Garip Yatan Sultanlar | Karamandan.com - | Karaman Haber

Garip Yatan Sultanlar | Karamandan.com - | Karaman Haber

22 Ekim 2019 Salı
Garip Yatan Sultanlar

Kâmil Uğurlu / Mimar 

Hz. Pir Mevlânâ Celâleddin, Konya’yı öylesine himmet ve himâyesine almıştır ki, bu iltifata layık olabilmek gerçekten marifet ister. Hz. Pir buyurur ki:

“Konya Şehrine ‘Medinet-ül Evliya (Evliyalar Şehri) lakabını veriniz. Çünkü, her kim bu şehirde dünyaya gelirse velî olur. Nihayet bütün dünyadan manevî erler bu tarafa yöneldikçe burası öyle güzel olacak ki, ölüler bile dirilmeye heves edecekler..”

Mevlânâ Müzesi ihtisas Kütüphanesinde (Nu: 2176’da kayıtlı) bir yazma eser var. (Hazâ Mecmua-ı Enbiyâ-ı İzâm ve Evliyâ-ı Kirâm Rahimetullah) Hz. Mevlânâ’dan başlayarak, bu asrın başına kadar gelen zaman içinde, Konya’da medfun olan din ulularının, Allah sevgililerinin adlarını veriyor bu eser. Kitabın yazdıkları içinde on yedi peygamber var. Ayrıca adları “Çelebi Baba, Baba Sultan, Dede Sultan, Şeyh Halife” sıfatlarıyla birlikte söylenen (Üç yüz onyedi) din ulusu yine şehir Konya’da yatmaktadırlar. Şehrin ilçeleri bu hesabın dışındadır. Bu derecede bereketli ve mübârek belde çok değildir. Bütün bu yatanlar, bu toprağın bizim olduğuna, ezelden-ebede bizim olduğuna dair tapu senetleridir.

Alâeddin Tepesi’nden kuzeye, Ankara yoluna giderken, tepeye yakın, birkaç yüz metre mesafede, yan yana iki kümbet var. Birinde Ulaş Baba adında bir din ulusu yatar. Ta Selçuklular zamanında uzanmış oraya. Tepesindeki türbe de bugüne kadar gelmiş, Ulaş Baba’nın vakıflarıyla. Zamanında “Vâdi-î Merâm”da otururmuş. Meram’a bir kalenderhâne, bir zâviye yaptırmış. Değirmenini ve diğer emlâklerini bunlara vakfetmiş. Türbe, Selçuklu türbe mimarisinin temiz örneklerinden biri. İçindeki sanduka veya sandukalar çoktan yağma edilmiş, iki katlı yolun hemen kıyısında kalmış şimdi. Mimarî kişiliği öylesine güçlü ki, etrafındaki çağdaş mimarların çağdışı eserleriyle hafiften dalga geçer gibi dimdik duruyor. Asırların kahrına, ihmaline göğüs gere gere gelmiş bugüne. Türbenin bağlı olduğu bahçenin sahipleri ile görüştük. Mamure, çok eskiden beri bu ailenin tapusu içinde görülüyormuş. Aile, ilgililerle görüşmüş. Türbe ve civarındaki arsayı bağışlamayı teklif etmişler “Burasını düzenleyin, çevreyi tanzim edin, bağışlayalım” demişler. Aile, zaman zaman türbeyi talan etmeye gelen define arayıcılarının bu tatsız ve kanunsuz ziyâretlerinden bıkıp, usanmış. İçindeki Sultan şu anda uyuyor ve dipdiri, ayakta bekliyor.

Aynı türbenin hemen elli metre ötesinde “Kalenderbaba”nın türbesi var. Bu türbe de yine bir ailenin bahçesinde. Yanına yığılan odun-kömür, el arabası, tahta-taraba ile tezat bir biçimde duruyordu, kısa bir süre öncesine kadar.

Bu türbenin de tertemiz bir mimarisi var. Sekiz cepheli ve mahruti kubbeli. Tuğla ve taş malzemeyle inşa edilmiş. Diğer birçok türbe gibi iki katlı. Kabir ve sanduka çoktan çalınmış, yağma edilmiş.

Bu mâmureyi bahçe tapusu içinde muhafaza eden aile, zaman zaman Türbeyi evin bir bölümü gibi kullanmış.

“Burada bizim ceddimiz yatıyor” diye saygıyla koruyor idiler. Halk buraya kimi zaman “Kalender Baba” kimi zaman “Kesikbaş Türbesi” diyor. Aslında türbe, Şeyh Ebubekir Niksarî adında bir allâme için yapılmış.

Aynı mahallede, aynı yolun üzerinde, az daha ileride bir başka güzel kümbet, iki kerpiç evin arasına sıkışmış, gizlenmiş, gelenden geçenden yüzünü saklar durumda, bekliyor.

Vakıf kayıtlarında mescid olarak geçiyor. Adı Halka Beğuş. Mimarisi Selçuklu türbe mimarisinin çizgilerini taşıyor. Türbe, sandukası kaybolduktan, kabri açılıp taşındıktan sonra bir süre mescid olarak kullanılmış. Vakıf kayıtları bu devre ait. Mescidlerin kapatıldığı devirlerde kütüphaneye çevrilmiş. Sonra ondan da vazgeçilmiş. Evi, türbeye bitişik olan aile bir süre depo olarak kullandı. Türbe yan beline kadar toprağa gömülmüş durumda idi, kurtarıldı. Restorasyonu başarılı değil.

Türbenin vakfiyesinde, buranın mescid olarak kullanılması durumunda, “çarşamba ve perşembe günleri imamın Kur’an okuması ve imametliği karşılığında” hamam önündeki dükkânın geliri vaat edilmiş.

Eflâki’nin “Ariflerin Menkıbeleri” adlı eserinde bu türbenin adından bahsedilir. Halka Beğuş, “kulağı küpeli” manâsına Farsça bir tâbirdir. Eskiden mertebe sahibi erkeklerin kulağına küpe takması geleneği vardı. “Kulağı küpeli” Türk devletlisi bu kümbetin alt katında yatmaktadır. Kemiklerini kaldırıp, Musalla’da herhangi bir yere gömmüş olsalar bile Halka Beğuş Sultan mânâ âleminde burada yatmaktadır.

Eser, mimari özelliği olan çok güzel bir yapı. Yine bu eserin çevresi de açılmaya uygun durumda. Çevre tanziminin kapsamlı yapılması gerekiyor.

Devlet Hastanesi’nin bahçesine muttasıl bir başka türbe “Kesikbaş Türbesi” adıyla biliniyor. (Bazıları yanlışlıkla bu Türbeye Ulaş Baba, gerçek Ulaş Baba Türbesine de Kesikbaş Türbesi derler. İ. H. Konyalı)

Çok değerli bir eser olan Türbe, bugüne gelen ecdâd yadigârlarından biri. Konya halkı idam edilenlere “Kesikbaş” der. Vakfiyelerde bu “Kesikbaş’ın kim olduğu tespit edilememiş. Fakat türbenin mimari görkemi, içinde yatanın önemli bir kişi olduğunu anlatıyor. Esasen herkesin türbe yapamadığı, hâttâ türbe yaptıracak varlığa sahip olanların bile istediklerinde türbe yaptıramadığı düşünülürse, içinde yatan zâtın dini bir önemi olduğu ve gadre uğradığı anlaşılıyor.

Bu türbe de ilgi bekliyor.

Bu dört güzel eser de, Musalla civarında ve bir mahallenin bir bölümünde. Konya’da her mahallede, bir tane değil, birkaç tane, ta Selçukludan bu yana ayakta kalan ata yadigârı bulunuyor. Cami, mescid, şadırvan, imarethâne, tekke, zâviye, medrese ve hanegâhlar dışında sadece türbe ve yatır olarak Konya’da semt başına nerdeyse on mamure düşmektedir. Bu bereket başka yerde yoktur.

*  *  *

Şu anda İnce Minareli Medrese’nin tam arkasındaki Levanten tipi evde oturan Fahrettin Paşa (Fahrettin Altay), evinden Alaaddin Tepesini iyi göremiyor diye, İnce Minare’nin yan oda kubbelerinden ikisini yıktırmıştır. Bu müthiş olayı resimleyen ve dehşet içinde kalarak durumu Ankara’ya bildiren İngiliz Prof. R.M. Riefstahl’ın belgeleri mevcut olduğuna göre, Kadir Mısıroğlu’nun aynı Paşa’ya ait benzer iddiasına inanmak o kadar zor gelmiyor insana. Üstelik Mısıroğlu bâzı tanınmış kişileri de şahit gösteriyor.

Bu iddia aynen şöyledir:

“...Anadolu’yu Müslüman yapan Selçukluların bütün türbeleri de abdesthane haline getirilmişti. Seyfettin Karasungur’un türbesini ahırken gördüm. Birisi elinde kürekle hayvanların pisliğini cenazelik deliğinden cenazelerin bulunduğu yere atıyordu. Hayvanların sidikleri de buraya akıyordu. Kendileri de içlerini buraya boşaltıyorlardı. Burası hayvanlarla bu kişilerin helâsı halinde idi.

Mevlânâ’nın babası Bahaeddin Muhammed Veled’in oğullarına medrese yaptıran büyük Selçuklu Veziri Gühertaş’ın Karaarslan tarafındaki türbesinin üst kısmı tamamen yıkılmış, abdesthane haline gelmişti. İşte bu şeâmetli devirde sultan İkinci Kılıçarslan’ın ve altı hükümdarın içinde bulunduğu ve birçok prens ve prensesin sandukaları bulunan türbesine de kara kilit asılmıştı. Türbe kedi, köpek, yarasa yuvası haline gelmişti. Müzeler ve Kütüphaneler Umum Müdürü rahmetli hocam Ahmed Tevhid Beyefendi’den dinlediğim tüyler ürperten, yürekler parçalayan bir davranışı burada aynen nakledeceğim. Bunu yaşlı birçok Konyalılar da biliyorlardı. Onlardan da dinledim.

O vakit Konya’da bulunan Fahrettin Paşa’da bir antika iştihası uyanmış. O’na demişler ki:

“Selçuklu Hükümdarının parmaklarında yazılı hatem yüzük bulunurmuş. Bunlar değerlendirilmeyecek kadar kıymetli olurmuş. Paşa emrindekileri türbeye göndermiş. Onlar cenazeleri çuvallara koyarak sırtlamışlar ve çıkarmışlar. Tahnitli cesetlerin parmaklarında Hatem yüzük var mıydı, yok muydu bilmiyoruz ama, Paşa bu fiil-i mekruhu işledikten sonra cenâzeleri yerlerine götürüp koydurtmamış. Dedebahçesi’nin arkasındaki Tacülvezir Türbesi’nin içine attırıvermiş. Üstadım bana şöylece anlatmaya devam etti:

Paşa bunları çıkartmış, Hatem aratmış. Sonra bunları buraya attırmışlar. Nâş’lar diri denecek kadar taze idi. Etrafında köpekler toplanmıştı. Mumyalardan birisinin böğründeki süngü yarası bile belli idi. Kafası da teninden kopmamıştı. Bu (607 H/ 1211 M.) yılında Alaşehir önünde Bizanslılarla savaşırken süngü ile şehid edilen altıncı Selçuklu Hükümdarı birinci Keyhüsrev’in cesedi idi. Bâzı tarihçiler onun başının gövdesinden koparıldığını yazarlar. Nâş’ı bu haberi yalanlıyordu. Ben bu tüyler ürperten manzarayı görünce Konya Valisi izzet Beye koştum, bu durumu anlattım. “Pekiyi kaldıralım” dedi. İkinci gün türbeye yine gittim, cenazeler köpeklerin önünde idi. Valiye üçüncü defa gittiğimde “kaldırdık beyefendi” dedi. Sordum; “Nereye kaldırıldı?” “istasyondaki Feridiye Karakolu Komiseri kaldırtmıştır.” dedi. Karakola gittim. Komiseri buldum ve şu cevabı aldım:

“Çöpçüler arabaya doldurmuşlar, bir yere götürüp gömmüşlerdir”. Cenazelerin gömüldüğü yer bile bilinmiyordu. Altı hükümdarın Nâş’ları böylece yok olup gitmiştir.”

(Şekil mecmuası. Sayı: 36 3 Eylül 1976, Kadir Mısıroğlu )

 

______________________

Notlar:

1. Fahrettin Paşa o tarihte Konya’daki ikinci Ordu Komutanı Fahrettin Altay’dır.

2. Fuar yapılmak için Dede Bahçesi civarı İstimlâklarla genişletilirken evvelce bir çıkmaz sokağın sonunda olan Tâcül-vezir Türbesi şimdi fuarın kuzey kapısı yanında olan türbedir.

3. Mısıroğlu’nun bahsettiği kemiklerin bir kısmı, bugün türbe hazirelerine tekrar konulmuştur.

Düzenleme : 08 Temmuz 2019 18:57 Okunma : 3671