Fadime | Karamandan.com - Karaman Haber

Fadime | Karamandan.com - Karaman Haber

03 Aralık 2020 Perşembe
Fadime

Anasının adı Ayşe idi, köyde halk, Aşşa diye değiştirmişti bu adı.

Omuzunda tüfeği, belinde sarılı darabulusu içinde tabakası ve iki parmağının arasından kendi sardığı tütünü hiç eksik olmazdı. Köylüler ona bu sebeple “Erkek Aşşa” lakabını takmışlardı. Mertti, tasviri mümkün olmayan bir Anadolu anasıydı. 

Ailenin reisi oydu, kocası Ahmet amca da ona tabi idi her hususta. Yaylaları, sehilleri o idare ederdi. Tarlaları, bahçeleri o sürer, o ekerdi, harmanları o kaldırırdı.  

Rızkı veren Allah’tı, ne verdiyse alırdı, Allah ona yedi çocuk bahşetmişti. Fadime onların en küçüğüydü. 

Fakirlik işte, köyün sığırları her sabah pınarın gözünde toplanır, onları mal başı bir yufka ekmeğe gütmeye giderdi Fadime.

Makiyle dolu dağlarda, o çalı benim, şu çalı senin, akşam olurdu her gün, o da ailesinin ekmeğini kazanmış olurdu peşin peşin. Onu en fazla yoran öğlen sıcağında böğelek tutan sığırları kaybetmemek için harcadığı çabaydı. 

Beş sınıflı ilkokula hiç gitmedi. O aileye ekmek getiren bir kapıydı çünkü. 

Anası ailecek yaylalarda ekinleri toplamışlar harmana biriktirmişlerdi. Yörüklerden iki gölük tutarak üç günde dört malama harmanı hallettiler. 
Çocukların erkek olan büyükleri katırlarıyla buğday ve samanları köye çekiyorlardı. O da torunu Hacer’le yaylada kalmıştı. İlk yağan yağmurla tarlalar yumuşayacak, onlar da gelecek senenin yatırımı olan ekinleri ekip köyün yolunu tutacaklardı. 

Günlerdir damla yağmur düşmedi. Bütün yaylacılar ekinleri ekmeden köye dönmezlerdi, herkesin gözü gökteydi. Bir yağmur yağsa yarı çakıllı tarlalarına tohumları atıp sabanla karalayıverip kaçacaklardı buradan, çünkü yağmurun ardı bu aylarda yaylalarda kesin kar olurdu. 

Keliflerinin kıl çuldan kapısını araladı, saat yoktu ama gece yarısından çok sonralarıydı. Ülker kuşluk vakti gibi iki adam boyu kaşlardan yukarı çıkmıştı. 

Geçen sene kestikleri çebicin derisini çayıra sererek yatsı namazını kıldı. Ay eydindi, etrafta çıt ses yoktu. Az aşağıda akan dereden kurbağa sesleri bile gelmiyordu. Islıklarıyla sürüleri yönlendiren çobanlar da uyumuştu. Az ilerideki Yörük obalarının çadırlarından süzülen çıra ışığından başka ayakta bir şey yoktu. 

“A güzel ırabbım herkes yatsa da senin ayakta olduğunu biliyorum, beni duyduğuna da inanıyorum rahmetini boşaltıver şu kuru topraklara da biz de gidelim gayrı köyümüze” diye dua etti. 

Sabah namazına kalktığında çok ayazdı. Hacer’in açılan üstüne yorganı iyice örttü. Köye dün ikindin saman ve buğday götüren çocuklar da gelmek üzerelerdi. 

Kelifin önüne kurduğu ocağı ıldırattı, Sacayağına altı kara bir tencereye su koydu. O hışıl hışıl kaynamaya başlamadan patetesli çorbanın patates ve soğanlarını soymuş tavada kuru firekle tereyağının içine atmıştı. Tencere kaynayınca ikisini birleştirdi. Biraz beraberce fokurdadıktan sonra bir avuç da bulgur atarak çorbayı hazırlamıştı.

Ortalıkta sesler çoğalmaya başladı. İlk ses verenler bu toprakların asil sahiplerinden olan vefakâr serçelerdi. Ardıcı, Alası, sarısı, kırı, güdüğü ve kayası ile insanlara yarı bağlı ve evcil olan serçeler ötmeye başladılar. 

Yakınlardaki keliflere yavaş yavaş köyden gelenlerin olduğu, at, katır ve eşek sesleriyle belli oluyordu. Gözlerini Beğbunarı taraflarında gezdirdi, daha onlardan görünen yoktu.

Hacer de kalkmış gözlerini ovuşturarak dışarı çıkmıştı, oradaki helkeden biraz su alarak yüzünü yıkadı. 

Dayımgil yok mu? daha mona? Dedi. 

Yok guzum, çorbamız şişmeden biz yiyelim, onlar da gelince yerler, deyip ortaya yufkaları tavladığı azık alasını açıp sabah çorbasını yediler. 

Az önceki güneş aniden kayboldu, bulutlar hızla bir araya gelmeye başladı, gökyüzünde ani bir hareketlenme başlamıştı.

Yer yer gök gürlemesi duyuluyordu. Hacer, mona buraya da yağacak mı? Dedi.

Bilmem guzum, yaz yağmuru bu, belli olmaz, atın bir yelesi görür diğeri görmez demişler. 

Derken iri iri yağmur taneleri düşmeye başladı. Monası Hacer’i içeriye soktu. Kendisi geceleyin yaptığı duayı mırıldanırken gök gürlemeleri yaklaşmaya başladı. Önce gökyüzünden bir ateş kıvılcımı çakıyor sonra da onun gittiği yerde büyük bir gürleme duyuluyordu.

Hacer çocuklardan duymuştu: “İneğim sağma” diye bir şey varmış, yaz günleri yağmurdan sonra görülen allım yeşillim bir şeymiş, gökyüzünü dev bir yay gibi çevirirmiş, yağmurdan sonra güneş çıkınca görülürmüş ve altından geçebilirsen her dileğin kabul olurmuş.

Hacer uyuklamıştı, yediği hafif çilempinin etkisiyle hımıra kalmıştı. Büyük bir gürültüyle uyandı. İneğim sağmayı kaçırmamak için hemen dışarı çıkmalıydı. 

Çıktığında monasını yere yıkılmış halde gördü, hiçbir şey bilmiyordu, mona mona! Diye elledi, kıpırdamıyordu. 

İlk defa ölümü görmüştü, ilk defa diyoruz da zaten kendisi sekiz on yaşlarındaydı. Ağlamaya başladı, monasının rengi atmış soğumaya başlamıştı.

Az önce kelifin üzerine düşen yıldırım onu hayattan ve Hacer’den koparmıştı. 

Yağmur iyice hızlanınca monasını içeri almaya çalıştı ama başaramadı.

Az sonra dayısı köyden katırla geldi, bu iş ona düşmüştü.

Fadime, yayladan dört kişinin omuzunda salla on saatte köye getirilen anasının tabutuna kapanıp uzun süre gözyaşı döktü, ağladı. 

Anasının ölmesiyle Fadime’yi ilçeden birisine dutma verdiler. Köyde buna hizmetkârlık da derlerdi. 

Adını Fatma olarak değiştirdikten sonra büyütüp bir nasibine baş göz etmişlerdi.

Şimdi Marmara mı Ege mi bir sahil kasabasında ailesiyle yaşamakta, sılaya, gitti gideli bir defa gelmişliği vaki oldu.

Mükremin Kızılca

Okunma : 1734