Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim! | Karamandan.com - Karaman Haber

Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim! | Karamandan.com - Karaman Haber

08 Ağustos 2020 Cumartesi
Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim!

…Rönesans sonrası batı medeniyeti etkisi altına aldığı toplumları ve özelliklede Müslüman ülkeleri şu üç başlıkta ciddi bir şekilde sarstı.

1-Ekonomik Sistem

Batı medeniyeti ve başta İngilizler ekonomik sistemlerini bize iktisadi felsefe ve fikirleriyle birlikte empoze ettiler. Bunu öyle bir şekilde yaptılar ki, onların iktisadi sistemlerinin kurallarını kabul etmek, geçinebilmek ve hayatta kalabilmek için tek çıkar yol haline geldi.

Bu önce bizim haram lokma yememizi sağladı. Daha sonrada helal ile haram arasındaki farkı yavaş yavaş beyinlerimizden sildi. Sonunda süreç öyle bir noktaya vardı ki; içimizden birçok kişi batının kurduğu iktisadi sistemin meşru gördüğü geçim yollarından bir çoğunu yasaklayan İslami telkinlere olan inancını budalaca kaybetti.

Günümüzde de bu aynısıyla hatta şiddetini artırarak devam ediyor.

2- Hukuki Sistem

Batı Medeniyeti, kanunlarını da bize zorla kabul ettirdi. Böylece sadece sosyal ve kültürel sistemlerimizin çehresini değil, aynı zamanda sosyal düşüncelerimizi ve meşru ideallerimizi de ciddi (önemli) ölçüde değiştirmiş oldular.

Azıcık hukuk anlayışına sahip olan biri bile hukukun, cemiyet ve ahlakla nasıl bir sıkı ilişki içerisinde olduğunu bilir.

İnsanoğlu ne zaman bir yasa hazırlasa, onun arkasında mutlaka insan hayatını şekillendiren muayyen bir ahlak, cemiyet ve kültür taslağı yatar. Aynı şekilde bir yasayı kaldırdığı zamanda daha önceki yasanın dayanmış olduğu ahlaki ve sosyal felsefeyi iptal etmiş ve onun oluşturduğu hayat tarzını değiştirmiş olur.

Emperyalist duygu ve isteklerle başta İngilizler olmak üzere batılılar İslam ülkelerinde yürürlükte olan yasaları ortadan kaldırdıkları zaman (bozdukları zaman), sadece bir yasanın yerini diğer bir yasanın aldığı anlamına değil, aksine mevcut ahlak ve kültür  sisteminin üzerine kırmızı bir iptal çizgisinin çekildiği ve onun yerine başka bir ahlaki ve sosyal sistemin temellerinin atıldığı anlamına gelmiştir.

Okullarda bu hukuk sistemi okutulmaya başlandı. Bu eğitimden geçen kişilerin aklında “Daha önceki hukuk gerici ve ilkel idi, modern çağın toplumuna hiçbir yönüyle uygun düşmüyordu. Prensipleri ve ideolojisi de dahil olmak üzere bu yeni hukuk sistemi daha doğru ve ilericidir.” Düşüncesi yerleşti. 

Tek hüküm sahibinin yani hüküm koymaya tek yetkilinin Allah’ın olduğu temel inancımızı sarsmakla kalmayıp, aksine bu meselenin -Allah’la hiçbir alakası yoktur- fikri üzerinde önemle durdular.

İstediğini helal-meşru kılmak, istemediğini haram-gayri meşru kılmak, yasaklamak, menetmek meclisin işidir. Bu kanunların nasıl fenalıkları beraberinde getirdiklerini halen esefle seyretmekte ve hatta yaşamaktayız.

Bunların karşısında hüküm ancak Allah’ındır diyenler ise gericilik, yobazlık ve fanatiklikle suçlanmaktan öteye geçmedi.

3- Sosyal ve Kültürel Sistem

Rönesans sonrası batı medeniyeti köhne, çürümüş ahlaklarını ve hayat tarzlarını bize zorla kabul ettirdi. Bu durum nasıl oldu? Derseniz; onların ahlakını taşıyan ve kültürleri ile aynı renkte olduğunu gösteren veya o görüntüyü verenler onlara yakın olabiliyor veya o kişilere değer veriliyordu. Doğal olarak buda nüfuzun, refahın ve maddi gelişmenin bir garantisi idi.

Bu sebepledir ki, yavaş yavaş bizim yüksek tabaka, daha sonrada orta sınıf onların renklerini almaya başladı.

Sonunda sinema, radyo, televizyon ve ünlü kişilerin hayat tarzları gibi bulaşıcı hastalıkları diğer kişilere de yaydılar. 

Sonuçta bir-bir buçuk asırdır biz; karma eğitimin yayılmasına, ev hanımlarının içkiye ve dansa mübtela olmasına, dürüst, inançlı aile kızlarının artist olmalarına, fahişelerin bile aşırı kabul ettikleri iffetsizlikleri sergilemelerine, binlerce kişinin kızlarını, kardeşlerini seyredip alkış tutmalarına seyreder olduk. Hatta teşvik etmeye başladık.

İnsanlarımızın bu gün batıda sorulan şu soruyu sormaları içten bile değil. “Evlenmeden bir kadının çocuk sahibi olmasında ne sakınca var.”
Elbette ki batı da bu duruma kendiliğinden gelmedi. Onlarda aynı merhalelerden geçti.

Batı medeniyeti ve batılılar İslam dünyası üzerinde böyle etkiler yaparken Müslümanların buna tepkisi nasıl oldu. 

İki şekilde tepki gösterdi Müslümanlar;

-Rezalet, Mazeret ve Düşüncesiz Taklit

Müslümanlar içerisinde bu gruba girenlerin tepkisi şöyle oldu.

“Bizi idare eden güçlü devlet ne sunuyorsa alalım, yaymaya çalıştığı nüfuzunu kabul edelim, verdiği eğitimi alalım, kurmakta olduğu ekonomik sistemi benimseyelim, uyguladığı kanunları tasdik edelim. Bizde o toplumun rengini alalım ve kurduğu siyasi sisteme razı olalım.”

Müslüman halklar arasında yeni eğitilmiş olanların büyük çoğunluğu, din hakkındaki batı düşüncesini tamamen kabul ettiler. Onların dini görüşlerinin İslam’dan değil, Hristiyanlık ve kiliseden geldiğini bir türlü akıl edemediler (idrak edemediler).

Bu gruptaki insanlar “dini şahsi bir mesele” haline getirdiler ve hayatlarında zamanla dinin sembolleri, emareleri bile kalmaz oldu. İçlerinde azıcık dini temayülü olanlar ve sonradan biraz gelişenler ise; batı felsefesini doğruluğun bir ölçüsü olarak kabul ettiler ve İslamiyeti, inancını, hayat sistemini ve tarihini ona göre yenilemeye, tamir etmeye çalıştılar. İslami olan her şeye batı felsefesine göre şekil vermeye çalıştılar. Şekil veremedikleri bir şey olursa da mutlaka silinmeliydi. Karşı çıkan olursa bu durum tüm dünya önünde mutlaka müdafaa edilmeliydi.

-Atalet, Durgunluk ve Uyuşukluk

Müslümanlar içerisinde 2. Grubu oluşturanlar 1. Grupta yer alanların tam tersi yönde bir tepki gösterdiler.

Birinci gruptakiler yeni akımla süpürülüp temizlenirken,  ikinci grup ona engel olmak için bir atalet taşı haline geldi.

Bu ikinci grupta yer alanlar; ilim, din, ahlak, sosyal kaideler ve gelenekler hususunda, 18.yy’dan 19.yy’la aktarılmış olan iyi veya kötü tüm mirası ele geçirmeye ve yeni galip medeniyetin hiçbir etkisini kabul etmemeye çalıştı. Onu öğrenmek ve anlamak için zaman harcamaya değer bulmadı.

Bu grubun batı medeniyeti ile ilk çatışmasında benimsediği mukaddesat kurtarıcı tutumu, bu gün bile her hangi bir değişiklik olmadan hala devam etmektedir. Neyin alınmaya, neyin atılmaya değer olduğunu öğrenebilmek için ne geçmişin mirasını nede yeni medeniyeti ciddi olarak tetkik ettiler. Mağlubiyetimizi hazırlayan düşünce ve hareketlerimizdeki hataları bulmak veya bir ulusun km’lerce uzaklardan gelip bizi tahakkümü altına almasını sağlayan ilim ve istidadını araştırmak için köklü bir teşebbüste bulunmadılar.

Bu hususlara dikkat edecekleri yerde bütün güçlerini evvelki vasiyeti devam ettirmek için harcadılar.

Bu günde hala o şekildeler. Eğitim sistemleri 19.yy’lın başında nasılsa hala aynı. Eğlenceleri, problemleri, düşünce tarzları, çalışma metodları, dünyalarının hususiyetleri, iyi ve kötü ne var idiyse hepsi aynı devam etmektedir.

Bu gaflet ve ataletin sonucunu şu 4 başlıkta değerlendirmek gerekmektedir.

İnanç ve inançla ilgili diğer değerleri koruyan statüko sağlama çabaları ilk zararlı sonuçtur.

Gerileme ve bozulma döneminde bizim dini görüşlerimizin ve dini gruplaşmalarımızın bir parçası haline gelen bütün zafiyet ve hataları onlar eksiksiz bir şekilde devam ettirdiler.

Mirasın bu karma karışıklığı bizim kısmetimize düştü. Şimdilerde de İslam inkılabı yolunda, Batılılaşmış sınıfların mantalitesi kadar ciddi bir engel haline gelmeye başladı.

Gaflet ve atalet içerisinde olanlar, normalde görevleri olduğu halde inancımızı, ahlakımızı ve medeniyetimizin özünü gereği gibi koruyamadığı için zararlı olmuştur.

Evrensel olan Kur’an hükümlerini bu güne aktarmada yetersiz kalınmış ve içtihad kapısı kapatılarak din durağanlaştırılmıştır.

- Bizim dindar sınıfın korumaya çalıştığı İslami ve gayri İslami gelenekçiliğin kaynaşması meselesi, hem düşünce hem de aksiyon açısından toplumun zengin ve entelektüel kesimleri için hemen hemen bütün cazibesini yitirmiştir.

Bir taraftan düşman bir medeniyet –zihinler çelen, kalpler fetheden ve gözleri kamaştıran muhteşem materyalleri ve kaynaklarıyla- gelişirken, diğer taraftan  İslamiyet zihinleri tatmin etmekten uzak tartışmalar, teolojik eğlenceler ve diğer entelektüel tembellik şekilleriyle sadece kalplere hitap etmek veya göze hoş görünmek şeklinde gösteriliyordu.

Bunun bir neticesi olarak maddi zenginlikler ve kendi düzenlerine göre akli yeteneklere sahip kişilerin dinle en ufak bir ilgileri dahi kalmadı. Sonunda batı medeniyeti tarafından yutulup gittiler.

Böylece bizim dini mirasımıza iliştirilmiş olan mesuliyet yavaş yavaş maddi, zihni ve sosyal bakımdan sıradan insanların hususi bir görevi haline gelmiş oldu.

- Bu politikanın getirdiği en büyük kayıp, din adamlarının müslümanların liderliğinden kovulmuş olmasıdır.

Bu konuda merhum Nurettin TOPÇU’nun şu sözlerini hatırlamak gerekir. “…Devlet memurundan din adamı olmaz, mevlithanlarsa bu ülkedeki en büyük soygunculardır…”

Batı düşüncesini içselleştiren birinin Müslümanlara liderlik yapması demek, Müslümanları topluca uçurumun kenarına sürüklemekten başka bir şey olamaz…

Okunma : 2271