HZ. FATİH’İN EMANETİ ULU MÂBED AYASOFYA’YA DAİR AZ BİLİNEN GERÇEKLER - 2 | Karamandan.com - | Karaman Haber

HZ. FATİH’İN EMANETİ ULU MÂBED AYASOFYA’YA DAİR AZ BİLİNEN GERÇEKLER - 2 | Karamandan.com - | Karaman Haber

07 Aralık 2019 Cumartesi
HZ. FATİH’İN EMANETİ ULU MÂBED AYASOFYA’YA DAİR AZ BİLİNEN GERÇEKLER - 2

Kâmil UĞURLU
Mimar

(Yazının devamı)

Ayasofya dünyada mevcut en büyük kubbeli binalardan biridir. Böyle büyük yapı organizasyonlarında binanın çalışması ve çeşitli yönlere hareket etmesi normaldir. Bu bilindiği için gerek Bizans zamanında, gerekse Osmanlılar, bina yana açılmasın diye devamlı iki yanına payandalar yaptılar. Binanın zamanımıza sağlıklı bir şekilde gelmesi bu payandalar sâyesindedir. Osmanlı yönetimi yakın sayılabilecek bir geçmişte, Ayasofya için büyük bir “muayene” operasyonu yaptırdı. İtalya, Almanya ve Fransa’dan tarihi yapılar üzerine birinci sınıf uzmanlar getirildi ve bunlar binayı derin bir tetkikten geçirdiler.

Vardıkları sonuç, Ayasofya’nın iki yana doğru açılmasının devam ettiği yönündedir.

*   *   *

III.

İslam dininin tesir sahasını hızla genişletip Hakk dininin dünya sathına yayılması, 11. yy’da Batılı Hıristiyanları rahatsız etti. Din adamlarının teşvik ve tahrikiyle bir araya geldiler ve Kudüs’ü ve kutsal bildikleri yerleri Müslümanların elinden kurtarmak bahanesiyle teşkilatlandılar. Akıllarında sadece kutsal alanların kurtarılması değil, doğunun esrarengiz ve efsanevi zenginliğine ulaşmak da vardı ve esas sebep buydu.

1096-1272 yılları arasında sekiz sefer yapıldı. Aralıklarla 176 sene sürdü Haçlı Seferleri. Başlangıçta Sultan Alparslan’ın Malazgirt’teki zaferi bu seferlerin sebebini teşkil etti. Malazgirt’ten sonra durumun tehlikeli hâle geldiğini düşündüler ve Bizans, yani Roma’nın doğudaki uzantısı, batılı dindaşlarını imdada çağırdı. Onlar da çağrıya uydular.

1096-1099 yılları arasında ilk sefer yapıldı. Takriben elli sene sonra ikincisi, ondan da elli sene sonra üçüncü sefere çıkıldı. 13. yy’ın hemen başında dördüncü haçlı seferi başlatıldı ve iki sene sürdü.

Bu dördüncü sefere, Fransız tarih yazıcısı Robert de Clari de katıldı. Kardeşini de yanına aldı ve komutan Pierre d’Amiens ile birlikte, mukaddes topraklara gitmek üzere yola çıktılar.

Zuhuratlar gidiş yolu güzergâhını değiştirdi ve başlangıçta olmamasına rağmen Kostantinopolis’e uğranıldı ve şehrin muhasarasına iştirak edildi. Haçlılar bu kuşatma sonrası, kendilerini dâvet eden Bizans’ın başkentini zaptettiler. Robert de Clari bunlara şahit oldu, gördüklerini ve duyduklarını not etti, kayda geçirdi ve tarihe kaynak sağladı.

Kendisinden “şövalye” diye bahseden bu adam gerçekten şövalye midir, değil midir, belli değil, fakat tesbitlerini ve notlarını, “gören gözlerle” yaptığı açıktır. Bir seyyah gibi çıktığı bu seferde “Konstantinopolis’i bir seyyah gibi dolaştı. Manastırlara, kiliselere, heykellere, sütunlara, sanat eserlerine, şehrin ihtişamına meraklı gözlerle baktı, anlatılanları, eğrisini-doğrusunu düşünmeden dinledi ve anlattı.[1]

Anlattıklarının arasında, Ayasofya’nın o tarihlerdeki durumu da vardır. Tesbitleri ilginçtir.

“… şimdi size Ayasofya kilisesinden ve yapılış tarzından bahsedeceğim. Rumcada Ayasofya, Fransızcadaki Sainte Trinité demektir (Kutsal hikmet).

Ayasofya Kilisesi yusyuvarlaktır. Kilisenin içinde, çepeçevre, muhteşem sütunlara dayanan kubbeler vardı. Bu sütunların akikten, somakiden veya kıymetli taşlardan olmayanı ve şifa vermeyeni yoktu. Bazısı, sürtününce böbrek ağrısına iyi geliyormuş, bâzısı böğür, bazıları da başka hastalıkları iyileştiriyormuş. Bu kilisedeki kapı, pencere menteşeleri, sürgü ve buna benzer şeyler demirden değil, gümüştendi.

Büyük mihrap değer biçilemeyecek kadar kıymetliydi, çünkü mihrabın üstündeki masa altından ve karıştırılarak bir araya getirilmiş kıymetli taşlardandı. Zengin bir imparator yaptırmış bunu. Bu masa aşağı-yukarı 14 ayak uzunluğundaydı. Mihrabın etrafında, üstteki kuddas dolabını taşıyan gümüş sütunlar vardı. Çan şeklindeki dolap som gümüştendi ve bahâ biçilemeyecek kadar kıymetliydi. İncil’in okunduğu yerin ihtişamını tarife imkân yoktur. Kilisenin bir ucundan öteki ucuna aşağı-yukarı yüz âvize vardı. Bu âvizeler kol kalınlığında gümüşten bir zincirle sarkıtılmıştı. Her âvizede yirmibeş, belki de daha fazla kandil olup, âvizelerin hiçbiri hemen hemen iki yüz gümüş marktan daha aşağı değerde değildi.

Kilisenin büyük gümüş kapısının halkasında hangi karışımdan yapıldığı belli olmayan, çoban kavalı boyunda bir boru asılıydı. Bu borunun şöyle bir hassası varmış: Vücudunda şişlik gibi, meselâ karın şişliği gibi bir derdi olan hasta, boruyu ağzına koyar koymaz, boru onu tutuyor ve bütün hastalığını emerek zehiri ağzından çıkarıyormuş. Boru hastayı öyle kuvvetli tutuyormuş ki, hastanın gözleri yuvalarından fırlıyor ve adam, hastalığı kökünden sökülünceye kadar boruyu bırakamıyormuş. Boru, hasta olmayan biri tarafından ağza alınınca, hiç tutmuyormuş.

Ayasofya kilisesinin önünde, aşağı-yukarı üç kulaç eninde, elli kulaç boyunda kocaman bir sütun vardı. Sütun, üzerine tunç geçirilmiş mermerdendi ve demir çemberlerle sarılmıştı. Sütunun tepesinde, hemen hemen onbeş adım uzunluğunda ve o kadar genişlikte bir taş bulunuyordu. Bu taşın üzerinde, tunçtan büyük bir ata binmiş, elini Asya’ya doğru uzatan, tunçtan bir imparator heykeli görülüyordu. Üzerinde Müslümanlarla asla mütareke yapmayacağına yemin ettiği yazılıydı. İmparatorun öteki elinde, üzerinde haç olan altından bir küre vardı. Rumlar bunun Herakleios olduğunu söylediler. Altının sağrısında ve başının üstünde ve kendisinin etrafında, oraya her sene gelen on leylek yuvası görülüyordu. (Herakleios, Doğu Roma imparatorlarından biri.)[2]

…Şehrin başka bir tarafında Altın Manto denilen bir kapı vardı. Bu kapının üstündeki altın top öyle bir sihirle yapılmıştı ki, Rumlar bu top orada durdukça şehre yıldırım düşmez diyorlardı. Altın topun üstünde altın manto giymiş tunçtan bir heykel vardı ve üzerinde şöyle yazılıydı: “Konstantinopolis’de bir yıl oturan herkes, benimki gibi altın bir mantoya sahip olur.”

…Şehirdeki bir başka harika da, yine tunçtan yapılmış, tabiî ve fevkalâde güzel iki kadın heykeliydi. Bunlar 20 ayak boyundaydı. Heykellerden biri elini batıya doğru uzatıyordu ve üzerinde şunlar yazılıydı: “Konstantinopolis’i zaptedecek olanlar batıdan gelecekler.” Öteki heykel elini çirkin bir yere uzatıyor ve şöyle diyordu: “Onlar buraya sokulacaklar.”[3]

*   *   *

IV.

Mustafa Tatçı dostumuzun, Hz. Niyâzi-i Mısrî’nin hatıralarını nakleden güzel kitabında, Hazrete nisbet edilen hoş bir not vardır:[4]

“Şöyle rivayet edilmiştir ki o gün sabah olduğunda Hz. Şeyh (Niyazi Mısrî) bir makama gelip niyâz halinde oturdu. Pek değişik hallere girdi çıktı. Öyle ki, oturduğu yer hareket ederdi. Tâ ki güneş doğuncaya kadar bu hal ile öylece kaldı. Sonra yine farka geldi önceki haline döndü.

Halifelerinden Şeyh Mahmûd Efendi demiştir ki:

“Hazreti Pîr efendimize, efendim, bu ne sırdır, diye sual ettim.” Buyurdular ki; “Bu makâma –(tıyn-ı mahtum)- denir ve bir âlâ makamdır.”

Şeyh eliyle Tıyn-ı mahtûm’a dokundu. Dokunurken diliyle tevhid eder, salâvat getirirdi. Sonra şöyle buyurdu:

– “Bir kimse bir uzvu yaralandığı zaman bu cevherden alıp o yaralı uzvuna tiryâk edip sürse, şifâ bulur. Ayrıca bir kişiyi yılan veya akrep soksa bu Tıyn’ı mahtûm’dan zehirli hayvanın soktuğu yerin üzerine merhem edip sarsalar, bu balçık, Allah’ın izniyle o zehri def eyler.”

Şeyh Mahmûd sordu:

- Ya Hz. Şeyh, bu ne mâdendir?

Şeyh şöyle cevap verdi:

– Ya Mahmûd, bu bir cevherdir ki, Hâce-i cihân (a.s.) Efendimizin mübârek ağzı yarıdır (Tükrüğüdür). Dersaadette hâlen Ayasofya Cami-i şerifinin binâsı bu cevher hürmetine durmuştur. Sonra o cami-i şerifde olan rûhâniyet ve hassa, Sultan’ül enbiya’nın hüsn-ü nazarı ve kimya-ı âlileridir. O makamda olan niyâz Beytullah makamında yapılan niyâz gibidir. Bu Limni Adası’na da böyle bir şey nâsib olmuştur. Ya Mahmûd, Cenab-ı Hakk bizleri dahi göğün ve güneşin içinden zerreler gibi bu cezire üzerine düşürdü.

Bir rivâyet de şöyledir:

İmam Gazâli (r.a.) Mişkatü’l Envari’l Esrar adlı kitabında şöyle beyan buyurmuştur:

“Hz. Resûlullah (a.s.) Efendimiz bir gün otuz altı ashâb ile birlikte evinde otururlarken üç kere “Lâ ilâhe illallah” dedi ve ashabına dönüp, “Siz de aynı şeklide Lâ ilâhe illallah deyin” dedi. Onlar da üç kere söylediler. Resûlullah el kaldırıp dua eyledi.

Bir saat geçtikten sonra yanlarına iki ruhban geldi. Der-i Âliye’de, Ayasofya Camisinin duvarlarının ve kubbesinin imarı için Aleyhisselâm Efendimizin manevî yardımını niyâz eylediler. Hz. Resûlullah bir şişe içinde mübârek ağzının yarını (tükrüğünü) verdi. Sonra onlara dönüp:

– Şişeyi ve içindeki tükürüğü yere koymayın, suya atmayın, buyurdu.

Ruhbanlar İstanbul’a dönerlerken kışın şiddetinden gazaba uğradılar. Limni’ye uğramak ve ellerindeki şişeyi Tıyn-ı mahtum’un çıktığı yere koymak zorunda kaldılar. Koymamaları gerekirken mecbur kaldılar.

Ashâb, Hz. Peygambere sordular:

– Ya Resûlullah, ağzınızın tükrüğünü o ruhbanlara niçin verdiniz?

Aleyhisselâm Efendimiz buyurdu ki:

– Bir gün ola ki ümmetim Ayasofya’da namaz kılsa gerektir.

İmdi, Limni Adası’nda vâki olan Tıyn-ı mahtûm denilen balçık, Hz. Peygamber’in tükrüğünün eseridir. Bunu Hz. Mısrî (k.s.a.) Efendimiz ortaya çıkardılar.[5]

*   *   *

V.

Ayasofya’nın hariminde, beden duvarlarına asılı olan büyük, yuvarlak hatt levhaları, Sultan Abdülmecid döneminde, dönemin ünlü hattatlarından Kadıasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazıldı. 7.5 m. çapındaki yuvarlak levhalar yeşil zemin üzerine yazıldılar. Altın yaldız ile yazılan yazılar, Hz. Allah (c.c.), Hz. Peygamber (s.a.v.), dört halifenin isimleri ve Hz. Peygamberin torunları Hasan ve Hüseyin’e tahsis edilmiştir, 8 adettir. Ahşap askıları, hafif ve dayanıklı olması sebebiyle ıhlamur ağacından yapılmıştır. İslâm dünyasının en büyük hatt levhalarıdır.

Ayasofya’nın, camiden müzeye çevrildiği 1935 senesinde yere indirildiler. Ebatları büyük olduğu için kapılardan dışarıya çıkaramadılar ve hünkâr mahfelinde depolandılar.

Hatt tarihimizin önemli eserleri olan bu levhalar, ancak 1949 yılında, resmi makamlar tarafından değil, merhum mimar Ekrem Hakkı Ayverdi ve Nazif Beylerin himmeti, fedakarlığı ve cömertliğiyle yerlerine tekrar asılabildi. Ekrem Hakkı Bey, gerçekten yaşayan bir alp-erendi ve fisebilillâh, büyük hayır işlerinde daima vardı.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Son Hattatlar adlı eserinde bu olay onun güzel üslûbuyla şöyle anlatılır:

“İsm-i Celâli, ism-i Nebeviyi, esami-i charı yâr-ı güzini ve Hasaneyni ihtiva eden bu elvâh-ı celîle, bir takım kıymet bilmez eşhas tarafından indirilip bir kenâre konulmuş ve bazılarının bazı yerleri zedelenmişti. Bu hâl, bizimle beraber diğer erbab-ı imanı dağdar ettiğinden tekrar asılması için uğraştıksa da muvaffak olamamıştık. Nihâyet Ayasofya Müzesi Müdiri Muzaffer Ramazan Beyi teşvik ve teşci ettiğimde, “para yok, olsa asardım” demişti. Öteden beri bu işe sarf-ı zihn eden yüksek mimar Ekrem Hakkı ve tüccardan Nazif Beyler, icabeden parayı hasbetenlillah vererek Ekrem Beyin nezareti altında levhalar tamir edildi. Yine o zât-ı ekremin himmetiyle levhalar kerimihilkerim 28 Kânunsâni 1949 (1368) de elvâh-ı şerife yerlerine asıldı. Ekrem beni alıp götürdü. Levhaları mahalli-kadiminde görünce ağlamaya başladım. Cenab-ı ekremü’l-ekremine hamd ü senâ ve Ekrem ve Nazif ile Muzaffer’e teşekkür ve dua ettim.”[6]

Ekrem Hakkı Bey, Osmanlı’yı yaşayan müstesnalardan biriydi. Bu levhaların yerine asılması için acele edilmesi gerekiyordu. Acele etmek için fazla mesai yapılması gerekiyordu. Fazla mesai için sadece ücret yetmiyordu, işçilerin gönüllenmesi gerekiyordu. Bunun için Ekrem Hakkı Bey, herkesin ücretini ödedikten sonra bahçeye kazan getirtti, gece onlara yemekler hazırlattı ve sabaha kadar asma işini tamamladı.

Benzer nice himmetleri vardı rahmetlinin.[7]

*   *   *

Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, heyecanla yapılmış bir iş, bir uygulama değildir. Yine Semavi Eyice hoca, konuya tarihi takibederek yaklaşıyor ve şunları söylüyor:

“Osmanlı’lar fethettikleri şehirdeki en büyük kiliseyi camiye çevirirlerdi. Bu teamüldendi. Camiye çevrilen yapı, bir Cuma namazıyla açılır, imam minbere elinde kılınçla çıkardı.

O Kılınçlar muhafaza edilirdi ve her Cuma minbere çıkarılırdı. Sonra o kılınçları yok ettiler. Bu kılınçlarla birlikte daha birçok değerli eşya kayboldu. Mihrabın sağında ve solunda dikkatle muhafaza edilen fetih alâmeti iki sancak-ı şerif, mihrabın önünde serili duran değerli ipek dokuma seccadeler, hattat padişahların yaptıkları istifler, (ki onlar mihraba yakın duvara asılı idiler), üzerinde gümüş tellerle âyetler yazılı yaldızlı örtüler… hepsi gizli bir el tarafından oradan kaldırıldı ve hepsi kayboldu.

*   *   *

Son not yine Semâvî Hoca’nın hatıratından bir tesbit:

“Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle ilgili uydurulan birçok lâf var ve hepsi uydurma. İşin esası ve doğrusu şudur: 1933 senesinde Atatürk Ayasofya’ya geldi. Uzun süre binada kaldı. İçini-dışını teferruatlı olarak dolaştı. Levhalara baktı. Bu arada gözüne, badananın altında hafif görünen mozaikler takıldı. Bunun üzerine “bunlar açılsa..” diye temennide bulundu. Bunu duyan müdür Muzaffer Ramazanoğlu, hemen ertesi günü, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bir yazı yazdı. Durumdan vazife çıkardı. Ayasofya’nın müze olması üzerine yazılan tek yazı budur. Bu yazının bir kopyasını ben aldım ve bir makalemin dipnotunda kullandım, bu yazı halen mevcuttur. Fakat hayret ediyorum; yok heyet-i vekile kararı ile olmuş, yok Atatürk kesin emir vermiş, yok efendim sofra başında verilen bir kararmış, hepsi palavra..

O sıvalar kazınıp altında mozaikler meydana çıkarılabilirdi ve pekâlâ içinde namaz da kılınabilirdi. Bizim dinimiz her ortamda namaz kılınabilmesine cevaz verir. Sen yeter ki, yaratanla irtibatını sağlam kur..”

Semâvi Hoca’ya Allah rahmetiyle muamele eylesin. Bilim namusu mücessem, düşündüğünü dosdoğru söyleyen nadir bilim adamlarından biriydi.

Mekânı cennet olsun..

 

[1] Robert de Clari. İstanbul’un Zaptı. (1204) Çev. Beynun Akyvaş. TTK Yay., 2000, Ank., s. 42-43.

[2] Robert de Clari, a.g.e., s. 44.

[3] A.g.e.

[4] Limni’de Sürgün Bir Velî, Limni’li Şeyh Abdi-i Siyahî. Haz. Mustafa Tatçı, İst. 2014, s. 23-25.

[5] A.g.e.

[6] M. Kemal İnal, Son Hattatlar, M.E.Bas. İst. 1970, s. 165.

[7] Altan Deliorman, ışıklı Hayatlar, Kubbealtı Yay., 2004, s. 97.

Düzenleme : 02 Eylül 2019 10:32 Okunma : 1892