Hazret-i Hadimi | Karamandan.com - Karaman Haber

Hazret-i Hadimi | Karamandan.com - Karaman Haber

21 Ocak 2020 Salı
Hazret-i Hadimi

Eseri Olmayanın Yerinde Yeller Eser.
HAZRET-İ HÂDİMÎ
Kâmil UĞURLU

Hâdim garip bir memlekettir. Konya ile Alanya’nın arasına bağdaş kurmuş oturmuş, Torosların ta tepesinde, yüz yıl önce göçerliği bırakmış, Horasan muhaciri yörüklerin yüklerini yıktıkları, ev-bark tuttukları küçük bir kazadır.

Dışardan görünüşü böyledir. Halbuki aynı alanlarda gençlik hayallerini ve hatıralarını dolaştıranlar için orası dünyanın merkezidir.

Hâdim’e bir konaklık mesafede Aladağ Nahiyesine bağlanmış köyler vardır. Göksu Vâdisi’nin harikûlâde yeşiline, suyun türküvâzına bakar dururlar. Oraların kokusu cennetten gelmedir. Meyvalarının tadı ve âb’ı hâvâsı, kezâ, cennetten menkuldür. Çiğdemi-çiçeği memleket kokar, ana-baba kokar, hasret kokar.

Bütün bu vâdiye ağabeylik eden, onları ruhaniyetiyle sarıp-sarmalayan ve şefkatinin gölgesine alan işte bu küçük kazadır. Kuruluşu, teşekkülü kadîm zamanlara uzanan ve yıllar içinde büyümeyen ve küçülmeyen bu küçük kazanın sınırları içinde adı az duyulmuş antik yerleşimler vardır. Hâdim onların üzerindedir ve hepsine saygılı davranmıştır. Onların resimli taşlarını, suretler dışarıda kalacak şekilde cami inşâlarında kullanıp muhafazaya almış, kaybolmalarını önlemiştir.

Dağların tepesine seccadesini seren bu mübârek kasaba, tasavvuf vâdisine çok derviş yollamıştır. Bu kervanın başında Hz. Hâdimî vardır.

*   *   *

18. yy.’ın başında, 1701’de (H. 1113) bu küçük yerleşim yerinde doğdu Hz. Hâdimî. Babası Karahacı Mustafa Efendi’dir. Bu babayı tarih Fahr-er Rûm (Rûm diyarının şerefi) olarak selâmlamıştır. Dedeleri Buhara’dan ailelerini, atlarının terkisine alıp buraya gelen bir kutlu silsiledir. Hz. Hâdimî’nin tam künyesi Ebu Sa’id Muhammed Hâdimî’dir.

İlk okumasını babasıyla yapmıştır. O büyük âlimden aldığı feyz ile on yaşında Hz. Kur’an’ı anlayarak hıfzetmiştir ki, bu olağanüstü bir kaderdir. Kur’an-ı Kerîm’in enfusî olarak hıfzedilmesi, ileri yaşlara mahsus bir hususiyet olmasına rağmen on yaşındaki sâbî bu zor merhaleyi geçebilmiştir. Sonra Konya’ya varmış, Karatay Medresesi’nde Arapça ve Farsça bellemiştir. Beş seneden sonra onun yolu İstanbul’a, Kazâbâdî Ahmed Efendi’nin rahlesine ulaşmıştır. Yirmiyedi yaşında, şimdiki ölçülerle lisans + yüksek lisans + doktorasını tamamlamış, icâzetini hak etmiştir. Müderrislik pâyesi ve o zamanlar için çok önemli olan ve dört katırın ancak taşıyabildiği kitaplarıyla baba ocağına dönmüştür. Karahacı Mustafa Efendi dâr’ı bekâya göçtüğü için onun rahlesinin arkasına geçmiş ve talebelerine ilmini tebliğ etmeye başlamıştır.

Nâmı, tez zamanda bütün Osmanlı iklimine yayılmış, Devlet’i Âliyenin her köşesinden pervaneler, bu ışık kaynağına doğru akmaya, uçmaya başlamıştır.

Dersaadet bu değerli hocanın nâmını duyunca onu İstanbul’a dâvet etti. O zamanda Sultan III. Ahmed padişahtı. İstanbul’a geldi. Bir süre kaldı ve talebelerine karşı kendini borçlu hissedip, çok kalmadan döndü. Devran döndü ve Sultan Mahmud padişah oldu. Onu tekrar ve ısrarla payitahta çağırdı. Dâvet’i Şâhânenin reddi mümkün değildi. Tekrar İstanbul’a geldi. Ayasofya’da onu kürsüye dâvet ettiler ve “bize Fâtiha’yı Şerifeyi anlat” dediler. Sultan oradaydı. Şeyhülislâm dahil, Osmanlı’nın cümle ulemâsı camideydi, cemaatteydiler. Uzun süren bir tefsir dersi oldu. Millet nefesini tutarak bu mübârek adamın ağzından, bu muhteşem sureyi dinledi. Gözyaşları içinde sona eren bu dersten sonra Sultan Mahmud, onun İstanbul’da kalmasını ve devletin yayınladığı dinî ve tasavvufî eserlerin onun tasvibinden geçmesini ferman eyledi. Kaldı. Fakat yine bir süre sonra, babasının rahlesini daha fazla boş bırakamayacağını saraya arzedip izin istedi ve döndü.

Hocalarının avdetini bekleyen ulemanın içinde ve başında dört evlâdı vardı. Onlar da babalarının yolunda ve izinde ve gölgesindeydiler. Said, Abdullah, Emin ve Numan, bütün bölge ahalisinin ve dünyanın dört bir yanından gelen kalabalık karşılayıcılarla birlikte onu istikbâle çıktılar. Bu önemli karşılayıcı ordusunun içinde Müftizâde Muhammed Antâkî (ona ayaklı kütüphane derlerdi) ünlü İsmail Gelenbevî, Mehemmed Kırkağâcî, Hafız Osman Üskübî, Ahmed Ürgübî, İsmail Hakkı Konevî, Hacı İsmail Kayserî gibi âlimler de vardı ve onların hepsi talebe katındaydılar.

Rahlesinde Arapça, Farsça ve edebiyat dışında Usul’i Fıkıh, Fıkıh, Hâdis, Tefsir, Kelâm, v.b. ilimler vardı ve bu dersler alışılmış usullerle değil, onun kendine has usul ve tarzıyla tedris olunuyordu. İslâm ahlâkı ve hukuku onun derslerinde etkili bir şeklide anlatılıyor ve bunlara talebeleri “Hidâyet Dersleri” diyorlardı.

Bu dersler sırasında nefes alacak kadar boş vakit yoktu. Buna rağmen devamlı yazıyordu. İmam Birgivî hazretlerinin “Tarîkat-ı Muhammediye”sine yaptığı şerhi, yani “Berîkâ”sı başlı başına bir kütüphaneydi. Bu eser basılmıştır. Birçok defa da tekrarlanmıştır. Tahminlerin fevkinde mühim ve mübârek bir eserdir.

Berîkâ uzun zamanda yazılmıştır. Şerhe aldığı hâdislerin sahih olduğuna dair yaptığı titiz çalışma dillere destan olmuştur. Sahihliği konusunda şüpheye düştüğü hâdisleri gidip bilhassa ve bizzat Hazreti Peygamberin kendisine sorup öğrenmiş ve böylece kayda geçirmiştir. Bu bir efsane, bir söylenti değildir. Medine’de Ravza’i Mutahhara’da Harem’i Şerif Ağalığı yapan Beşir Ağa’nın anlattığı hâdise sahih kaynaklarda yeralmaktadır.

Beşir Ağa, Sultan Mahmud’a Mescid’i Nebevî ile ilgili rapor arzetmek üzere Dersaadet’e geldiğinde Sultan ona mübârek mescidin ahvalini sordu. Beşir Ağa’nın büyük taaccüple anlattığı hâdise şöyleydi:

“Hayretle gördüğüm hâdise şudur: Ravza’i Mutahhara’da gece temizliği yapmaktaydım. Gece yarısını çoktan geçip vakit sabaha döndüğünde Cibril Aleyhisselâm’ın Resulullah Efendimizle görüşmek üzere geldiği Cibril kapısı birden açıldı. Bu saatte gelen kimdir diye telâş ettim ve kapıya koştum. Sakallı, nur yüzlü bir pir’i fâni ile karşılaştım. Bana selâm verdi. Mukabele ettim. Korktum. “hoş geldiniz efendim” dedim. Bana sessiz ve hürmetle cevap verdi. Sonra kabr’i şerifin ayakucuna doğru yürüdü. Arkasından bakakaldım. Orada teşehhüt miktarı (bir müddet) bekledikten sonra kabr’i şerife doğru bâzı şeyler söyledi. Her bir âzâm kulak kesildi ve dinledim ama pek bir şey duyamadım. Bir süre sonra arkasını kabre dönmeksizin huzurdan ayrıldı. Onu kapı önünde karşılayıp tekrar sual ettim: “Siz kimsiniz ve nereden teşrif ettiniz?” dedim. Eyitti kim, “ismim Muhammed, Diyar’ı Rûmdanım. Hâdim adında bir yerde ikâmet ederim.” “Peki, gece yarısında bu ziyâretinizin hikmeti nedir?” diye sual ettikde, “Tarikat’ı Muhammediye şerhiyle meşgulüm. Bir hâdis hususunda tereddüde düştüm. Hemen gelip, sizin de gördüğünüz üzre Resul’ü Ekrem’in huzurunda bunu sual eyledim. Sahih olduğu buyruldu. Şimdi mutmain bir kalb ile rahlemin başına avdet ediyorum” dedi ve zamanın gözüne doğru yürüdü. Ondan sonraki günlerde de aynı saatlerde vakit vakit geldi ve ziyâretlerine devam etti. Geldiğinde fakîrin hücresinde kısa da olsa sohbet eder, hal hatır sorar olduk. Onunla ahret kardeşi olduk.”

Beşir Ağa bu beyanını Sultan Mahmud’un huzurunda da tekrarladı. Sultan hayretten dehşete düştü. Ona, “onu görsen seçebilir misin?” diye sordu. “Elbette” dedi Ağa.

Konya’ya ve Hz. Hadimî’ye haber salındı ve yine bir “dâvet’i şâhâne” teşekkül etti. Padişah kalben meseleye tam inanabilmek için bir düzen hazırlattı. Ona, yani Hz. Hâdimî’ye simâ olarak benzeyen on kadar şahıs buldurdu ve saraya getirtti. Beşir Ağa zor bir imtihandaydı. Huzura getirildi. Misafirler de huzura dâvet edildiler. Beşir Ağa tereddüt bile etmeden HZ. Hâdimî’yi tanıdı, ona doğru yürüdü ve musafahalaştılar.

Sultan şaşkınlıktan baygınlık geçirdi. Hz. Hâdimî’nin sevgi hâlesi birden büyüdü. İltifat ve ihsanın derecesi yükseldi. İstanbul’da kalması üzerine yine ısrarlar yapıldı ve ısrarlar bu defa “niyâz” makamında bırakıldı, talimata dönüştürülmedi. O yine eski, fakir, mütevâzi dağbaşına, yani memleketine döndü ve orada dünyanın her yerinden gelip bekleşen ilim taliplerini mutlu etti ve onların duasına kavuştu.

*   *   *

Tamamı telif yetmişe yakın, değeri tartışılamayacak eseri vardır. Kürsü kadar yazmaya da ehemmiyet vermiştir. Yaşadığı dönemde onun kadar eser sahibi olan âlim yoktur. Ayrıca, her biri daha sonra İslâm dünyasında birer ışık kaynağı olacak olan talebeleri onun tükenmez hazinesinin eserleridir. Zamanında söylediği bir küçük beyit halk katında çok sevilmiştir:

“Kâmil oldur ki, koya her bir yerde bir eser,

Eseri olmayanın yerinde yeller eser.”

*   *   *

Yolun sonuna yaklaştığını hissedince yakınlarını ve talebelerini çağırdı ve hepsiyle helâlaştı. Çocukları onun hayatı süresinde ulemâ sınıfının seçkinleri arasına girmişlerdi, onu görmüştü. Başta onlar olmak üzere vasiyetini tebliğ etti. Vefatından sonra Aladağ canibinden gelecek bir arkadaşının beklenmesini, gaslini onun yapacağını, ona yardımcı olunmasını buyurdu. Bundan kimse bir şey anlamadı.

1762 senesinde 61 yaşında iken vefat etti. Hâdim o günler en kalabalık zamanını yaşadı. Çevredeki dağlar dahi, Hz. Âdem’den beri burada böyle bir kalabalık görmemiş idiler. Ağlayan, sızlanan, dövünen, çırpınan yoktu. Etrafı müthiş bir sükûn sarıp sarmalamıştı ve gasli yapacak muhterem bekleniyordu. Elbette herkes hüzünlüydü. Bir günbatımı yaşanmıştı ve Hâdim’den dünyayı ışıtan bir “ilâhi kandil” terk’i dünya eylemişti. Hüzün tabiiydi.

Derken aynı gün, Aladağ tarafından derviş meşrep, bohçası çomağına asılı bir âdem çıkageldi. Sanki her şeyden haberi varmış gibi bir tavır içindeydi. Cenaze evine geldi. Onun beklenen kişi olduğunu bildiler, ihtiram gösterdiler, hazretin huzuruna çıkardılar.

Cenaze ikindiye yakın bir zamanda teneşir tahtasına alındı ve gasil başladı. Gasli yapacak olanın ağzında yâsemin bir ağızlık, onun ucunda sarılmış bir sigara vardı. Ve ağzından hiç eksilmiyordu. Ona yardımcı olan mollalar bu durumdan çok rahatsız oldular. İkaz da ettiler. O, duymazdan geldi ve bir eli iş yaparken ötekiyle çubuğunu kolladı durdu. Mollaların tedirginliği arttı. Tam bu sırada gassal hoca, yanındaki delikanlı mollaya, emir kipinde şöyle dedi:

“Şu çubuğu tut, iki elime de ihtiyacım var şimdi..” işi uzayınca da yine aynı tonda mollaya seslendi: “Arada bir çek de sönmesin mübârek”  Yani çubuktan bir-iki nefes çek ki sigara sönmesin.. Molla lâhavle çekerek çubuktan bir nefes çekti ve… kocaman bir çığlık atarak bayıldı, olduğu yerde yığıldı kaldı. Hoca hiç telâş etmedi. Mollalar koşuştular, arkadaşlarını kaldırdılar, selâmete aldılar ve ayıltmaya çalıştılar. Kendine geldikten sonra da neler olduğunu sordular. O anlattı: “Bir nefes çeker çekmez hemen, bu dünya ile irtibatım kesildi ve kendimi anlatılamaz dünyalarda, âlemlerde buldum. Merkezinde Kâbey’i Muazzam olan bir âlemdi. Orada herkes vardı, daha önce bu dünyaya misafir olmuş ve göçmüş nice ulu varlığı orada gördüm. Orada cennette ağırlananlar da vardı, cehennemde azaplanan da vardı. O âlem anlatılabilmez. İşte bu sebeple aklım başımdan uçtu ve ben kayboldum..”

Cenaze toprağa sırlandıktan sonra herkesin hocaya karşı tavrı değişti. Onu ağırladılar ve hocalarının, Hz. Hâdimî’nin bir kerametine daha, o giderayak şahit oldular.

O hocaya sordular işin sırrını. Bu sırlar elbette fâşedilemez. Sadece gülümsedi ve: “Sizler işin başlangıcındasınız. Görünüşe göre karar geliştirmeyin ve bekleyin. Sabır Cenab’ı zülcelâl’in insanlara sunduğu bahası biçilemez bir hazine, bir sermayedir. Bu genç mollanın bir defa görüp bayıldığını biz bir günde kaç defa yaşarız, oraları cevelân ederiz ve sabrederiz” dedi, sustu.

Bütün ısrarlara rağmen o gece orada “akşamlamadı.” Geldiği cihete yöneldi ve bineğiyle birlikte gecenin içine dalıp kayboldu.

Bu zat, Hz. Hâdimî’nin dostu Trabzonlu Hacı Ahmet Efendi’ydi ve onun mektep arkadaşıydı. Ta medrese zamanından kavilleşmişlerdi. Uygulamak kısmetleri oldu. Kim önce göçerse…

*   *   *

Hazret şu anda, hiç terk edemediği o ulu dağların yamacında, mütevâzi kabrinde hâlâ misafir ağırlamakta ve talebe yetiştirmektedir. Babasının ayakucuna defnedilmiştir, çünkü öyle istemiştir. Yağan rahmeti kesmeyecek şekilde demir profillerden çatılmış beşiktonoz çatılı yerde babasıyla, atalarıyla, hanımıyla birlikte her mevsim, onun ışığından ve sıcaklığından nasiblenmek isteyenleri karşılamakta, bunun için geceyi veya gündüzü ayırt etmemektedir.

Mührüne kazıttığı şu dua ne güzeldir:

“Ya Rabbi, varlığın hakk’ı çün şu altı şeyi bana ihsan kıl: iman, sıhhat, ilim, âmel ve ihlâs, cömertlik ve emrine itaat… Hanefi mezhebinden Seyyid Muhammed..”

Allah ondan râzı olsun…

Bir küçük not:

Hazretin hizmet eli şu anda bile Hâdim’in üzerinde dolaşmaktadır. Torunlarından Ahmet Hadimioğlu şehrin başarılı Belediye Başkanıdır. Dedesini ziyarete gelenleri saygıyla bağrına basmaktadır.

Okunma : 1295