dibine tek sıra ile dizilmişlerdi. Yüzleri, kendilerine ateş edecek 12 askere dönüktü.

Tetiklerin her çekilişinde mahkumlardan biri yere düşüyor, eksiliyor ve hemen önlerindeki siper şeklinde kazılmış uzun çukurun kenarına savruluyordu. Sonra 12 tüfek tekrar dolu, ateşe hazır hâle getiriliyor ve genç teğmenin “ateş” talimatı bekleniyordu. Mahkumun adı ve numarası, bir kağıttan okunuyor, karar sözde tebliğ edilmiş sayılıyor, söyleyecek son bir sözü olup-olmadığı soruluyor, cevap vermesi beklenmiyor ve komutan teğmen kılıcını “ateş” emri için hızla yere doğru indiriyordu. Ve 12 namludan aynı anda çıkan 12 kurşun, mahkumun - Allahu âlem fazla acı çektirmeden canına okuyordu.

Bu kargaşa arasında sondan ikinci, yani 73 numaralı mahkûm gözüne ilişti. Ve hayretinden donakaldı. Bu adam rahat ve kendini unutmuş bir halde, elinde kitap, sayfaları açık, onu okuyordu. Gözlerine inanamadı. Olağanüstü bir hal yaşanıyordu.

Evet, açıkça kitap okuyordu. Kendisine her dakika yaklaşan bu apaçık ölüme aldırmadan kitap okuyordu, çevreyi saran ve kendisine yaklaşan faciayı yok sayıyor ve kitap okuyordu. Bu korkunç gürültü, barutun genizleri yakan ve kanın mideyi bulandıran kokusu onu rahatsız etmiyordu.

Böyle bir anda, insanı bu ortamda bile çekebilen bir kitabın ne olduğunu şiddetle merak etti ve her şeye rağmen ona yaklaştı.

– Son dakikanda bile seni teselli edebilecek böyle bir kitap var mıdır gerçekten? Olabilir mi böyle bir şey?

Adam, gözlerini kitaptan ayırmadan cevap verdi. Konuştuğu İngilizce düzgündü:

– Bütün bir ömür boyunca edinilmiş olan tecrübelerin bir dakika içinde boş olduğu anlaşılabilir. Hattâ ölüm yaklaşırken bile. Okuduğum kitap bununla ilgili.

Doktor bu lafa cevap veremedi. Kahır, kan ve korkudan örülmüş böyle bir duvar karşısında nasıl bu kadar sâkin olunabiliyordu, aklı almadı.

Yanından ayrılmadı. Şaşkınlığı sürüyordu doktorun. Ama adam onun farkında bile değildi.

Subayın kılıcı belirli aralıklarla inip kalkıyor ve her defasında bir mahkûm devriliyordu. Bu adamın kılı bile kıpırdamıyordu. Sanki başka bir dünyada, başka bir âlemdeydi.

En fazla otuzunda gösteriyordu. Yüzü parlak ve endişesizdi. Çekik gözlerini kitaptan ayırmıyordu.

Doktor çekinerek sordu:

– Senin için bir şey yapabilir miyim? Son bir isteğin, bir dileğin, iletilecek bir haberin var mı?

Doktor bekledi ki, hayatının kurtarılması için yalvarsın, ona yardımcı olmasını istesin.. Ama o, başını kaldırdı, okumasına küçük bir aralık verdi ve alaylı bir bakışla doktoru süzdü. Sonra tane tane konuştu:

– Hepimizin ölüm saati önceden tesbit edilmiştir. Üniformalı şu genç adam ölüm emri verdiğini sanıyor. Halbuki yanılıyor doktor. Siz, Allah’ın huzuruna benden önce çağrılabilirsiniz. İnsanlara hayat vermek ve almak hakkını bunlara kim vermiş? Onar gibi düşünüyorsanız siz de yanılıyorsunuz.

Sonra tekrar kitabına döndü.

46 mahkûm öldürülmüştü.

Bu sırada, başka bir şey oldu. Teğmen üniformalı bir mahkûm sendeledi. İleri-geri bir iki adım atar gibi oldu ve yere düştü. Doktor ona yetişinceye kadar adam ölmüştü bile. Dışarıdan şöyle bir muayeneye yeltendi ve hızlıca teşhisini koydu. Kalp krizi dedi ve doğruydu. Ona ateş edilmesine gerek kalmamıştı.

Ani bir ölümdü ve gerçek sebebini bilmek o anda mümkün değildi.

Doktor dehşet içinde kaldı.

Başını kaldırıp kitap okuyan Çinliyi aradı. O, aynı kayıtsızlıkla kitabını okumaya devam ediyordu. Dünya doktorun başına yıkılmıştı. Biraz sonra nöbet değişimi oldu. Emri veren teğmen yerini başka bir arkadaşına devretti ve idam mangası işine devam etti.

Doktor perişan oldu. Dizleri titredi, gözü karardı, ne olduğunu, nasıl böyle olduğunu anlamadı. Durumuna uygun bir teşhis koyamadı kendisine. Latince kelimeler birbirine dolandı-durdu.

Adamın dediği tahakkuk etmişti. Doktorun telâşesinin sebebi buydu. Birinci söylediği tamam, ya ikincisi?

Doktor, Çinlinin söylediklerine inanıyordu ve elinde olmadan, kendi hayatından endişelenmeye başladı.

Tam bu sırada, idam mangasını teftiş maksadıyla, beyaz Rus kökenli bir albayın atıyla yaklaştığını fark etti. Doktorla tanışıyorlardı ve o albay doktoru seviyor, takdir ediyor, saygı gösteriyordu. Doktor, bir mucize yaşadığının farkına vardı. Ve deli gibi ona koştu. Atının dizginlerini tuttu ve durdurdu. Kendini toparlamaya çalıştı ve konuştu:

– Aziz albay, beni sevindirmek, hatta çok sevindirmek ister misiniz?

– Memnuniyetle doktor. Konu nedir?

Albay samimiydi. Kısa süre önce doktor onu ölümcül bir yaradan kurtarmıştı ve ona minnet duyuyordu.

Doktor yalvardı:

– 73 numaralı mahkûmu bana bağışlayın. Onun yaşamasını istiyorum. Lütfen. O kadar genç ki.. Yaşamayı hak ediyor o.. dedi, dili dolaştı.

Albay çok şaşırdı:

– Kusura bakmayın ama, olmayacak bir şey istiyorsunuz azizim doktor. Mareşalin titizliğini ve emre itaat konusundaki tavizsizliğini siz benden daha iyi bilirsiniz.

Aslında doğru söylüyordu.

O Allah’ın cezası adam ise gözlerini kitaptan ayırmadan okuyordu.

Dört mahkum kalınca, doktorun telâşesi ve sıkıntısı iyice arttı.

Derken, tiz bir boru sesi ile ortalık birden durgunlaştı. Sonra boru “ateşkes” işaretini çaldı. Arkasından bir atlı dört nala alana girdi. Albaya bir zarf uzattı.

Ayakta dört mahkum kalmıştı ve o hâlâ kitap okuyordu. Gerçekten inanılmaz bir şeydi.

Ateş durduruldu. Doktor ne olduğunu anlayamadı. Albay, işaretle dostu doktoru yanına çağırdı.

– Koruduğunuz adamın şansı varmış doktorcuğum. Gelen emir ona ait, dedi.

Neye uğradığını şaşıran doktor, kitaplı adama doğru koştu. Sanki kurtulan o değil kendisiydi.

Bu müstesna insan, sarsılmaksızın dimdik duruyor, kitap elinden sarkar durumda gözleriyle uzaklara bakıyordu. Uzakların da ötesine bakıyordu. Sanki dağların arkasını görmek istiyordu. Çehresinde ne korku, ne sevinç izi vardı.

Doktorun başı dönüyordu. Sarhoşladı. Kendine gelmek için kısa da olsa bir süre geçti ve gözlerini açtığında onu olduğu yerde göremedi. Adam kaybolmuştu.

Onu çok tanımak istiyordu, fakat o, hızla oradan uzaklaşmıştı.

Onu tekrar hiç görmedi. Fakat okuduğu kitabın adını, konusunu ve içeriğini artık biliyordu. O kitabın adı: “Kaza ve Kader” idi. Kesinlikle böyleydi…

*   *   *

Kitap ve kitap okumak konusunda biz, diğer kültürlerden farklı bir anlayışa sahibiz. Gerçi son 15-20 seneden beri bu anlayışta bazı değişiklikler oldu. Şimdiki genç neslin “bilgi” olarak pek çabuk ulaştıkları “şeylerin” bir kısmı bilgi olsa bile, işin esasına varmak isteyenleri bu durum elbette tatmin etmez, edemez.

Bizim kitap kültürümüzde meselâ bir Ali Emiri Efendi figürü vardır. Kitap konusunda söylenebilecek her şeyin fevkinde olan bir kişiliktir. Bir fenomen, olağanüstü bir kimliktir.

Onun kitap ve okuma tutkusu, ihtiras derecesine varan bir meraktı. Bâzı insanlar, çevrelerinde uyandırdıkları hayret ve hayranlık ile bahtiyar olurlar. Onlardan açık veya gizli bahsedilmesi onları mutlu eder ve nerdeyse sadece bunun için yaşarlar. Kolleksiyonerlerin çoğunun bilinçaltında yatan, fakat kendilerinin kabul etmediği esrar budur. Bâzı kişiler Ali Emiri Efendi’yi bir koleksiyoncu, bir livroman olarak tarif ettiler.

Halbuki Emiri Efendi’de bu halin noktası bile yoktu. O kadar yoktu ki, bir gün Muallim Rifat Bilge, ona lâtife olsun diye, nezaket çerçevesinde, kütüphanesindeki adı az bilinen bir şairin herhangi bir gazelinden seçtiği bir mısrayı “üstâd, şöyle bir mısra duydum, acaba kimindir? diye merak ettim” dedi. Emiri Efendi güldü ve:

– İmtihan mı etmek istiyorsun? Falanındır. Sonu şudur ve gazelin tamamı şöyledir, dedikten sonra gazelin tamamını okudu.

O, kitabı hikmete giden yolun önemli bir aracı olarak görüyordu. Kitap topluyor, okuyor ve kitap okutmak için cihadlar yapıyordu. Başka kültürlerde örneği yoktur.

Son nefesine kadar bu yıpratıcı heyecanı yaşadı. Yoksulluğunu, kırgınlığını ve kederini bu kitapların sayfaları arasına gömdü, onları unuttu ve okudu. Binlerce el yazması eser onun kem gözlerden sakındığı mahremleriydi. Onlarla yattı, onlarla uyandı, onları rahat ve sağlıklı gördüğü mertebede mutlu oldu.

Kitapların müellifleri onun aile fertleriydiler. Onların ayıbını kendi kusuru bildi ve bütün kazancını onların eserlerine yatırdı. Onları tamir etti, sağalttı ve bir çocuğun başını okşar gibi o kitapları sevgiyle muhafaza etti.

Bazen bu kitaplara zor ulaştı. Hatta ulaşamadı. Oturdu onları kendi el yazısıyla istinsah etti ve bunların sayısı 700’ü buldu. Bazen bir kitaba ulaşmak için tayinini çıkarttı ve o kitaba ulaştı.

Bütün hayatını vererek topladığı kitapların tamamını “milletine bağışladı” Ölünceye kadar onların muhafızlığını yaptı ve tevâzu içinde öte dünyaya göçtü.

*   *   *

Kalabalık bir ailenin son çocuğu olarak dünyaya geldi. Varlıklı, aydın bir aileye mensuptu. Annesi onu dünyaya getirdiğinde genç bir hanımdı ve baba altmışını geçkindi ve aydınlık bir adamdı. Diyarbakır-Bağdat hattında kervanı işleyen muteber bir tüccardı.

Ali Emiri öteki çocuklara benzemeyen tuhaf bir çocuktu. Akranlarının oynadığı oyunlar ona “çocukça” geldi ve kültürlü bir zeminde doğduğu için nerdeyse okuma-yazmayı doğarken öğrendi. Okumaya başladı. Okuduğunu topluyordu. Hem hâfızasında, hem kitaplığında. Olağanüstü bir hâfıza kabiliyeti vardı. Diyarbakır, Selânik, Adana, Leskovik, Erzurum, Yanya, İşkodra, Halep ve Yemen’de, yani Osmanlı memalikinin tamamına yakın bir bölümünde yaşadı ve çalıştı. Kitap okudu, kâtiplik yaptı ve topladı.

Vefat ettiğinde 67 yaşındaydı.

Kitaplarının hepsini 1916’da Fatih’te, Feyzullah Efendi Medresesi’nde kurduğu Millet Kütüphanesi’ne bağışladı ve vefat tarihi olan 1924 yılına kadar bu değerli emanetlerin muhafızlığını yaptı.

Sonra da hemen yakınındaki Fatih Camisi haziresindeki ebedi dinlenme yerinde, yine kitaplarını göz önünde bulundurarak dinlenmeye vardı.

*   *   *

Lâleli’den Beyazıt’a çıkan yokuşun düzlüğe kavuştuğu yerde yanındaki Marmara Sineması ile birlikte ünlü bir kıraathane vardı. Adı Marmara Kıraathanesi’ydi. Burası yedikleri-içtikleri kitap ve ona bağlı kültür şubeleri olan insanların yaşadığı sanki farklı bir coğrafya, farklı bir iklim, farklı bir ülke idi. Bu insanların sohbetine şahit olanlar, dünyaya sadece kitap için gelindiğini ve onsuz nefes alınamayacağını sanırlardı.

Burası bir limandı, “bir sığınma yeriydi. Ümit arama, başta siyasi her türlü karamsarlığa karşı bir arınma, bir mânevî güçlenme üssüydü.”[1]

Onun kapısından girenler, bazen bir üniversite hocası, bazen Gürün Han’dan bir esnaf, kimi Aksaray-Taksim arası çalışan bir dolmuş şoförü veya avukat, kişiliğinden, kişisel farklılığından soyunur, kitapların tevlit ettiği ümitlerin etrafında birleşir, gönüllerini rahatlatıp evlerine memnun ve mutmain dönerlerdi.[2]

Osmanlı’dan miras kalan ve Yahya Kemal’in “Sohbet Medeniyeti” dediği kültür zevkinin temsilcileri, burada geçen uzun saatlerinde hep kitabı konuşurlardı. Bu arada elbette siyaset, ekonomi, günlük meseleler de müzakere masasına alınırdı ama eldeki ölçek hep kitaptı. İzzettin Şadan Bey, Saip Ragıp Atademir, Nuri Karahüyüklü, Erol Güngör, Mehmet Genç, Ziya Nur Aksun, Muzaffer Özak hoca, Mehmet Çavuşoğlu, Mertol Tulum, Mehmet Kaplan, Ahmet Güner…gibi, Yücel Hacaloğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, hâttâ Fethi Gemuhluoğlu, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Mükrimin Halil, Üstün İnanç gibi, hâttâ Galatasaray’ın amigosu Karıncaezmez Şevki…gibi, akla gelebilecek ve memleket meseleleri üzerine fikir geliştirebilecek her cins ve renkten insan, o mübârek ortak paydada buluşur, burada günü, saati belli olmayan vakitlerde toplanır; oturur, konuşurlardı.

İşte burası da kitap eksenli bir merkezdi ve buradaki sohbetlerin lezzeti başka bir yerde bulunmazdı. (zaman zaman bile olsa bu harika ortamın havasını teneffüs etme fırsatını bu fakire veren Allah’a hamdederiz.)

Kitap dergisinin dediği gibi, galiba “modern insan hikmeti kaybetti.” Çünkü hikmet bilgiyle kazanılır. İşe yarar, sadre şifa bilgi de kitaptadır. Şimdi bilgiye az ihtiyaç duyuluyor olmalı ki, cep telefonundaki malûmat ona yetiyor olmalı ki, kitaba gerek ve ihtiyaç duyulmuyor.

Kitap, kafalar için yüktür, külfettir, ağırlıktır, deniliyor.

Şimdi kimse bu yüke, bu zahmete talip değildir, vesselâm..

 

[1] Ahmet Güner, Marmara Kitabeleri, 2015, İst.

[2] A.g.e.

Düzenleme : 24 Haziran 2019 02:33 Okunma : 1121