Duasız Aminler | Karamandan.com - | Karaman Haber

Duasız Aminler | Karamandan.com - | Karaman Haber

23 Temmuz 2019 Salı
Duasız Aminler

Onlar değişmedi! Bizler değiştik / Bizler değiştik, onlar yine değişmedi / Ne onlar değişmiş halimizi kabul etti / Ne de biz eski halimize geri dönebildik.

“Bana kâfirin küfrünü, zalimin zulmünü anlatıp durma! Sen ne yapıyorsun onu söyle!” dedi, Üstad Ömer SEVİNÇGÜL.

Yarım kalan bir işti… ANZAC yani Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu (Australia and New Zeland Army Corps) askerlerinden sağ kalanlar boynu bükük şekilde evlerine dönerken torunlarına bıraktıkları miras… 

“İntikam o kadar yakıcı bir arzudur ki, tarihsel zamanı adeta geriye sarar. Düşmanları yeniden başlangıç noktasına götürüp bırakır… İntikam ölülerini anar durmadan, ölülerine sadıktır… Tarihin kâbusundan uyanmak imkânsızdır… İntikam düşüncesi düşmanları barışmazlığa zorlar ve gelecek nesilleri geri dönülmez bir biçimde ölülerine zincirler… İntikam mütekabiliyet ilkesiyle yetinmez. Suçlu yalnız acı çekmekle kalmamalı, kurbanından daha fazla acı çekmelidir. Sonunda yaptığı misilleme ilk suçla kıyaslanamayacak kadar ağır olur. Tüm kutsal kitapların itidal çağrılarını ve normlarını atlar. İntikam ifrata dönüşür” dedi, Wolfgang SOFSKY.

Yeni bir yıldönümü yaşanan Çanakkale Harbi bizim sonumuzu getirmek için yapılan askeri bir harekâttı. “Çanakkale Geçilmez” sloganları ile kendimizi tatmin ederken, düşmanın her çeşit dünyevi ve azgın huylarını içimize alırken sloganların bir nevi uyuşturucu etkisini daha iyi gördük. “Bizi sürekli eğlendirmek ve oynatmak isteyenlere dikkat edelim. Bu yüzden düşünmeyi engelleyen, aklı baştan alan, bağımlılık yapan her türlü nesneye karşı çok dikkatli olmak gerekir. Zira alışmak kolay ama vazgeçmek çok zordur” dedi, Üstad Vehbi VAKKASOĞLU. 

Gönül insanı olmaktan çıktık madde insanı olur hale geldik… Sevgimiz, samimiyetimiz ve sadakatimiz yerle yeksan oldu. Yarı nefs, yarı gönül işi olan aşkı bile yaşayamıyoruz artık. Fethi GEMUHLUOĞLU burs vereceği gençlere şunu sorarmış: “Siz hiç âşık oldunuz mu?” İhtiyat ederek ya da ayıp olur diye lafı eğip büken bir gence de şöyle kızmış: “Ben, bu memleketin bir kızını bile sevememiş adama, burs murs vermem!”

Sokaktaki çöp kutusunun arka tarafına; adının ve sevdiği kızın adının baş harflerini yazıp arasına da kalp işareti koyan gencin sevgisi ne kadar sahicidir? Bir de böyle düşünün…

Sahip olduğumuz iyi hasletleri kaybetmemiz ve maddiyata yönelmemiz sonucu kendimizi kaybettik. Bu kaybediş öyle bir kaybediş ki kendimizi bulmamız için en dibe vurmamız gerekiyor. Çünkü dibi görmeyenler zirvelere çıkamıyor. “Üşüyenin elleri muhtaçtır soğuk suya” dedi, İbrahim TENEKECİ abimiz.

Yüz yıldır diplere yakın bir yerlerde gezerken bizi yine vurdular! Hem de dünyanın en huzurlu ülkelerinden biri olduğu söylenen Yeni Zelanda’da. Tam otomatik silahlarla Müslümanları camilerde öldürdüler. Bu da dünyanın bir çelişkisi! Cephede vurulunca ölmeyen Müslümanlar camilerde vurulunca ölüyorlar. Sen düşmana karşı uyanık olmasan da o sana karşı daima uyanık! “Dünya uyanıkken uyumak, maskaralıktır!” dedi, milli şairimiz Mehmet Akif ERSOY.

“Allah'a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir” dedi, Âlemlerin Rabbi, Tevbe suresinde.

Güçlüler ile haklılar arasında sürtüşmenin olduğu bu dünyada haklılar güçlü olmadıkça adalet gelmeyecektir dünyaya. Adaleti sağlamak için güçlü olmak gerekirken gücü ise teknolojide, sanayide, ekonomide aramak bir hayaldir. Özümüze dönmeden, sevgimizi, samimiyetimizi, sadakatimizi kazanmadan dünyevi güçlere ulaşmamız da mümkün değildir. Bunlar olmadan elde edeceğimiz imkânlar ise modası geçmiş, miadı dolmuş, teknolojisi eskimiş, batının hurdalarıyla oyalanmak olur bizlere. 

Aslımızı kaybetmeden çalışırsak; maddi anlamda onlardan ne kadar geride de kalsak mücadele azmimiz bitmez ve yok olmayız. Gerekirse balkon demirlerimizi, tren raylarımızı, otomobillerimizin motorlarını söküp eritir en ilkel barutlu silahlarımızı döker ve mücadelemizi veririz. Yeter ki aslımız kaybolmasın! Yeter ki dünyevileşmeyelim! Bir de; kendimizi küçük görmeyelim, kendimize güvenelim ve haddimizi bilelim. “Seçilirsem adaleti tesis edeceğim” diyen, muhtar adayı gibi gücümüzü aşan konulara değinmeden; “ablaaa; kırarsam vitamini kaçar” diyen, pırasa satan pazar esnafı gibi ilmimizi aşan konulara girmeden yapabileceğimiz ameller üzerine planlama yapmalıyız, hayalci olmamalıyız…

“Muhammed Ali’nin yumruğundaki kuvvet, İslam mütefekkirlerinin kafasında da tecelli ettiği an, her şey kurtulmuştur” dedi, Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK.

Âlimlerimizin, münevverlerimizin, muharrirlerimizin de bu konuda sırtında büyük bir yük var. Onlar da cemaat, fırka, hizb gibi farklılıkları gözetmeden topyekûn bir hizmeti amaçlamalı. Yoksa: “Her türlü milliyetçilik ayaklarımın altındadır” diyen Son Nebi’nin bu şanlı sözünü sadece kafatasçılık olarak mı algılamalıyız?

Siz hiç matkabın demir parçasını delerken video kaydı alınmış görüntünün ağır çekim halini izlediniz mi? Matkabın ucu her döndüğünde etrafa saçılan demir talaşları dikkatinizi çekmiştir. Şu anda biz de manevi hastalıklarımızdan dolayı matkap ucunun dağıttığı o talaş parçaları gibiyiz. Matkabın ucu her döndüğünde etrafa daha çok talaş saçılıyor. Matkabın ucu karşı taraftan çıkmadan kendimizi toparlamalıyız; slogansız şekilde, alın teri dökerek ve beyinlerimizi çatlatırcasına düşünerek.

İnsanlar neden slogan üretir? Onu da anlamış değilim… Uzunca ifadeler ile anlatılması zor olan bir konuyu, birçok özelliği bulunan bir mamulü, derin hislere sebep olan bir düşünceyi, ezilmiş bir ruh halini birkaç kelimeden oluşan cümleye sığdırmak ne kadar gerçekçi? Sloganları üretmeye sebep olan zorlukları ve eziyetleri birkaç kelimeye sığdırmak ise ne kadar vicdani? Kısa yoldan hedefe varmaya çalışmak ne kadar mantıklı? Eğer böyle bir şey mümkünse diğer insanlar bu yolu neden tercih etmiyor? Yol güvenliği mi yok, yoksa gerçekçi mi değil?

İnsanların tembelliğinin kamçılayıcısı olan sloganlar intikamını alıyor bizlerden; yalanı hakikat gibi göstererek, yanlışı doğru zannettirerek, çirkini güzel gibi hissettirerek. 

“Zihinsel çilesi çekilmemiş hazır hissiyatların bir faydası olmaz. İçinde efkârı olmayan fikri, kendin söyle kendin işit!” dedi, Gökhan ÖZCAN abimiz.

Ne zaman Çanakkale Harbi’ni ansam aklıma hep Üstad Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU’nun şu şiiri gelir… 

93 Harbinden Çanakkale’ye

Taze gelin iken on sekizimde,
İki göğcek bala iki dizimde,
Ve iki damla yaş iki gözümde,
Doksan üç gününden hatırladığım.

Ruhumun süruru oğlumla kızım,
Mürvetim, devletim, sevincim, sızım...
İki can yoldaşım, Elifle, Kâzım,
Saçlarını tel tel ıtırladığım.

Komazlar ki çifte kuzu meleye,
Derler düşman gelmiş Çanakkale'ye,
Yadımda oğlumu o velveleye,
Ayet el Kürsi'yle poturladığım.

Düşmanı kahredip dönsün diye tez,
Yadımda Kırklara adadığım bez,
Konuya-komşuya haftada üç kez,
İnce ekmek açıp fetirlediğim.

Ap akça mektublar gözledim. Gelmez.
Bağrımın başını közledim gelmez.
''Anam'' deyişini özledim. Gelmez.
Ap akça sütümle baturladığım.

Şehitlik şerbeti içti dediler,
İçti ve öteye uçtu dediler,
Ne mezarın belli, ne düştüğün yer,
Ey can konağımda yatırladığım! 

Ey can konağımda kadri ziyâde,
O, aydan, güneşden bedri ziyâde,
Peygamber katına ulaştı mı de,
Doksan üç harbinde Aziziye'de,
Moskof kâfirini satırladığım.

Okunma : 792