Karamandan.com

Karamandan.com

20 Mayıs 2019 Pazartesi
“Fahiş Fiyatlamalar Var” Geyiğinin İlmi Reddiyesi
Mesleki başarısını oy kazanma becerisine borçlu olan insanlara SİYASETÇİ diyoruz.
Kategori : Köşe Yazıları
08 Mart 2019 23:10
 
“Fahiş Fiyatlamalar Var” Geyiğinin İlmi Reddiyesi

Mesleki başarısını oy kazanma becerisine borçlu olan insanlara SİYASETÇİ diyoruz. 

İnsanların uzuvları taşıdıkları ahlaki karaktere uygun olarak zaman içinde şekillenen nesneler olsalardı, mesela otomobillerimizin onu kullanma biçimlerimiz hakkında ipucu taşımaları gibi, siyasetçiler burun uzunlukları yüzünden kafa tokuşturamazdı.Çünkü ortalama bir siyasetçiyi tanımlamak için kullanılabilecek en basit tanımlama kronik yalancılık; yani durumun icaplarına göre  hakikate aykırı beyanda bulunmaktır.Herkesin her şeyden nem kaptığı bir atmosferde savcılarımız bu ifademe kızacaklarsa ifademiz düzelteyim:En azından dünyanın geri kalanında durum böyledir. 

Örnek verelim: Vatandaşların hayat pahalılığından şikayetleri karşısında bunun sorumluları topu taca atarak suçu satıcılara yüklemektedirler. Halbuki hepinizin bildiği gibi, aslında piyasa fiyatı denilen bir şey vardır ve genel olarak fiyatlar bu merkez etrafında şekillenir.Çünkü, tekel özelliği taşıyan bir maldan bahsetmiyorsak, piyasada çok sayıda üretici, çok sayıda satıcı, çok sayıda da alıcı vardır.Kısacası rekabet…O halde piyasa koşullarında oluşmuş hiçbir fiyat ‘’fahiş’’ sıfatını taşıyamaz.

Örneğin sabah kalktığımızda domatesin ansızın 10 TL olduğunu görseydik bu fiyata ilk bakışta fahiş desek bile hemen başka bir satıcının kapısını çalardık.Birkaç denemeden sonra malın PİYASA FİYATINI öğrenmiş olur ve aynı mal nerede ucuz ise oradan satın almayı seçerdik. Ama fiyatlar her yerde birbirine yakın ise, evimize yakın olan yerden alabileceğimiz gibi temizliğine güvendiğimiz bir yerden de yahut prestijli olduğuna inandığımız bir yerden de alabilirdik.Yani rekabetin esası fiyat olsa da, fiyat dışı rekabet teknikleri de vardır.Ve bu farklılık fahiş fiyat namıyla adlandırılamaz. Ancak bize piyasa fiyatı tabirinin sayı doğrusunda sabit bir nokta olmayıp değişken bir bandı ifade ettiğini gösterir. Halbuki buna rağmen bizler, beklentilerimizin üzerinde fiyatlamalarla karşılaştığımızda fahiş olarak adlandırmak eğilimindeyizdir. Bu hatanın sebebi söz konusu malın piyasasına olan yabancılığımızdan ileri gelir.Sektörü bilen herhangi birisiyle konuşmayı denerseniz yanıldığınızı kısa sürede anlarsınız.Çünkü fiyatı oluşturan bazı faktörleri hesaba katmamışızdır. Açıklamayı deneyeyim:

Ortalama insan fiyat teşekkülü dendiğinde maliyetlerin toplamı artı bir miktar da karı anlar. Halbuki bir malın arzındaki ani azalma (seraları sel vurması gibi) kadar, azalacağına dair beklenti de fiyatı yukarı taşır. Öte yandan ülkedeki enflasyon beklentisi de fiyatları artırır.İlk başlarda fiyat artışları, maliyet artışlarıyla paralel olarak ilerlerken, bir noktadan sonra bu bağlantı kopar.Örnek vereyim:

1 kg kağıdı 1 liraya alıp 10 adet kutuya dönüştüren satıcı, bunu sair maliyetlerden sonra %25 kar ile 5 TL ye satıyor. Paranın satıcıya geri dönüşü sırasında (üretim süreci, sevkiyat ve ödemenin vadesinin toplamı) 6 ay zaman geçiyor. Satıcı enflasyon ortamında tekrar hammadde satın almaya gittiğinde kağıdın kilosunun 1.5 liraya yükseldiğini görüyor. Bu durumda satıcı nominal olarak kar etmiş olsa bile reel olarak %25 zarar etmiştir.Ancak, satıcı hiç kağıt almayıp parasını faize yatırsa idi %9 para kazanacaktı. Bunu da eklediğimizde (alternatif maliyet) , satıcının zararı %34e yükselmiştir. ikinci aşamada kağıdı 1.5 liraya alan satıcı, ürününü 6 liraya satıyor.

6 ayın sonunda parasıyla tekrar hammadde alacağı zaman, hammaddenin 2 liraya yükseldiğini görüyor. Üretim ve satış döngüsünde dördüncü aşamaya gelindiğinde satıcı, ülkenin mevcut konjonktürü yüzünden, 2 liraya aldığı kağıdı 7 liraya satmaya niyetli iken, sürecin benzer şekilde ilerleyeciğini hesaplayarak fiyatı direk olarak 8 lira olarak belirliyor.Bu da bize, enflasyonist sürecin yükselme eğilimine girdiği zaman yükseliş trendinin niçin artan bir eğriye dönüştüğünü açıklar.Satıcılar bu noktada haklıdırlar.Aksi halde güya kar ile sattıkları fiyattan hammaddeyi yerine koyamayacaklar ise bunun adı zarardır.

Bir diğer mesele ise aramalı imalatı sorunudur. Ülkemizdeki üretim için kullanılan ithal girdi oranı  %65’ler seviyesindedir. Yani 100 liralık ihracat için 65 liralık ithalat yapmak zorundayızdır. Biz ithalatta döviz kullanmak zorunda olan zayıf bir ekonomiyiz.Bu yüzden döviz kurundaki ani artışlar ile istikrarlı artışların da fiyatlama davranışlarını değiştirme özelliklerinin farklılık taşıyacağını anlamamız gerekir.An itibarı ile ülkemizde kurlar istikrar kazanmışa benzese bile, üreticiler bu konuda yüksek bir şüpheye sahiptirler.

Olası bir kur artışına bağlı olarak ortaya çıkabilecek maliyet artışından olumsuz etkilenmemek için fiyatlar kurlardaki düşüşe paralel olarak düşememektedir.Buna da fiyat yapışkanlığı diyoruz ki satıcılar için makul bir tutumdur. Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir anekdot da  işaret etmeliyiz: Baz etkisi... yani maliyetlerdeki ani yükselişler fiyatlara ortalama 3 ila 6 ay sonra yansır... Geri çekilmelerde ise bu süreç daha da uzayacaktır... Nitekim şubatta başlayıp Ağustos’ta zirvesini bulan kur şoku sonrasında açıklanan ÜFE ile TÜFE arasındaki ÜFE aleyhine olumsuz farkın açıklamasını, talepteki gerilemeyle birlikte bu amile yaptırıyoruz.

Bir diğer hususi faiz hadlerindeki yükseliştir: Bir yatırımın fizibilitesi yapılırken yatırımın kendini amorti etme süresi 7 ila 10 yıl civarında ise bu yatırım evrensel ölçekte ekonomik kabul edilir. Ancak, günümüz Türkiye’sinde faiz hadleri %20 iken, para bileşik faize konulduğunda kendisini 10 yılda 4 e katlamaktadır. Bu durum, ülkedeki krizi önceden öngöremediği için iflas eden firmaların doğuracağı boşluğu dolduracak yeni yatırımların yapılamayacağı anlamına gelir. Ortaya çıkan üretim eksikliği şartlarında çalışmaya devam eden sağlam firmalar, artan üretim hacimlerine nazaran artış hızı daha yüksek bir talep ile karşılaşacaklarından fiyatlarında ek artışlara gideceklerdir...

Kur şoku sonrasındaki kur artışıyla orantısız olarak ortaya çıkan fiyat artışlarının ekonomik sebeplerini açıklamaya katkı sağlayıcı en az 10 tane daha sebep zikredilebilirse de buna gerek duymuyorum. Çünkü buraya kadar ki açıklamalarımızdan fiyatlama davranışlarındaki bozulmanın gerçek sebebinin, paranın kıymet ölçüsü  olma vasfının aşınmasıyla ilişkili olduğunun anlaşıldığını umuyorum. Bu da bize Türk Lirasının sahibi mevkiindeki Merkez Bankasının gerçek görevinin fiyat istikrarını sağlamak olduğunu gösteriyor. Merkez Bankasının kullandığı faiz enstrümanı bu noktada bağımlı değişken olarak ele alınmalıdır. Ancak Türkiye pratiğinde siyasi mülahazalarla faizleri baskı altında tutmaya kalkışıyoruz. Sonuçta varılacak denge faiz seviyesi çok daha yüksek oluyor...

Peki faiz illetiyle ne işimiz var bizim? Faizin varlığına tüm toplum karşı iken nasıl oluyor da faize muhtaç oluyoruz? Verdiği kararların neredeyse tamamını bir parmak şıklatma kolaylığı ile yürürlüğe koyan Sayın Başkanımız nasıl oluyor da faizlere söz geçiremiyor?

Türkiye ekonomisinin bazı yapısal sorunları vardır. Bunlardan birisi de zaman kesintiye uğramakla birlikte 250 yıldır süregelen toplam üretim ile tüketim arasındaki negatif farkla yaşama tebelliğidir. Yerkürenin herhangi bir ülkesinde bu fark sadece 3 şekilde finanse edilebilir: Varlık satışı, para basmak ve borçlanmak. Türkiye Cumhuriyeti, henüz ''yerli ve milli'' kavramıyla tanışmadan önceki yakın gelecekte, ''Babalar Gibi Satarız!'' sloganı mucibince denetleyici kurumların nezaretinden uzak fakat halkımızın yüksek teveccühleri eşliğinde varlık satışı ile finansman imkanlarını çoktan tüketmiştir. Bunu geçiyorum. Para basmak ise ithalat söz konusu olduğunda bir seçenek olamaz; çünkü Türkiye Ekonomisi kendi milli parası ile borçlanmak veya ikili ticaret yapmak kudretinde değildir. 

Bu konu, Pinokyo’ların iddialarının ekonomi biliminin hakikatlerine tosladığı alanlardan birisidir ve izahtan varestedir.Yine de okuyucularım açıklama isterlerse konuyu müstakil bir çalışmada ele almaktan da imtina etmem. Demek ki elde kalan yegane araç borçlanmadır...Yani elinde tasarruf fazlası olan, çoğunu gavur olarak adlandırdığımız dış dünyanın özel ve tüzel kişiliklerinin kapısını çalmak.Bu kişi veya kuruluşların ülkemize borç vermeleri demek, paralarını bize hibe etmeleri değil kiraya vermeleri demektir. Haliyle kiranın da bir bedeli vardır ki buna faiz diyoruz.Vade sonunda üzerinde anlaşılan bir fazlalıkla beraber geri ödemeyi taahhüt ederek kiraladığımız para...

Bu karşılıklı rızaya dayanan bir anlaşma biçimidir evrensel bazı formları vardır.Genel olarak ülkemiz aldığı borçların vadesini dikkate alarak yeni borçlanmalar yapar. Yani bir taraftan borç öderken, bu borçları ödemek için sürekli borçlanmaya devam eder.Esasen de bir borç ödeyicisi sayılmaz. Çünkü her zaman borçlanma miktarının ödeyeceği miktardan fazla olmasını ister.Bu fazlalığı da afiyetle harcanır; borcun sürekli artmasının sebebi de budur. Paranın diğer mallardan çok bir farkı yoktur: Bazen çeşitli sebeplerle bolca üretilir, bazen de kıtlaşır.Bolluk zamanlarında para ucuzlar, erişmek de kolaylaşır.Yani faizler düşer.Bazen de tersi olur.İşte ülkemizde kıyamet de o zaman kopar.Tabi ki başkaca bazı şartlarla da öpüşmesi kaydıyla.


Türkiye tarihinde ne zaman ihracatın ithalatı karşılama oranı %70’lerin altına düştüyse, kısa bir süre sonra kur patlaması yaşanmıştır. Oranın bu seviyelere gerilemesi, ekonomideki aşırı ısınmanın; yani taşınması mümkün olan azami büyüme haddinin aşılmasının sonucudur. Bu sürdürülemez dönemlerde halk refah içindedir. Seçilmişler küçük dağları ben yarattım edasın taşırlar. Coşkuludurlar. Gayet normaldir. Böylesi zamanları mercekle incelerseniz, küresel mukayesede, düşük kur yüksek faiz politikasının uygulandığını görürsünüz. Muhtemelen de seçimlerin arefeleridir. Bu arada parantez içinde belirtmeliyim ki; enflasyon %5 iken uygulan %6’lık faiz, enflasyon %26 iken uygulanan %20’lik faizden çok daha büyüktür. Yani? Halihazırdaki ekonomik dengede uygulanmakta olan faiz seviyesi olması gerekenden çok daha düşüktür. Bu ise sakıncalı bir durumdur. Çünkü ekonominin çarklarını çevirmek için kronik olarak dış finansmana bağımlı bir ülke iseniz, faiz hadleriniz enflasyondan büyük olmalıdır ki finansman bulabilesiniz...Nitekim temmuz ayından itibaren ülke ekonomisi net döviz ödeyicisi durumundadır ki bu durum değişmezse, üç vakte kadar kurlarda yükseliş dalgasının gelmesi kaçınılmazdır.Buraya kadar anlatılanlar ışığında bakarsak:


An itibarı ile Türkiye'de yaşanmakta olan hiçbir şeyin sebebi ve izleyeceği muhtemel seyir ekonomi bilimi adına bir muamma değildir. Hal böyle iken bu durumu dış saldırı olarak açıklamaya çalışmak arsızlıkta Pinokyo' ya parmak ısırtır. Aksi iddia doğru olsaydı, faiz hadleri ile kur arasındaki ters korelasyonun kopması icap ederdi. Yani kurların faize duyarsız kalması gerekirdi... Halbuki faiz hadleri TCMB tarafından Eylül ayında 6.25 baz puan yükseltilir yükseltilmez kurlarda %30’luk bir gevşemeye şahit olduk.Ve dikkat ederseniz, ekonomik saldırı geyiği artık siyasiler tarafından dile getirilmez olmuştur.Hele seçimler de ortadan kalksın; ondan sonra görünüz...Konya'da halka hitaben konuşurken kullanılan ''Faiz Lobisi'' tabiri yerine, Londra'da kümelenmiş ''Uluslararası Yatırıcımcılar'' tabiri kullanılmaya başlanacaktır... Alın size kehanet (!).

Gerekli ilmi temellendirmeler inşa ettiğimize göre, ''Fahiş Fiyat'' yaftalamasına geri dönelim: Fiyat, her şeyden önce bir sinyaldir. Ekonominin de temeli... Bir malın fiyatı gerçekten fahiş olabilse, yani üreticisi aşırı kar sağlayabilse... Hadi bunu da açıklayalım:Üretici, diğer mal guruplarının üreticilerine nazaran daha fazla kazanabilse, ekonomik birimler derhal o sektöre yöneleceklerdir.Çünkü fahiş fiyatın anlatılanlar dışında tek bir sebebi olabilir:Talebe nazaran arz eksikliği...

Arz eksik iken fiyatlara baskı olmazsa, kısa zamanda arz artacak ve fiyat dengelenecektir.Arz kısıtı altında iken fiyatları uzun süreli baskılama denemesine  gelince:İddia ediyorum buna hiçbir liderin, hiçbir devlet modelinin, hiçbir ideolojinin, hiçbir dini inancın zaten gücü yetmez.

Çünkü o zaman, peygamberin lanetlediği karaborsa uygulaması ortaya çıkar...Ve engellenemez...Pratik hayattan bir örnek:Bir kg esrarı yetiştirmenin normal ekonomik maliyeti, 1 kg nane yetiştirmekten daha fazla değil iken, 1 kg esrar, perakende fiyatıyla 1 ton naneye eşdeğerdir.Çünkü kanuni yasaklama, bu üründe bir çeşit karaborsacılığa yol açmaktadır.Arzın tamamını bir çırpıda emme gücündeki talep sebebiyle de fiyat seviyesi çok yukarda teşekkül etmiştir.Görüldüğü üzere, hiçbir tatbikat bu ürünün üretiminden kazanılacak toplam hasılatı aman azaltamamaktadır.Kolluk kuvvetlerinin esrar üreticileri üzerindeki baskıyı artırdığı dönemlerde ise mesela  10 liralık esrarın fiyatının 50 liraya yükseldiğini gözlemleriz.Miktar sınırlaması altındaki bir malın izleyeceği fiyatının izleyeceği güzergahı açıklamak bakımından güzel bir örnektir...

Toparlarsak: ekonomimizdeki yapısal bozukluklardır ki, ortalama her 8 -10 yılda bir defa, herhangi bir dış saldırıya gerek duyulmaksızın ekonomimize diz çöktürmektedir. Yoksa adama sorarlar: ABD yahut yahudiler niçin Avrupa’nın lideri konumundaki Almanya' ya saldırı düzenleyip 650 milyonluk Avrupa ekonomisinin dümenine geçmiyorlar? Pinokyo’luğa münasip bir başka husus: Türkiye’nin borcunu ABD veya Japonya ile kıyasladıktan sonra borcumuz çok az şeklinde açıklama yapmak. Çünkü Japonya kendi parası ile borçlanabilmektedir. Ve canı isterse, matbaasını çalıştırıp borçlarını değeri pula dönmüş yen ile anında ödeyebilir.Ama Türkiye'nin borçları döviz cinsinden olduğu için aynı şansa sahip olamaz.

İşin aslı şudur ki, Türkiye'nin borçlarını ödeyebilmesinin tek yolu tasarruf fazlası yaratmaktır. Bunu da mevcut üretim biçimiyle, yöntemleriyle ve çeşnisiyle yapamaz. Zaten sorun da budur. İhracata konu olan mallarımız arz esnekliğinden uzak ilkel mallar iken, ithal mallarımızın çoğunluğu ikamesi olmayan teknik cihazlar, enerji ve aramalarıdır. Harcamanız gelirinizden fazla ise, bunu finanse etmek için faiz ödemek zorundasınızdır. Borcunuz arttıkça risk priminizdeki artışa uygun olarak faiz hadleriniz de artar. Ödeyeceğiniz faiz miktarını siz değil, size borç verenler takdir ederler.bence gayet adil...Üstelik faiz mukabili borç isteyeceğiniz kişi ve kurumların karşısına geçip, Temel fıkrasına eş bir mantıkla ''Faiz bütün kötülüklerin anasıdır.'' derseniz adamlar sizi tımarhane kaçkını yerine koymakta haksız sayılmazlar.

Demek ki faiz son derece basit bir şeydir dostlarım: Tekrar edelim: Parayı kullanmanın kirası... Faize karşıyım demekle faize karşı olunamayacağını 2003 ile 2018 arasında gördük.Müslüman Türk halkının faizi yasaklayan 1000 yıllık inancı nasıl da FED kararları karşısında paspasa döndü hep beraber şahit olduk...Aranızda ''ben faizli bir muamelede taraf olmadım'' diyebilecek babayiğit varsa bir adım öne çıksın...Hayatını kendisi kazanmak ve kendi kazandığı parayla ailesinin geçimini sağlamak ön şartımdır...Aslında ülkeye yapılan bir dış saldırı varsa o da yabancı sermayenin bedavadan az pahalıya ülkeye kapıdan bacadan akmasıydı.Bu bol para yüzünden üretim ekonomisi olma hayalini hizmet sektörü marifetiyle yalancı büyümeyle takas etmiş olduk.ABD koskoca Lehmanların iflasını beraberinde getiren tarihi krizini, emisyonu artırarak bizim gibi anlayışı küt ülkelere ihraç etmiş oldu.Ama hala ''minare'' yi gösterip onun bir kuyu olduğuna yönelik beyanatlar dinliyoruz.

Son verirken iki cümle ile de Tanzim Satışları uygulamasına değinelim: Fiyat mekanizmasının işleyişini olumlu yönde değiştirecek bir uygulama değildir. Üreticiyi sübvanse ederek de fiyatları düşürebilirlerdi. Yahut fiyatlara dokunulmazdı da bu uygulamanın kamuya getireceği mali yük, alt gelir gurubuna vergi istisnası tanınarak üstlenilebilirdi. Yahut alışveriş kuponu dağıtılabilirdi...

Ama en başında tanzim satışın piyasayı düzenleme amacı taşımadığını, düşük gelir guruplarının devlet tarafından fonlanması gayesini matuf olduğunu söyleseler durum değişirdi... 

Faydasını ve zararını da bu çerçevede tartışabilirdik...

Gelgelelim Pinokyolar müşterilerini ortalama eğitim seviyesi ortaokul 2 ye denk gelen manipülasyona elverişli kitleler olarak değerlendiriyorsa, üstelik amaca giden yolda her türlü yönteme başvurmak da mübahsa, kendilerine yepyeni bir slogan hediye edebilirim: Yaşasın popülizm, kahrolsun hakikatler!

Okunma : 1066
maboto
guney sigorta
EKSPERTİZ
KORKMAZLAR
Gündem haberleri
Karaman'da mera kavgası 4 yaralı
18 Mayıs 2019 Okunma: 14411 Asayiş
Karaman'da gençlerin intihar girişimleri arttı
18 Mayıs 2019 Okunma: 12921 Asayiş
Eski muhtar bacanağını ve iki çocuğunu öldürdü
17 Mayıs 2019 Okunma: 9526 Asayiş
Son dört günün en çok okunan haberlerini gösterir
Ayın en çok okunan haberleri için tıklayın