Dünyanın Öte Ucundaki Gülistan | Karamandan.com - Karaman Haber

Dünyanın Öte Ucundaki Gülistan | Karamandan.com - Karaman Haber

24 Şubat 2020 Pazartesi
Dünyanın Öte Ucundaki Gülistan

Dünyanın Öte Ucundaki Gülistan; VANCOUVER ŞEHRİ.

Kanada’nın en batısında, Pasifik Okyanusu kıyısında, Amerika sınırına yakın bir şehir kurmuşlar vaktiyle ve adına “Vancouver” demişler.

Gerçi batının birçok yerinde de öyledir ama özellikle bizde orman, ağaç, çiçek, su, vb. gibi unsurlar şehircilikte görsel malzeme olarak kabul edilir ve “dokunulmazlar” listesini oluştururlar. Bunların bazen yakınına, bazen uzağına, altyapı servisleri daha ekonomik uygulanabilsin ve çalışsın diye bazen tarım topraklarının tam ortasına şehirler plânlanır. Ve onlar uzaktan bu seyirlik alanları temaşa ederler. Bu, çağın “çağdaş şehircilik anlayışıdır.”

Burada öyle yapmamışlar, yâni çağdaş şehircilik anlayışının dışına çıkmışlar. Bu organik unsurları, ormanı, suyu, ağacı, çiçeği, böceği bir araya getirmişler, eskilerin dediği gibi usulü üzre terkib etmişler, cem etmişler, birbirleri içinde eritmişler ve ortaya garip, ama müthiş bir karışım, bir halita çıkarmışlar. Onu boyutlara taşıyıp “şehir” kılmışlar.

Adına da Vancouver demişler.

Burada gerçekten, ayak basılan veya basılmayan her yer dikkatle plânlanmış ve şehirliye sunulmuş.. Kırmızı yapraklı akçaağacın koltuğuna turuncu, ayağına sarı, tırnağına mor yapraklı ağacı dikmişler. Bahar vaktine sabah derseniz, hepsi yeşil uyanıyorlar sabaha. Kuşluğa doğru bulutlar içinde çeşitleniyorlar. İkindi vakti en güzel çağlarını yaşıyorlar. Yani son baharda, her biri ayrı renge boyadıkları yapraklarını kara yere, ayaklar altına seriyorlar ki anlatılması muhal tablolar teşekkül ediyor siyah asfaltın kara tuvali üzerinde..

Şehri sevmek, şehirli olabilmek, şehri bilmek keşke lâfla olabilseydi. Ah olabilseydi. Biz o zaman “yekpâre bir taşına âcem mülkünün” değişilmediği mekânlar içinde yaşar olurduk bugün, İstanbul’da, Suriçi’nde meselâ... Yollar, sokaklar tebessüm eden, hayırlar dileyip birbirini selâmlayan, kimsenin güneşinin kesilmediği, kapılarda birbirine yol veren, sıra ikram eden insanlarla dalga geçilmeyen, evleri, sokakları insan için inşa edilmiş, “kul hakkı” diye bir kavramın en, ama en önemli bilindiği bir yerde yaşar olurduk.

Ama şehir lâfla sevilmiyor ve lâfla şehirli olunmuyor. Bir ikindi üstü, bütün efkârınızı takınıp yürüyüşe çıkıyorsunuz, meselâ orada, Vancouver’de. Görmeyen insanlara göre tanzim edilmiş bir kaldırımda yürürken, ağaç yapraklarının ve sanki kendi kendine yetişmiş, eskilerin “hüdâ’i nâbit” dedikleri delice otların, çiçeklerin tezyin ettiği levhalara, tablolara imrenerek, irkilerek bakıyor, basıyor ve yürüyorsunuz (onların bilhassa öyle tertip edildiğini bilmeseniz de olur). Bizim, memlekette doğan güneşin bir benzeri burada da doğuyor ve batıyor. Yalnız, buradakinin ışıkları ağaç dalları arasından geçerken bir ses, bir fısıltı çıkarıyor. Bir garip uğultu, bir garip mûsiki. Ve herkes onu dinliyor, sanki dinliyor. Öylesine sessiz ki ortalık, kendi ayak sesiniz yoldaşlık ediyor size. Ve yalnızlık duymuyorsunuz.

Birbirini belirli oranlarda kesen, buluşan, toplaşan, sonra dağılan, insan nisbetine ayarlanmış ve yerli-yerine konuşlandırılmış yön levhalarıyla istikâmetinizi belirleyip âsûde yolculuğa devam edebiliyorsunuz. Yol boyu evlerin her biri ayrı fırçaların izleri. Kır evleri değil bu evler. Kır evlerinin kekremsi ve iğreti tadını hissetmiyorsunuz. Ama tabiatın da ortasında olduklarını görebiliyorsunuz. Tabiatın insanla, şehirle, vasıtalarla olan münâsebetleri kurgulanmış, ama dışarıdan bakan göze batan tarafı hiç yok. Gerçekten bu ayarlamalar, uyarlamalar, kurgular bir şehir kültürünü, dürüst bir plânlamayı ve bunların gösteriş için yapılmadığını anlatıyor izleyenlere.

Ve yarı hayran, yarı buruk, yarı kızgın ve hüzünlü, misafiri olduğunuz evin sevgili gelinine, oğlunuzun sevgi dolu evine, hayıflanarak dönüyorsunuz. Veya kendinizi zor atıyorsunuz.

Mimarî tasarımların ve teknik çözümlerin, ekonomik ve estetik kaygıyla ele alındığı belli oluyor. Farklı geometriler, farklı konumlar ve farklı ölçülerdeki parsellere uyarlanan yapılar, temel mekân değerlerini kaybetmeksizin yapılmış, bu belli oluyor. Bunu insan görebiliyor.

Bizi bir ormana, daha doğru söylenişiyle bir parka dâvet ettiler. Derin bir vâdinin iki yakasında düzenlenmiş hârika bir park. Yakanın birinden diğerine geçiş, uzunluğu yüz metreden fazla olan ve rüzgârda mendil gibi durmadan sallanan bir asma köprüyle sağlanıyor. Çelik halatla yapılmış, iki kişinin yan yana zor geçebildiği bir köprü. Uzun süren geçiş sonrasında, fırtına yemiş bir gemi yolcusu gibi sarhoş oluyor insan, içi-dışına çıkıyor. Gençler için bu belki heyecan hormonunu (adrenalin) artırıcı bir husus. Ve yerden bazen 30-40 m. yüksekte, ağaçların bir dalından öteki dalına atılan halatlar üzerinde, bu halatlara bağlanmış bir metre eninde ahşap köprü-yol ile bütün ormanı, üç kilometre ve tepeden dolaşıyorsunuz. Görülmüş şey değildir. Bizim rahmetli Evliya Çelebi görseydi burasını, nasıl anlatırdı, bilinmez. Ama anlattıklarına kimseyi inandıramazdı. Anlatılması zor bir alan uygulaması yapılmış. Olacak şey değil.

*    *    *

Vancouver, Kanada’nın en batı ucundaki şehirdir. Barındırdığı halk İstanbul’dakinin üçte-birine denktir. Pasifik Okyanusu’nun kıyısına yerleşmiş, büyük şehir tafrası olmayan, ama Büyükşehir olan bir merkezdir. Şehirciliğin kitabî, yâni teorik (nazarî) bütün projeksiyonlarını sağlayan bir şema üzerine kurulmuştur. Planlama insan merkezli düşünülmüştür. Her ülkede, her memlekette öyle değil midir, diye sual edildikte, hayır, değildir. Öyle söylenir ama öyle değildir. Fakat burada uygulanmıştır. Şehrin bütün nimetleri, hak edenlere âdilâne sunulmuştur. “Kitâbî Şehir” denilen bu usul, şark kültürü içinde yaşamaya alışmış olanlar için sıkıcıdır. Çünki sürprizsizdir. Genellikle zuhurat olmaz, insanları heyecanlandıracak konular azdır. Meselâ seyrek olarak meydana gelen bir trafik kazası, şehrin ana arterlerini kateden cankurtaranların bağrışıyla birden canlanır, heyecan kazanır ve yaralanma ile küçük maddi hasarlarla atlatılan kaza, televizyonda günboyu döne-döne verilir.

Bütün bunların yanında, ara-sıra da olsa ilginç durumlar yaşanmıyor değil. Sözünü ettiğimiz doğu-batı kültür farkını yaşayan ve yaşatan kimselere de rastlanılıyor. Yerli şehirliler bundan tedirginlik duyuyorlar. Hongkong’un İngiliz’den ayrılıp Çinli’ye devredilmesi sırasında Çin’e gitmek istemeyen Çinliler, burada ciddi bir nüfus oluşturuyorlar. Neredeyse hepsi zengin olan bu insanlar, bilhassa gençleri, bindikleri pahalı otoların (meselâ Maserati) egzoslarını, aynen bizim Bağdat Caddesi’ndeki zenginzâdeler, toramanlar gibi düzenlettirip arabaları bağırtıyorlar ve “asfaltı ağlatıyorlar” Vancouver’in yerlileri bundan şikâyetçiler, hem de çok..

*    *    *

Emperyalist İngilizler kıtaya gelince önce bu sahile indirmişler yüklerini. Bu sebeple, Pasifik okyanusu’nun kıyısındaki bu bölgeye İngiliz Kolombiyası deniliyor. Zengin bir yerli kültürünün yaşandığı bölgeyi kısa sürede tamamen zaptetmişler ve İnuit dedikleri yerli halkı kendi topraklarında paryalaştırmışlar. Onların tanrılarını ve totemlerini de hemen bir müzeye kaldırmışlar.[1]

Vancouver’in kuzeyinde, Alaska’ya doğru uzanan geniş bir alan var. Yukon denilen bu bölge altın madeni rezvervi olarak dünyanın en zengin bölgesi kabul edilir. Amerikan filmlerinde altın arayıcıların macerası genellikle burada sonlanır. Dehşetli bir coğrafyası vardır. Amerikalı, (Oakland’lı) ünlü yazar Jack London burada altın arayanlardan biri olmuş zamanında. Bölgeyi anlatan hârika hikâyeleri var.

Vancouver’da, Amerika’da olduğu gibi güç gösterme adına abartılı yapılanmalar görülmüyor. Planlamalarda çağdaş unsurlar kullanılıyor ama bunlar insan nisbetlerini fazlaca inkâr eden yapılar değil. Batı rüzgârlarının estiği bir kentte olduğunuzu elbette her adımda hissediyorsunuz. Yapılar o kültürün unsurlarını taşıyor ve gereklerini yerine getiriyor. Bâzı durumlarda farklılıklar olmuyor değil şüphesiz. O farklılıklar Vancouer’i diğer şehirlerden ayıran özellikler şeklinde kabul ediliyor. Meselâ Vancouver’liler fazla dindar değiller. Merkezde ve kenar yerleşimlerde kiliseler yok denecek kadar az görülüyor. Çan sesi duyulmuyor. Bu sebeple, mahalleler arasına gizlenmiş, kendini kaybettirmiş bir camiye rastlayınca insan fazla şaşırmıyor. Musevi mâbedi de aynı şeklideymiş, öyle söylendi.

İlginçtir, bu şehirde herhangi bir lokantaya herhangi bir saatte gidilemiyor. Hele yer ayırtılmadıysa bu tamamen imkânsızlaşıyor. Bâzı lokantalar, tam saatinde açılıyor ve belli zaman sonunda terk ediliyor. Türk, Moğol, Japon, Fransız, Arap, Kore, Brezilya, Afrika vb. yemeklerinin yapıldığı ve satıldığı yerler bolca var. Fakat sadece bunlar var. Yerli Kanada mutfağı diye bir şey konuşulmuyor. Modern çağın gereği hızlı karın doyurma sistemi bütün ebatlarıyla burada geçerli. Patates ve balık ikilisi her köşebaşını tutmuş durumda. Ve kahve. Bütün kahveciler burada mekân tutmuşlar, dükkan açmışlar. Ve hepsi de daima dolu.

Kanada bayrağında çınar yaprağına benzeyen şekil, çınar değil, bir “akağaç” yaprağıdır. Akağaç Kanada’nın millî ağacı olup çıkmıştır. Onlarca cinsi mevcut ve her alanda kendine yer bulmuş bir bitkidir. Meselâ şeker elde etmek için özel olarak yetiştirilen ormanları var. Şeker kamışı tarlaları gibi, şekeri için yetiştirilen ve çeşitlendirilen kültür alanları mevcut. Bâzıları sâdece görsel amaçlı yetiştiriliyormuş. Çünkü değişik renklerdeki yaprakları her mevsim başka renge bürünüyor. Tevatür güzel..

*    *    *

Değerlendirmeyi hangi eşiklere göre yapıyorlar bilemiyoruz ama, bu değerlendirmeyi yapan örgütler Vancouver’i “Dünyada yaşamayı güzelleştiren, yaşanabilecek en güzel şehirler” sıralamasında beşinci sırada değerlendirmişler. Bizim kanaatimiz de aynı şeklidedir. Hâttâ dördüncü sıraya bile konulabilir. Karaman, Konya, Üsküdar’dan sonra dördüncü sırada Vancouver neden olmasın...

Kâmil Uğurlu

 


[1] Bölgenin durumuyla ilgili Çağatay Bey’in (Uğurlu) verdiği bilgi şöyle: Vancouver şehrinin bulunduğu eyaletin adı “İngiliz Kolumbiyası.” İnuit, buradan kutup bölgesine kadar uzanan bölgedeki halka verilen isim. Anlamı da zaten “halk” demekmiş.

Vancouver şehrini merkez nüfusu 600 bin kişi. Bitişik yerleşimlerle, banliyölerle Vancouver Bölgesi 2.5 milyon, bütün eyalet, yani British Columbia (İngiliz Kolumbiyası) ise 4.4 milyon nüfuslu bir bölge.

Düzenleme : 04 Ocak 2020 15:19 Okunma : 1082