Dersaâdet’e Masallar, Afgan Tazısı | Karamandan.com - | Karaman Haber

Dersaâdet’e Masallar, Afgan Tazısı | Karamandan.com - | Karaman Haber

22 Ekim 2019 Salı
Dersaâdet’e Masallar, Afgan Tazısı

Bizdeki sohbetin gelenek kazanmış birçok özelliği vardır. Şark kültüründe meseleler hikâyelerle, mesellerle anlatılır. Bu şekilde, dinleyiciye farklı yorumlar yapabilmek imkânı sağlanır. Dinleyici, kabiliyeti, kültürü, meşrebi, altyapısı yani vüs’atince onu alır, değerlendirir, yorumlar. O, bir başkasına bunu aktarırken kendi kokusuyla, kendi rengiyle ve üslûbuyla, değerlendirmesiyle aktarır. Mesele böylece zenginleşmiş olurdu.

Kahramanlar, yâni şahıslar hayvan figürlerinden seçilince, birinci derecede kimse, anlatılandan alınmaz, imâyı üstüne çekmezdi.

Biz bu usûlü takiben zaman zaman “Dersaâdet’e Masallar” anlatacağız. Hisse taşıyan bu masallar, bilindiği gibi şu klişe laflarla başlardı eskiden:

“Râviyân-ı ahbar ve nâkilân-ı âsâr ve muhaddisân-ı rûzigâr şöyle rivâyet ederler kim…”

Memleketin birinde bir hükümdar varmış. Her insanın bir iyi, bir de kötü huyu olur derler ya, bu hükümdarın kötü tarafı avcı çok sevmesiymiş. Aslında eski zaman hükümdarlarının hepsi avı severlermiş ama, bunun sevgisi daha başkaymış. Başka memleketlerden tazılar, av köpekleri getirir, onları yetiştirir, yanına üç-beş yardımcısını alır, nerdeyse her mevsim ava çıkarmış.

Bir gün yine etrafıyla ava çıkmış. Birkaç  keklik, bir-iki tavşan, çulluk, üveyik bir şeyler vurmuşlar ve akşam olanda saraya dönmek üzere yola çıkmışlar. Yol üstünde, ellerini göğsünde birleştirmiş, sekiz-dokuz yaşında bir çocuğun kendilerini selâmladığını görünce hükümdar bundan memnun olmuş. Kafileyi durdurmuş. Çocukla konuşmaya başlamış. Çocuk:

– Padişahım çok yaşa, Allah seni başımızdan eksik etmesin deyince hükümdar:

– Bre çocuk, benim padişah olduğumu nasıl anladın? Hâlbuki benim sırtımdakinin senin sırtındakinden hiçbir farkı yok. Farklı bir işaret yok iken sen nasıl bildin benim padişah olduğumu?” diye sormuş. Çocuk akıllı bir çocukmuş:

– Hünkârım, sizin alnınızda hükümdar olduğunuz yazılı. O parlayan ışığı kim görmez ki.. diye cevap vermiş.

Hükümdar bu cevaptan ziyadesiyle hoşnut kalmış.

Aşk olsun, sen akıllı bir delikanlısın. Seni sevdim. demiş ve yanındaki vekilharcına talimat vermiş:

Bu delikanlıya bir altın ver. Vekilharç hemen vermiş. Çocuk, altını elinde bir çevirdikten sonra, memnun olmayan bir yüz ifadesiyle hükümdara yaklaşmış ve gayet açık, net, düzgün ifadeyle şöyle söylemiş:

– Hükümdarım, siz sağolun. Fakat benim bu altını kabul etmem mümkün değil. Çünkü bunu bulduğumu söylesem babam bana inanmayacaktır. Buldum demek için bu büyük paradır. Sultan verdi desem yine inanmayacaktır. Çünkü sultanlar bir tek altın vermezler. Sağolun. Ben bu altını size iade ediyorum.

Hükümdar, çocuğun bu zekice cevabına hayran olmuş ve vekilharca:

Bu arkadaş sandığımızdan da akıllıymış. Ona bir kese ver.” demiş. Vekilharç  keseyi hemen uzatmış. Çocuk keseyi alırken sultana:

Efendimiz, benim babam da av meraklısıdır. Ruhsat verirseniz, ona haber vereyim, gelip sizin özenginizi öpsün, bir sultan tanısın, yaşadığının farkına varsın..” deyince, bu konuşma da hoşuna gitmiş hükümdarın ve etrafındakilere atlarından inmelerini, bir mola vereceklerini söylemiş. Atlarından inip, yavaş yavaş kararmakta olan çayıra, ortada sultan, halka olup oturmuşlar. Kahvecibaşı etraftan tedariklediği üçbeş çalı-çırpı ile bir ateş canlandırmış ve sultanın cezvesini sürmüş.

Çocuk biraz sonra, başı açık, üstü-başı… eh, fena değil bir zatla yani babasıyla yavaşça çembere yaklaşmış. Hükümdar onları görünce:

Gelin, demiş ve yanına çağırmış. Onlar da oturmuşlar. Hükümdar çocuğu methederek başlamış:

Senin oğlan yaman.. Maşallah, iyi yetiştirmişsin.” deyince, adam:

– Ben bir şey yapmadım. Buraların toprağındandır.. demiş. Hükümdar adama ne iş yaptığını sormuş. Adam, rençber olduğunu, iki sığırının bulunduğunu, ara-sıra ava çıktığını, bir tekpatlarının olduğunu sıkılarak anlatmış.

Av merakın olduğuna göre iyi de bir köpeğin olmalı, demiş sultan. Adam:

– Kötü bir tazımdan başka köpeğim yok, deyince sultan vekilharca,

– Bu köylüye iyi cinsten bir Afgan tazısı ver, buyurmuş.

Adam itiraz etmiş:

Efendim, sağolun. Fakat sizin vereceğiniz tazının cinsini ben biliyorum. O çok hızlı ve çok kaliteli bir hayvan, ben ona ayak uyduramam. Ama onun peşinden yetişebilmem için bir de küheylan… lütfedilirse. Deyince, hükümdar gülümsemiş, kafasını sallamış ve:

Peki, onu da verin, demiş. Kısa bir sessizlik olmuş, sultan sormuş:

Tamam mı? Köylü, konuşmak için elini kaldırıp destur istemiş:

Padişahım, sizin lütfedeceğiniz küheylân, alelâde bir hayvan değil. Ben onun sırtına çıplak nasıl binerim. Bir eğer gerekli değil mi sizce? deyince, sultan tekrar gülmüş:

Elbette haklısın. Eğer ile versinler. Şimdi?

Şimdi sultanım, sizin vereceğiniz bu güzel ata, benim sığırlara baktığım gibi bakılmaz, herhalde. Onlara bakmak için, nasıl olsa sizde fazlaca vardır, bir seyise emir buyursanız efendimiz, deyince sultan yine gülümsemiş.

Peki, bu seyisin parasını nasıl ödeyeceksin? Deyince, köylü:

– Efendimiz sağolsun, demiş. Sultan gülmeye başlamış:

Peki, öyle olsun, deyince köylü konuşmak için destur istemiş, elini kaldırmış.

Söyle, demiş sultan. Köylü:

Efendimiz, siz bir seyis göndereceksiniz, dört baş horanta da bende var. Belki seyisin de ailesi olacak. Bütün bu ahali benim iki göz evimde nasıl barınır? Merhametinize arzederim, demiş. Sultan:

Nedir talebin? diye sorunca,

Padişahım, iki katlı iyice bir ev. Altını iki göz ahır ederim, at ve sığırlar için. Bir bölümünü seyis ve ailesi kullanır. Üst katı da kulunuz, çoluk-çocuğumla biz kullanır ve gece-gündüz size dua ederiz, demiş. Sultan biraz düşünür gibi olmuş, belki biraz da canı sıkılmış. Fakat cereyan eden bu konuşmayı da eğlenceli buluyormuş:

Peki, arkadaş, sana iki katlı bir ev yapılacak ve sen de bana ve devletime dua edeceksin, demiş. Padişah susar susmaz köylü bu defa izin almadan konuşmuş:

İyi buyurdunuz da, efendimiz, lütfen tasavvur buyurun, kaliteli bir tazı, ki her şeyi yemez, Allah’u âlem ve kaliteli bir küheylân, arpadan gayrı bir şey yemez. Seyisin boğazı var, maaşı var, bu âciz kulunuzun dört baş horantası var, biz ne olsa yeriz amma bu kadar nüfusu ben rençber gelirimle nasıl karşılarım efendimiz? demiş. Sonra susup önüne bakmış. Sultan bir süre köylüyü seyredip, hayret edip durmuş, sonra kahkahayla gülmeye başlamış. Bir müddet gülmüş. Vezirleri onun bu gülüşünü sinirlendiğine vermişler ve köylüye kaş-göz ederek artık susmasını işaret etmişler. Ama köylünün susacağı yokmuş. Padişahın gülmesi bitince

Peki, maaş da bağlayalım demiş. Yine elini kaldırıp konuşma izni isteyince hükümdar:

– Bana bak efendi, sen nerelisin bilmiyorum ama, bana çok oldun gibi geliyor. Eğer bir tek lâf daha edersen, bilmiş ol ki, tazıyı vermekten vazgeçeceğim. Yani tazıyı geriye alacağım, haberin olsun.”

Köylü susmuş ve geri geri giderek huzuru terk etmiş.

Vakit epey geç olduğu için hükümdar ve maiyeti kalkmışlar, atlarına binmişler ve Sille’nin tepelerini aşıp, Aşağı Mar’ı geçip Alâeddin Tepesi’nin eteğinde bulunan köşke ulaşmışlar.

*   *   *

Millet olarak son on beş yıldır derin bir şaşkınlık içindeyiz. Daha önce hayali mümkün olmayan şeylerin imkân dahilinde olabileceğini gördük ve şaşırdık. Doymak bilmez bir iştah ile istemeye ve tüketmeye başladık.

Aslında insanoğlunun fıtratında bu vardır. Bizde daha da vardır. Çabuk unuturuz. Orhun Anıtlarındaki şu âbide söyleyişle “karnımız doyunca bir daha hiç acıkmayacağımızı düşünürüz.” Bu sebeple ihtiyatımız yoktur veya zayıftır. Geçmişte yaşananlar ve çekilen sıkıntılar, hâttâ onu yaşayanlar tarafından bile unutulur ve ölçü dışı yeni talepler geliştirilir.

Devlet önce “Kentsel Dönüşüm” dedi ve pozitif bir projeyi uygulamaya koydu. Halk istedikçe istedi ve devleti zorlamaya başladı.

Sonra “İmar Barışı” dedi ve yine bir imkânsızı, “geçici ve son olarak” kaydı ile yürürlüğe koydu. Halk bunu “tâviz” belledi ve sündürmeye başladı. “İmar affı” bizim asla tasvip etmediğimiz bir meseledir. Bazı çevreler İmar Barışını imar affı olarak anladı ve karşı çıktı. İmar affı gerçekten, Türkiye’deki yanlış ve çarpık şehirleşmenin nerdeyse tek müsebbibidir. Ama bu son hamle af değil, “devletten zorla gaspedilen ve bedeli ödenmeyen kaybolmuş, yok hükmü kazanmış mülklerin haraç-mezat bile olsa satılması, ruhsata bağlanması, resmiyet kazandırılması, bu suretle hem vatandaşın sosyal hizmetlerden daha rahat istifadesi, hem de “adı bilinen vergi mükellefi” olması sağlandı.

Bu lütufta bile millet naz etmekte, istemekte, devleti zorlamaktadır.
*   *   *

Adam mağazaya girmiş. Maksadı uygun fiyatlı bir şemsiye almak. Satıcıya bir şemsiye göstermiş.

– Otuz beş lira, demiş satıcı.
Adam:
– Pahalı, demiş, daha ucuz bir marka, bir çeşit istiyorum.
Satıcı:
– Bizde sadece bu çeşidi var.
– Öyleyse bunu ucuza ver.
– Peki, sen ne verirsin?
– Yarısını..
Satıcı çok sinirli:
– Peki, verdim gitti. Parayı ver.
– Yok, öyle kolay değil. Ben bu parayla, yani yarı parayla başka yerden iki şemsiye alırım. İki şemsiye verirsen…

Satıcı çıldırmak üzere:
– Verdim ulan, senden para mara da istemiyorum, bedava veriyorum şemsiyeyi, al çık dışarı…
Alıcı, pişkin:
– Beni bir şemsiyeyle kandıracağını mı sandın birader? Ben iki şemsiye almadan, şuradan şuraya gitmem…

………….

Bir farkımız var mı?

Kâmil UĞURLU

 

Okunma : 1618
Foto galeri