Hizmet Delileri ve Meczuplar | Karamandan.com - | Karaman Haber

Hizmet Delileri ve Meczuplar | Karamandan.com - | Karaman Haber

22 Mayıs 2019 Çarşamba
Hizmet Delileri ve Meczuplar

İki bölüm halinde olan bu yazının ilk bölümünde irfan sahibi, hizmet delisi insanlarımızdan Cambaz Deli Osman Ağa kısmen tanıtılacak ve kerametleri görülen bazı meczuplarımız ile ilgili anıların bir kısmı yazının ikinci bölümünde nakledilecektir. Bu yazıya kaynak ise Ali IŞIK’ın yazdığı “Geçmişten Günümüze Konya’nın Gülleri, Deliler, Meczuplar” adlı eseridir.

Halkın içinde; genel duruma uymayan, her haliyle farklılığını belli eden, kimilerinin deli dediği, kimilerinin ise veli olduğunu düşündüğü insanlar… 

Bunların ortak noktaları; maddeye karşı hırslarının olmaması, kimseden bir şey istememeleri, küçük çaplı yardımları kabul etmeleri, kışın terlemeleri, yazın üşümeleri ve zaman kavramlarının olmamasıdır. Bazen istekleri olur ama bu isteklerin maddi bedelleri düşük olur. 

Onların bir özelliği de aralarında herhangi bir madde olmadan haberleşme yetenekleridir. Şöyle iktibas ediyor yazar: “Onların kendi aralarında kurdukları gayri resmî dernekleri vardı, birbirlerini kollarlardı. Bir düğün veya cenazeyi anında hepsi haber alır ve arzı endam ederlerdi. Aslında onlar davetsiz misafirlerdi.

“İftar daveti için güllerin tek tek davet edilmesine gerek yoktur. Birinin durumdan haberdar edilmesi, tekmilinin iftarın verileceği evde toplanmasına yeterdi” dedi, yazar.

Cambaz Deli Osman Ağa 

Ticaret hayatına cambazlık ile başlayıp zamanla işlerini ilerletince menzil ağası olmuş. Karaman yolunun yaklaşık ellinci kilometresine çiftlik kurmuş. Çok sayıda insana da istihdam kapısı açmış. Aynı zamanda at ticareti ve yolcu taşımacılığı işini de icra etmiş. Çiftliğine imarethane kurarak yolcuların karnını doyururmuş ve istirahatini sağlamış. Yoldan geçenlerin imareti fark etmesi için ise yol kenarına koyduğu levhada şöyle yazarmış: “Deli Osman Ağa’nın pilavını yemeden buradan geçenin anasını…”

Eski valilerden Avlonyalı Ferit Paşa 1899 sonbaharında maiyetiyle birlikte Karaman tarafını ziyaret eder. Dönerken at değiştirme ihtiyacını hissederek Osman Ağa’nın çiftliğine yönelir. Çiftliğe yaklaştığında Osman Ağa’nın çiftliğinin girişindeki yazı dikkatini çeker. Atlarından inerek halkın arasına karışırlar. Başlangıçta eşkıyalık olarak algıladığı yazının aslında karşılıksız halka hizmet olduğuna emin olduktan sonra Osman Ağa’yı çağırtır. Kendisini tanıttıktan sonra atlarının değiştirilmesi talebinde bulunur. Osman Ağa herhangi bir karşılık beklemeden atları derhal değiştirir. Bu gelişmenin ardından Ferit Paşa; cömertliği, açık sözlülüğü ve cesaretine hayran kaldığı Osman Ağa’yı mutlaka valiliğe ziyaretine gelmesini rica eder. Osman Ağa: “Ben at üstünde gezen deli dolu bir adamım; beni makamına koymazlar” dese de Vali: “Seni atınla da kabul ederim; yeter ki sen gel” diyerek Osman Ağa’yı onurlandırır.

Katır Döşeğinde Yatmış

Osman Ağa attan çok iyi anlar. Bir gün at pazarına çok güzel bir at gelmiş. Rahmetli Tayyip Ağa: “Osman Ağa, bu atta bir noksan bulamazsın” der. Osman Ağa atı muayene eder: “Bu at katır döşeğinde yatmış” der. “Nereden anladın” derler. “Kulaklarına baksanıza katır kulakları gibi sivri” der. Hakikaten öyleymiş. Sahibine sorarlar, atın anası bundan evvelki yavrusunu katır olarak doğurmuş olduğu anlaşılır.

Rahmet Nasıl Kesilir?

Bir tarihte Konya’da havalar kurak gidip hiç yağmur yağmamış. Bu sefer halk yağmur duasına çıkmış. Ama öyle bir yağmur yağmaya başlamış ki ortalığı sel götürmüş. Buna bir çare bulmak için Osman Ağa’ya başvurmuşlar. Osman Ağa da: “Varın bizim evden dört teneke sadeyağ getirin. Aziziye’nin orada halka dağıtın. Halk sana çok, bana az geldi diye fesatlık yapar. Allah da yağmuru keser” demiş. Osman Ağa’nın dediklerini yapmışlar, gerçekten de yağmur kesilmiş.

Konya’da bir mahalleye de ismi verilen Vali Ferit Paşa zamanında Konya’nın içme suyu ihtiyacını karşılamak için çare aranmış. Cambaz Deli Osman Ağa ise Konya mıntıkasını iyi bilen birisi olarak Çayırbağ mevkiinden çıkan suyun lezzetli olduğunu beyan etmiş. Bu tavsiyeye uyan vali, bölge halkının itirazlarına rağmen bu suyu Konya’ya getirtmiş. Konya halkı hâlâ bu suyu kullanıyor; valimiz ve Cambaz Deli Osman Ağanın vesileleriyle.

Meczuplar

Ali Hoca 

Askerden yeni gelmiştim. Bir arkadaşıma mektup göndermek üzere postaneye gittim. Sene 1956 idi. O zaman mektup göndermek için postaneye kadar gitmek gerekiyordu. Fakat bu arada sol gözümde müthiş bir sancı vardı. Henüz doktora falan da gitmemiştim. Mektubu attım, geliyordum. İçimden de: “Şimdi ah iki bin liram olsa da şu şu işlerimi bir halletsem” diye geçirdim. Çıkrıkçılar içine yaklaşmıştım. Ali Hoca’yı gördüm. Yine sırtını duvara dayamış, koynunda parça kâğıtlar, elinde bir kitap okuyordu. Cebimden 25 kuruş çıkardım hocaya verdim. Arkasından: “Hocam gözüm çok ağrıyor, bir dua etsen de geçse” dedim. Başını kaldırdı ve bana baktı. “Sen Allah’tan iki bin lira isteyeceğine sıhhat iste, sıhhat…” dedi. Ben de peki hocam dedim ve oradan uzaklaştım. 

Ahmet Ağa

Mahmut Sural da merhum eğitimci-yazar Memduh Yavuz Süslü’den duyduğu onun bir kıssasını şöyle nakleder. Ahmet Ağa’nın komşularından birisi hacca gitmiş. Takdir edersiniz ki o dönemlerde Konya’dan hac yolculuğu pek uzun sürerdi. Hacı adayı Mekke’ye varmış, bir yere yerleşmiş. Tavaf gününü beklediği sıralarda bir gün canı Konya’nın ünlü un helvasını çekmiş ve: “Ah bir helva yapan olsa da yesem” diye düşünmüş. Ahmet Ağa o gün hacı adayının buradaki evine giderek, evin hanımına; “Canım helva çekti. Bolca bir helva pişir, çıkıla, bir saat sonra gelip alayım” demiş ve sıvışmış. Kadın: “Mahallenin yoksulu, canı pek çekmiştir” demiş, bir saat içinde helvayı pişirip, bakır iri bir lengeriye koyup çıkınlamış ve Ahmet Ağa’ya vermiş. Mekke’deki hacı adayı, yatsıyı kıldıktan sonra kaldığı yere gelince bir çıkın görmüş, açmış, bakmış… Ne görsün? Biraz önce canının çektiği un helvası değil mi! Şaşmış ve helvayı yemiş. Adamcağız hacdan döndükten sonra eşi olan hanım helva çıkınını hacının eşyaları arasında görünce şaşırmış, “Efendi, bu çıkını nereden aldın?” diye sormuş. Hacı olanları anlatınca kadın şaşalamış, o da Ahmet Ağa’nın istediği helvayı hatırlayıp kocasına anlatmış.

Silleli İsmail (Pirali)

Mustafa Ertan Seğmenoğlu anlatıyor: “1974 yılıydı. Pirali İsmail, Tahir Paşa Camii köşesinde oturuyordu. Geçerken beni çağırdı. Ne var, diye biraz alaylı şekilde yanına yaklaştım. 2,5 lira ver, dedi. Para varken yok, dedim. Hani o zaman iyi para. Bana üç dersten kalacağımı söyledi. O sene üç dersten kalmıştım.” 

Silleli İsmail’e dair enteresan bir anektodu da Konya’nın eşraf ailelerinden Ağazadeler’le Bakkalbaşı’lara mensup emekli mali müşavir Şemşettin Büyükbakkalbaşı naklediyor. Sene 1969. Hem Ticaret Lisesinde okuyor hem de Mali Müşavir Ahmet Öksüz’ün yanında çalışıyorum. Öksüz’ün bürosu Vakıflar Bölge Müdürlüğünün bulunduğu binada idi. Bir gün Öksüz’le birlikte binadan içeri giriyorduk ki İsmail’in sesini duyduk. 

-Para ver len!

Ahmet Bey hemen elini cebine atıp İsmail’e doğru yöneltmişti ki İsmail suratını değiştirip: 

-İstemem! Sen niyetini bozdun.

Hem Ahmet Bey hem ben neye uğradığımızı bilemedik. Ahmet Bey yerinde dona kaldı. İsmail de sırtını dönüp çekti gitti. Kendimizi toparlayıp büroya geldik. Ahmet Bey makamına oturduğunda hâlâ şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. Sessizliği Ahmet Bey bozdu:

-Vay anasını yahu, elimi cebime atığımda elime ilkin bir lira geldi, bu çok olur, diyerek bir yirmi beş kuruş çıkarıp verecektim. Ayıp oldu be İsmail’i gücendirdik… 

Rahmetlinin ölümü de çok ilgi çekicidir. Zafer Meydanındaki Camlı Köşk’ün önünde otururken bir polis otosu oradan geçmektedir. İçlerinden birisini çağırır ve oğlum işte beni yarım saat sonra burada bir kontrol et der. Polis, ne hayır, deyince sen yarım saat sonra gel, der tekrar. Tam yarım saat geçtikten sonra polisler tekrar geldiğinde İsmail Ağa rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur. 

Parsanalı Mustafa 

Rahim Efendi’den… “Bir taksiciyi durdurmuş. Beni Kapu Camisine atıver demiş. Taksici Sille’ye gidiyormuş müşteri almaya. ‘Beni bir bırak ta öyle git’ demiş Mustafa Efendi. Taksici de ‘Mustafa git şimdi, müşteriye gidiyorum’ demiş. Sonra çıkmış taksici yola. Sille’ye varmadan bir köprü var,  ‘Davudun Köprüsü’ denir. Orada Mustafa Efendi taksiciden önce varmış ve tekrar durdurmuş taksiyi. Taksici şaşırmış, Mustafa Efendi tekrar ‘Beni bi Kapu Camisi’nin oraya götür’ demiş. Taksici yine ‘Mustafa vaktim yok müşteri bekliyor’ demiş. Mustafa Efendi ise ‘Senin zamanın var, zamanı dert etme’ demiş. Taksici Mustafa Efendi’yi oradan almış Kapu Cami’ne bırakmış ve tekrar dönmüş. Müşteriyi almaya Sille’ye vardığında daha hâlâ üç dakikası varmış”. 

Parsanalı Mustafa ile ilgili bizimde şöyle bir anımız oldu.

Büyük ustamın küçük oğlu olan ustam SMMM Ahmet Hamdi YILMAZ anlatıyor: Sofrada aile büyüklerim ile beraber yemek yerken aynı zamanda ustam da olan rahmetli babam Mustafa Lütfi YILMAZ’ın el koordinasyonunun zayıfladığını fark ettim. Kaşığı ağzına götürürken elleri titriyor ve ağzını tutturamıyordu. Bir gün evvel banyoda düşüp başını vurduğunu bildiğim için şüphelendim bu durumdan ve acilen hastaneye götürdüm babamı.  Meğerse babam beyin kanaması geçiriyormuş. Film ve tetkikler sonucunda acilen ameliyata alınan babamın operasyonu biraz uzun sürmüştü. Babamın ameliyat masasında olduğunu öğrenen dayıoğlum işi gücü bırakıp acil şekilde koşar adımlarla otobüs durağına giderken Parsanalı Mustafa ile karşılaşır. Hiçbir şeyden haberi olmayan bizim Mustafa dayıoğlumun kulağına eğilip şöyle der: “Merak etme! Durumu iyi”.  Ameliyathaneden çıkan babamın durumu gerçekten çok iyiydi ve operasyon çok iyi geçmişti. Hastaneye geldiğinde dayıoğlu bunu anlattığında bende şaşırmıştım.

Bu anlatılanlar; dünyaya beş duyu organı ile bakanlar için saçma gelebilir, akla ve mantığa aykırı da bulunabilinir. Zaten bizler saçma ve akla, mantığa aykırı şeyleri severiz ve asıl aklında nerede olduğunu böylece bulmaya çalışırız. Zira akıl ne yaştadır ne de başta. Akıl sadece ve sadece kalptedir.

Akşam ezanı gibi kısacık olan şu dünya hayatında; dünyada yalnız olmadığımızı, görünmeyen şeylerin görünenlerden daha çok ve daha anlamlı olduğunu bizlere anlatıyor bu hikâyeler. Umarım manaları daha iyi anlar, anlamların içindeki sırlara daha çok vakıf olabiliriz.  “Gözünün gördüğüne inanmakta ne var. Marifet inandığını gözünle görmekte” dedi, Gökhan ÖZCAN abimiz. 

Bu kitabı okuduktan sonra etrafımızdaki bu tür insanlara daha farklı bakmaya başladım ve onlar için; değil bedenen, değil zikren; kalben de temiz bakmaya çalışıyorum. Ne olur ne olmaz…

Bahsettiğim insanların değinmediğim diğer anılarına ve diğer hizmet delilerini, meczupları ve meczubeleri tanımak istiyorsanız bu kitabı tavsiye ederim okurlara. Tabi kitabın içindeki birkaç bölümde de kendini bilmez insanların bunlara yapmış olduğu hoş olmayan hareketleri de göreceksiniz. Onlar da sözde akıllı insanların işi.

Kimileri sözde akıllı, kimileri kalben akıllı…

Şadan Sezgin

Düzenleme : 15 Mart 2019 03:11 Okunma : 2115
Foto galeri