HZ. FATİH’İN EMANETİ ULU MÂBED AYASOFYA’YA DAİR AZ BİLİNEN GERÇEKLER | Karamandan.com - | Karaman Haber

HZ. FATİH’İN EMANETİ ULU MÂBED AYASOFYA’YA DAİR AZ BİLİNEN GERÇEKLER | Karamandan.com - | Karaman Haber

23 Eylül 2019 Pazartesi
HZ. FATİH’İN EMANETİ ULU MÂBED AYASOFYA’YA DAİR AZ BİLİNEN GERÇEKLER

Kâmil UĞURLU
Mimar

Ayasofya ile ilgili toplumda birçok şeyler söylenir, konuşulur. Bunların bazıları gerçek olsa bile, çoğu uydurma, içine fazlaca efsane karıştırılmış şeylerdir. Halk bu fevkalâde önemli eseri, duyduklarına göre kafasında yeniden oluşturur, ona inanır ve onu anlatır. Bu arada önemli bazı ayrıntılar da gözden kaçırılır ve konuşulmaz.

Bu uzunca makale Ayasofya ile ilgili genellikle az bilinen bazı gerçekleri notlar olarak huzura sunmaktadır.

*   *   *

I.
Ayasofya’nın ilk inşası 4. yy’da İmparator Konstantin (Constantine) devrine rastlar. Semavi Eyice hocaya göre binanın bânisi, herkesin zannettiği gibi İmparator Konstantin değil, onun oğludur.

Bugünkü şekli, Ayasofya’nın ilk yapıldığı durum gibi değildir. İlk inşasında, Ayasofya bir bazilikaydı ve üstü ahşap bir çatıyla örtülüydü.

Yine Semâvi hocanın kanaatine göre imparator Konstantin Hıristiyanlığı tam kabul etmiş bir kişi değildi. Bu sebepten, kendi zamanında inşa edilen bu kilisenin eski pagan (çok tanrılı din) kültüründen esintiler taşımasına göz yumdu. Aya İrini de böyledir.

Fakat daha sonraki dönemlerde yapı çeşitli yangınlar geçirdi, tamamen yandı. İmparator Justinianos zamanında, iki yetkin inşaat ustası, Aydın’lı Anthemios ile Miletos’lu İsidoros Ayasofya’yı yeniden inşa ettiler. Böylece 532-537 yılları arasında kilise, dördüncü defa yapılmış oldu. Bu tarihten itibaren “kutsal hikmet kilisesi” olarak dokuz asırdan fazla bir zaman ibâdete açık kaldı. Ve Ortodoksların merkezi görevini gördü. Yani Papalığı oldu. 1453’te Hz. Fatih İstanbul’u alınca burayı fethin sembolü kıldı. Yapı, bundan sonra kutsal bilgelik vasfını cami olarak devam ettirdi.

MİMAR SİNAN VE AYASAFYA

Bu arada birçok defalar tamir gördü. En kapsamlı tamiri Mimar Sinan yaptı. Bu onarım ciddi ve büyük bir projeydi fakat nedense Sinan’ın hiçbir otobiyografisinde bu projeden bahsedilmez.

1573’te, Selimiye inşaatı için Samakov’dan Edirne’ye getirilen palangalar, orada ihtiyaç kalmadığı için İstanbul’a taşındı. Mimar talep etti, Sultan ferman etti ve kısa zamanda bu ileri teknolojik enstrümanlar Ayasofya’nın bahçesine taşındı.

Proje, Ayasofya’ya tayin edilen mimar Ahmed’in raporuyla başladı. Bilindiği gibi Sinan’ın kurduğu ve mükemmel bir şekilde organize ettiği sistemle, devletin her bölgesinde imar faaliyetleri kontrol altındaydı. Önemli yapıları devamlı gözleyen hassa mimarları vardı.

Mimar Ahmed, 1572’de Hassa Mimarlar Ocağına hitaben, Ayasofya camisine, caminin duvarlarına tecavüz eden konutların yarattığı hasarları anlatan bir rapor verince, mesele dallanıp budaklandı. İstanbul kadısı binayı, aralarında kendisinin naibi, caminin imamı, idarî ve mimarî uzmanların bulunduğu bir “ehl-i vukûf”a incelettirdi. Hasarların ciddiyeti doğrulandı. Padişah, bitişik konutların ve yapıların caminin yapısına gerçekten hasar verdiğine kanaat getirdikten sonra, kadıya, bunların yıkılması, bertaraf edilmesi ve buna nezaret etmesi emrini verdi. Caminin vakıf mütevellisine ve hassa mimarı üstad Mehmed’e hitaben yazılan fermanla, eskiyen ahşap minarenin yerine tuğladan yapılacak yeni bir minare ile kaidesinin inşası ve caminin etrafındaki harap pâyelerin onarımı emredildi.[1]

Daha sonra, yani birkaç ay sonra II. Selim Ayasofya’yı ziyarete geldi. Vezirler, rical ve ulemâ ordaydı. Sinan usta çağrıldı. Padişahın huzurunda, Sinan ustanın riyâsetinde bir heyet teşkil edildi ve bu heyet tez zamanda bir keşif yaptı. Keşfin sonucunda yapının bir yana doğru bir buçuk “benna ziraı” meylettiği ve yıkılma tehlikesiyle yüz yüze kaldığı tespit edildi. Bunun üzerine padişah Mimar Sinan Ağa’yı şu mübârek sözleriyle bizzat görevlendirdi:[2]

− Gereken yerlere muhkem payandalar inşa et ve takviye amacıyla etrafını genişletiver. Zira şerefli camiyi kendi sultanî anıtım olarak yenilemek arzumdur.

Mimarbaşına bir hi’lât ihsan etti ve caminin bitişiğindeki evlerin yıkılmasını, davacı olacak olanların zararının “ednâ bahâ” ile (düşük bedelle) tazmin edilmelerini emretti.

Caminin etrafındaki kaçak evlerle odalar yıkıldı. Dâvâ edenlere bedel ödendi. Caminin sağ ve solunda 35’er arşın yer açıldı ve açılan yerlerde sağlam pâyelerle drenajlar inşa edildi. Medresenin etrafında 3 zira yol bırakıldı. Mirî ambar yıktırıldı. Yarım kubbe üstündeki minare yıkıldı ve onun önündeki pâyenin üzerine yeni bir minare yapıldı. Caminin içinde ve dışında tamir gerektiren yerler onarıldı. Çevrede yıktırılan binaların enkazı değerlendirildi. Bunlardan sağlanan taş ve tuğlalar kullanıldı.

            KÂFİR OLURSUNUZ

Bitişik evlerin, odaların, hattâ helâ gibi kirli yapıların camiye verdiği hasar sebebiyle, bunlara nasıl ve ne şekilde tazminat ödeneceği mesele oldu. Şeyhü’l İslâm Ebussuud Efendi’den fetva talep edildi. Fetva müthişti. Şeyhü’l İslâm, camiye zarar verenleri fermanda sert bir şekilde azarladıktan sonra, verdikleri zararın onlar tarafından eksiksiz olarak tazmin edilmesini, kendilerinin binadan ve çevresinden hemen uzaklaştırılmalarını, onara tazminat ödemek değil, onların tazminat ödemesi gerektiğini anlattı, fetvayı böyle verdi. Bu karara direnerek, “Ayasofya kâfir yapısıdır, yıkılsa ne olur” diyerek inat edenlerin, “bu bize zulümdür, çıkmayız” diyenlerin şer’an kâfir olacakları, zevcelerinin boşanmış sayılacağı ve zor kullanılarak çıkarılmaları lâzım geldiği açıklandı. “İslâm olan hayrata “yıkılsa ne olur” diyenlerin kâfir olacakları ve katledilmelerinin mübâh olacağı” fetvada ayrıntılı olarak açıklandı. Uzun ve şiddetli bir fetvaydı ve aslında Ebussuud Efendi’nin alışılmış üslubuna da uygun değildi. Demek ki Şeyhü’l İslam Efendi çokça sinirlemişti bu işe..

Ayasofya’nın kapsamlı olarak yenilenmesi, II. Selim’in vefatından sonra tamamlandı. Fermanda belirtilenlerin dışında, minarelerin sayısı dörde çıkarıldı ve minareler birer şerefeli tutuldu. Pencereli çevre duvarının köşesine bitişik su sebili inşa edildi. Padişah için kubbeli bir türbe yapıldı ve çevresi hazire olarak ayrıldı. Ayrıca caminin çevresinde bir alan açıldı ve yapı, sonunda, türbeli bir selâtin külliyesine dönüştürüldü.

*   *   *

II.
Türk ordusu İzmir’e girdikten sonra İstanbul bayram etmeye başladı. Şehrin her tarafında şehrâyinler düzenlendi. İstanbul hükümeti bu zaferi kutlamak üzere bir mevlid merasimi düşündü ve mevlidin yeri Ayasofya Camisi olarak belirlendi.

ŞAŞILACAK ŞEY

Bunda şaşılacak çok şey vardı. Ankara’da teşekkül eden hükümetin Sultan hakkındaki fikri biliniyordu, hatta bu durum açıkça belirtiliyordu. Buna rağmen Sultan, kendini devirmeye çalışan kuvvetlerin bir zaferi için Cenab-ı Hakk’a hamdediyordu ve herkesin buna iştirâkini istiyordu.

O dönemde İtalya sefiri olarak memleketimizde bulunan Pitero Quaroni, “Elçiliğin Krokisi” olarak tercüme edilebilecek (Croquis d’Ambassade) isimli kitabında, izlenimlerini, ilginç tesbitlerini heyecanla anlatır.

Elçi, mevlidin İslâm dinine ait önemli bir merasim olduğunu elbette biliyordu. Uzun süredir Türk milletinin içindeydi. Bu toplantıya sadece Müslümanların katılabileceğini, topluluk içinde gayrimüslimlerin yadırganabileceğini, hoş karşılanmayacağını biliyordu. Fakat büyük camiyi, yani Ayasofya’yı böyle bir merasime zemin olmuşken görmeyi çok istedi. İslam ibâdet şekillerini öğrenmişti. Ve onun kabulüne göre bu ibâdetlerin uygulanmasında asla zorluk yoktu, kolaydı. Yanındakini taklit ederek ibadet edebilir, kimsenin de dikkatini çekmeyebilirdi.

GİZLİCE AYASOFYAYA GİTTİ

Karar verdi ve mevlid günü Ayasofya’ya gitti.

Başına, Rusya Müslümanlarının giydikleri, renkli, işlemeli bir takke giydi. Daha önce Kafkaslarda görev yaptığı için ora Türklerinin şivesine de vâkıftı.

O yıllarda Rusya’da çarlığın devrilmesinden sonra kurulan müstakil Türk devletlerini kızıllar birer-ikişer yok etmiş oldukları için, o memleketlerden İstanbul’a hicret eden pek çok insan vardı. Mevlid gecesi, Ayasofya’nın nerdeyse yarısını onlar doldurmuştu. Yer bulabilmek için hava kararmadan camiye vardı, büyük kapıdan içeri girdi ve harime doğru fazla ilerlemeden sağ tarafta bulduğu ve loş olduğunu düşündüğü bir yere diz çöktü.

Ve başını kaldırıp bu ulu mâbedi tetkike koyuldu.

Kitabında şöyle anlatır:

“Bence Ayasofya’nın içi, insan elinin meydana getirebileceği şeylerin en güzellerinden biridir. Yılların cilâ vurduğu o kibar renkli sütunların birbirini çizgi halinde, müthiş bir âhenkle takibedişi ve mermerlerinin göz alıcı menevişleri unutulabilmez.

O ana kadar Ayasofya’nın gecesini bilmiyordum. Hiç gece gelmemiştim. Şimdi inanılmaz şeyler görüyorum.

Binlerce kandilden rûha sükûn veren tatlı ışık huzmeleri dökülüyordu. Kur’an âyetlerinin beyaz harfleri boşluklarda yayılarak ve daha büyüyerek alacakaranlık içinde gözleri alıyordu. O dev kubbe şimdi daha büyük ve azametli, âdeta sonsuz bir hal alıyordu. Tâ dipten, çok uzaktan âhenkli ve iyi duyulan sesler geliyordu. Hâfızlar Kur’an okuyorlardı.

Mihrabın önünde, bu müminler topluluğunun başında majeste Sultan Altıncı Mehmed oturuyordu. Tek başınaydı. Başında gri bir kalpak vardı. İçine kırmızı çuha kaplanmış, maviye çalan paltosunun yakaları açıktı. Osmanlıların imparatoru, müminlerin emiri, zıllullâhi fi’l-arz, krallar kralı, sultanlar sultanı, âlemdeki hüsrevlere tâclar dağıtan ve daha nice unvanlara sahip sultan.

KAHROLSUN GÂVURLAR!..

Cemaat halinde edâ edilen namaz kadar ihtişamlı bir manzara tasavvur edilemez. Bütün müminler birlikte secdeye varıp alınlarını yere değdirdikleri anda, kumsala gelip parçalanan dalgaların gürültüsü gibi bir ses yükselir. Ulemadan bir zat, minberde birkaç basamak yükseldi. Ben uzaktan onun sadece aksakalını ve beyaz sarığını görebildim. Kulaklarım ara sıra bir kelimeyi fark edebiliyordu. Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş olduğunu hissediyordum.

Hutbe biter-bitmez bu halktan korkunç bir haykırış yükseldi:

− Kahrolsun gâvurlar!

Şu anda kendimi yalnız ve daha da fazla gâvur bulan ben, itiraf ederim ki, hiç utanmadan itiraf ederim ki, ben de tıpkı onlar gibi gırtlağım yırtıla yırtıla haykırdım:

− Kahrolsun gâvurlar!..

Namaz, mevlid, ayin ve dua bitince sert bir komut duyuldu. Bu komutla camide ince bir yol açıldı. Sultan Ayasofya’dan ayrıldı. Yanımızdan geçerken dikkat ettim. Başını hafifçe sağa eğmiş, gözlerini kısmış, dua okur gibi bir hâli vardı. Dirseklerini bükmüş, avuçları hâlâ kıbleye doğru açıktı. Yüzü sararmıştı. Devleti işgâl altındaydı.[3]

*   *   *

YAZI DEVAM EDECEK

 

 

[1] Gülrû Necipoğlu, Sinan Çağı, İst. 2018, s. 146.

[2] A.g.e., s. 146.

[3] İsmail Kandemir, Ulu Mâbed Ayasofya, İst. 2004, s. 280.

Düzenleme : 31 Ağustos 2019 14:57 Okunma : 2851
Foto galeri