Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim -I | Karamandan.com - Karaman Haber

Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim -I | Karamandan.com - Karaman Haber

08 Ağustos 2020 Cumartesi
Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim -I

Gelecek; sonsuz karanlıklar içerisinde, sarhoş naraları, zevk çığlıkları, ihtiras, heva ve heves yüklü isteklerle dolu insanlığın çılgın arzularının hakim olduğu bir medeniyetle şekilleniyor…

Nasıl bir dünya da yaşıyoruz?

Nereye bu gidiş?

Acaba karmaşık, kavgacı ve zalim anlayıştan kurtulmak mümkün mü?

Müslümanlar bu dünyanın neresinde? Yaşanılabilir bir dünya mümkün mü? Bu şartlarda bir İslam inkılabından söz edilebilir mi?

Yaşadığımız dünyayı bu hale getiren anlayış, batıda Rönesans hareketi ile ortaya çıkan ve Ortaçağ Hristiyanlık anlayışının korkularından dolayı yaptığı yanlışların bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Müslümanları gerçekten Müslüman olmaktan alıkoyan, hangi zayıflık, hangi güçsüzlüktür acaba?

Batı tufanı karşısında müslümanların durumuna geçmeden önce Kur’an-ı Kerim’den şu iki ayeti zikretmekte fayda var.

“Kendi kendilerine, Allah'ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve muayyen bir süre için yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr emektedirler.” Rum Suresi 8. Ayet

“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” Ali İmran Suresi 118. Ayet 

Batı medeniyetinin temelini iki önemli şeyin oluşturduğunun altını çizmek lazım. Bunlardan;

1. 'si, Dine Karşı Gelişen veya Geliştirilen Reaksiyon

Rönesans hareketinin savunucuları ve sahipleri ile Ortaçağ Hristiyanlık dini arasında had safhaya ulaşan bir fikir uyuşmazlığı vardır. Bu uyuşmazlık sadece Avrupa milletleri ve Hristiyanlık için değil, bütün dünya ülkeleri için feci sonuçlar doğurmuştur.

Ortaçağ Hristiyanlık anlayışı Yunan felsefesi ve ilmi temelleri üzerine kurulmuş bir dini inanıştır. Bundan dolayı en ufak bir fikri sarsıntı yani muhalif anlayış ve şüpheci yaklaşım bu inanış ve beraberindeki anlayışı yok edeceğini kilise taraftarları çok iyi biliyordu.

Buna fırsat vermemek için Kilise, kendilerine alternatif düşüncelerin ortaya konmasına, nede kendi düşüncelerini eleştirerek düzeltme yoluna müsaade etmedi.

Nedenine gelince; böyle bir şey dine ve dine dayalı kültürel, siyasi ve iktisadi sisteme karşı yöneltilmiş doğrudan bir tehlike olarak kabul etmişlerdir.

Rönesansçılar ilmi ve fikri alanda ilerledikçe, siyasi ve dini otoriteler tarafından desteklenen Kilise erbabı zor kullanmaya başladı.

Kilise; yerleşik düzeni ıslah etme yerine, yeni bir ışıkla görmeye çalışan gözleri kör etmeyi tercih ediyordu. Bu insanların ezilmesi gerektiğini düşünüyordu.

Bu çekişmenin ilk neticesi dine ve din taraftarlarına karşı gösterilen hafif bir rekabet ve inatçılık oldu. Dindar kişilerce uygulanan zulüm arttıkça inatçılıkta arttı.

Sonuçta bu sadece Hristiyanlığa ve onun kilisesine karşı bir tepki olarak kalmayıp, bir bütün olarak dini (İslam, Hristiyanlık veya Yahudilik…) hedef aldı.

Yeni düşünce ve medeniyet taraftarları dinin kendisini sahtekarlık olarak görmeye başladılar. Dini doktrinlerin mantıki fikirlere değil, hurafelere dayandığını ve gelişen bilgi ışığında ürktüğünü ve rasyonel bir tetkik olmaktan uzak olduğunu düşündüler.

2.'si, Dine Karşı Ayaklanmanın Yeni Medeniyet Üzerindeki Etkisi

Zaman ilerledikçe bu çatışma düşünce alanından siyaset, ekonomi ve sosyal sistemler sahasına sıçradı.

Kilise kesin olarak mağlup olduktan sonra yeni medeniyet taraftarlarının kontrolünde yeni bir hayat tarzı ortaya çıktı. Bu hayat tarzı insanlığın üzerinde iki önemli sonuç doğurdu.

Birincisi: Din yeni hayat sisteminin hemen hemen her kesiminden atılmış oldu. Etki alanı da sadece kişisel inançlar ve Kilise’nin yaptığı işlerle sınırlandırıldı. 

“Dinin politikaya, ekonomiye, insan ahlakına, yasaya, eğitim ve öğretime veya sosyal hayatın başka herhangi bir yönüne müdahale etmeye hakkı yoktur.” İnancı temel prensiplerden biri oldu. 

Din kişinin şahsi bir meselesidir. Eğer kişi özel hayatında Allah’a ve peygambere inanacaksa inansın, Onların gösterdiği yoldan gidecekse gitsin! Fakat bir bütün olarak sosyal hayat düzenine karışmamalıdır.

Yani din kişinin vicdanı ile cami, kilise yada havra her neyse ibadethane arasına hapsedildi ve ibadetler ise örf ve adet haline dönüştürüldü.

İkincisi: Nefret, laik/din dışı bir mantık yeni medeniyete  iyice sirayet etmiş oldu. Sanat ve ilim alanında hayli gelişmeler kaydedildi fakat dine karşı tahrik edici ve sert tavırlar bunların içine kök salmış olarak devam etti.

Bu medeniyet böyle entellektüel bir perhizle geliştikten sonra ister Allah, ister ölümden sonraki hayat, ister vahiy isterse peygamberlik olsun, dinin sunduğu her şeye şüpheyle bakılması gerektiğini gittiği her yerde yaydı.

“Dinin doğruluğunu gösterecek bazı deliller olmalıdır. Eğer yoksa, o zaman reddedilmelidir.” Bu düşünce eğilimi Batının tüm felsefi sistemini etkisi altına aldı.

İlmi ve edebiyatı sadece dinden soğutmakla kalmayıp aynı zamanda Allah inancından ve ölümden sonraki ilahi mahkeme mefhumundan tümüyle  mahrum, yeni, sosyal ve felsefi sistemlerin doğuşuna sebep oldu.   

Yeni batı medeniyetinin temel dinamiklerine Hegel, Darwin, Marx’ın etkisi çok büyük olmuştur. Hatta tamamına yakını bu felsefeler üzerine kuruludur denebilir.

Hegel’in etkisi,

Medeniyetin inkişafı hususunda Hegel’in yaptığı açıklamalar insanları genellikle, “Geçmişteki her medeniyet zayıf ve hataları sebebiyle son bulmuş ve iyi yönlerini sonraki medeniyete devretmiştir.”

Bu düşünce geçmişe ait iyi ve doğru adına ne varsa her şeyin reddi anlamına gelmektedir. Yani Hz İbrahim, Hz. Salih, Hz.Musa, Hz. İsa ve Hz Muhammed (a.s) ve diğer tarihteki önemli şahsiyetlerin hiç birisinin örnek alınacak bir tarafı yok demektir. Hem tarihin reddi hem de dinin ve Allah’ın reddidir bu.

Darwin’in etkisi, “Dünya bir savaş alanıdır.”

Darwin’in düşünce etkisi altında kalan bir akıl; 

Kainatın, hayatta kalabilmek için her zaman ve her yerde sürekli mücadele verilen bir savaş alanı olduğuna inanır. 

“Tabiat  öyle bir hale gelmiştir ki, yaşamak isteyen herkes mücadele etmek, savaşmak ve saldırmak zorundadır. Tabiatın özü, sadece yaşayabilecek güce sahip olanların hayatta kalmalarını kabul edecek bir eğilimdedir.

Bu kainatta mağlup olanın hayatı sona erer, çünkü o zayıftır ve mağlup olmalıdır. Hayatta kalan kişi de yaşamaya devam eder, çünkü o güçlüdür ve yaşamalıdır.

Dünya ve onda bulunan her şey, haklı olarak yaşama yeteneğini ispat etmiş olan güçlüye aittir.”

Adalet, hukuk, eşitlik vb. hiçbir insani duygu ve kavramın bu düşüncede yeri yoktur. Ondandır batının emperyalist emelleri. Ondandır 16.yy’dan bu güne garibanlarla savaşı. Ondandır, Afrika, Kızılderili, Aborjin katliamı ve bu gün Irak, Afgan, Suriye ve diğer mazlum halkların katliamı. PKK, İŞİD, ASALA vesair vesair…

Marx’ın Tarihi Materyalizminin İmaları,

Bu düşüncede insanları başlangıçtan beri savaşan ve boğuşan olarak görmekteyiz.

“İnsan, ihtiyaçları ve menfaatleri için tabii istekleri uğruna kendi cinsleri ile mücadele etmelidir.”

Faydacı ve menfaatçi bir yaklaşım bizi kim bilir hangi töhmet ve yanlışların eşiğine sürükler. Bu düşünce eğer senin faydana yada menfaatine bir şey varsa, ona ulaşmak için her yol meşru ve haktır. Kardeşlik düşüncesini, birlikte hareket etmeyi, birlik olmayı, cemaatı silip atan ve bireyselliği ön plana çıkaran ve kendin için yaşa, kendin için öl diyen bir felsefe…

Batı medeniyeti, ahlak ve ölümden sonraki hayatı bir kenara ittikten sonra tabii olarak ahlak, kendi normlarını materyalist değerlerden olmak zorunda kalmış ve bulabileceği tek kaynakta yaşanılan tecrübe olmuştur…

Düzenleme : 24 Aralık 2015 08:29 Okunma : 2440