Çanakkale Savaşı | Karamandan.com - Karaman Haber

Çanakkale Savaşı | Karamandan.com - Karaman Haber

08 Ağustos 2020 Cumartesi
Çanakkale Savaşı

Bu gün 18 Mart 2016.bundan tam 101 yıl önce Çanakkale savaşı sona erdi.Neydi bu Çanakkale savaşı.Bir laiklik savaşı mıydı?İngilizleri bilmem. Almanları da. Ama, Müslüman Osmanlı’lar arasında, bir tek laik olmadığına kalıbımı basarım.


“Çanakkale laiktir laik kalacak!” tayfasına bakmayın siz. Çanakkale’de arasan, damızlık bir laik bulamazsın. Kaymakam (Yarbay) rütbesiyle Çanakkale’de görev yapan Mustafa Kemal bile o tarihte “laik” değildi.

Niçin?
Niçin olacak, etrafını sonradan çevirecek olan “laik” tayfa ölümün kol gezdiği Çanakkale’de yoktu da onun için. Malum, bu tayfa “ölümü” değil “yaşamı” sever. Çanakkale ölünecek yer, “Gel keyfim gel” yaşanacak yer değil.

Sayın laiklerimiz de dahil, herkesin dürüstlükle cevap vermesi gereken bir sorumuz var: Çanakkale’de ölüme koşan Osmanlı askeri, NEYE REFERANSLA ölüme koştu?

Irka referansla mı?
Olamaz. Gidin Çanakkale’ye, okuyun mezar taşlarını. Kimi Türk, kimi Arap, kimi Kürt, kimi Arnavut, kimi Laz, kimi Çerkez, Kimi Boşnak, kimi Pomak.

Toprağa referansla mı?

Olamaz. Gidin Çanakkale’ye, okuyun mezar taşlarını. O insanların yaşadıkları yerlerde şimdi 30’a yakın devlet var. Er Medineli Muhammed’in Medine’si nere, Çanakkale nere!..

Laikliğe referansla mı? Mesela şöyle bir komut: “Laiklik aşkına vurun yiğitler!..”

Sahi, Çanakkale’de biri böyle bir komut verse, bırakın Çanakkale’yi İstiklal Savaşında verse, o adama ne yaparlardı?

Dahası, laiklik uğruna göz kırpmadan ölüme koşacak bir kişi çıkar mıydı?  Çıkmazdı. Çıkmaması bir yana, böyle bir komut veren adamı tefe koyar çalarlar, süngü takıp kovalarlardı.

Kaymakam Mustafa Kemal de dahil, askere ölüm komutu veren herkes bu komutu bir tek referansla verdi: İslâm. Allah, iman, Kur’an, şehadet, ahiret, cennet, gaza, gazi hep aynı referansa atıfla anlaşılacak değerler.

Çanakkale’yi büyük ve değerli kılan rakamlar ve kendi kendimize söylediğimiz “sevimli (!) yalanlar” değildir.

Doğrudur, şehid sayısı verirken rakamları abartma huyumuz burada da depreşir ve 250 bin rakamını çok severiz. Sanki 55 bin şehit azmış gibi.

Tatlı yalanlardan biridir “Çanakkale geçilmez”. Geçilmiştir maalesef, müttefik denizaltıları İstanbul önlerine kadar gelip fink atmıştır. Bu maddi olanı. Birde manevi “geçilme” vardır ki, bu hepsinden beterdir. Elin İngiliz-Fransız gavuru sadece “boğazımızı” değil, yüreğimizi, zihniyetimizi, iddialarımızı, kimliğimizi ezip geçmiştir. Dün kendisine karşı Çanakkale’yi koruduklarımızı, savaş sonrası ülkenin başköşesine buyur etmişiz, milyonlarca genç aklı ve yüreği onların eline, alın “nesine geçerseniz geçin” diyerek teslim etmişizdir.

Söyleyin Allah aşkına, biz kendi kapımızı İngilizler de kendi kapılarını açsa ve “geçiş serbest” dense, neresi nereye akar dersiniz?

Çanakkale savaşı, kötü yönetilmiş, yanlış sevk ve idare edilmiş bir muharebedir.

Müslüman ordumuzun tüm kahramanca direnişine, dünyada eşi görülmemiş fedakarlıklar göstermesine, “Bedrin arslanları” gibi cihad etmesine rağmen bu böyledir. Bu yanlışın iki sorumlusu vardır: Gavur aşığı İttihatçı çete ve Almanlar.

General Liman von Sanders'in müttefik güçlerin karaya çıkmasına izin veren ?izin veren ne demek, adeta tahrik eden- savaş planı, erbabının malumudur.

Peki neden?

Neden olacak, müttefikler Avrupa'daki diğer cephelerden asker çeksin diye. Böylece Almanya rahatlamış olacak. Bu arada senin Müslüman askerinin on binlerce fazladan kayıp vermesi Alman'ın umurunda mı?

Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar misali. Bu gerçeği Çanakkale üzerine şöyle ucundan kıyısından araştıran herkes görür ve görünce gözleri faltaşı gibi açılır ve şu insanı çıldırtan zor soruyu sorar:

Çanakkale'de, Müslümanlar Almanlar için mi öldü?

Bakın size tarihten buna dair bir örnek vereyim, ama asla unutmayın: Almanya ve Avusturya Birinci Harp'te müttefikimizdi. Onların hilesiyle girdiğimiz savaşta on binlerce Müslüman canını verdi. İngiliz ordusu Cihan Savaşı'nın ardından Kudüs'e girdiğinde Hıristiyan dünyada kilise çanları hiç susmadan çalarak Kudüs'ün Müslümanlardan alınışını kutladı.

Bu kutlayanlar arasında kendileri için can verdiğimiz Avusturya'nın Viyana'sı da vardı. 

Patlamayan Alman su mayınlarının sırrı şimdi bile hâlâ anlaşılamamıştır. 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey, bu adamın tüm hakaret ve münasebetsizliklerine rağmen, 60 km’lik kıyı şeridini kahramanca savunmuş şerefli bir Osmanlı subayıdır.Ve bu genarele karşı milli bir mücadele yürütmüştür.

Trablusgarb, Balkan derken, Çanakkale geldi çattı. Üç buçuk soysuzun elinde esir olan Halife-i rûy-i zemin “cihad” ilan etti. Cihad dendi mi, duramazdık. Halife’nin ölüsü dahi değerliydi bizim için.

“Alaman gâvuruyla omuz omuza cihad mı olur?” demedik.
 

“Liman von Sanders’ten komutan mı olur?” demedik. “İttihatçı çeteler, pisledikleri gibi temizlesinler!” demedik. “Sultan Hamid’in ahı tuttu, bin beter olsunlar!” demedik. “Yaktıkları ateşte cayır cayır yansınlar!” demedik.

Biz hepimiz o gün cepheye koştuk; “Bu da geçer yahu!” dedik, sineye çektik.

Çanakkale’de biner biner, onbiner onbiner öldük. Ne yiyecek ekmeğimiz, ne giyecek çarığımız, ne su içecek mataramız vardı. Bir tek imanımız vardı. “İman en büyük imkândır” dedik. Bizi “Ölün!” komutuyla cepheye sürenlere, “Önce siz ölün!” demedik. “Şimdiye kadar hep biz öldük, sıra sizde!” demedik.

“Ben öleyim de, sen paşa keyfince yaşa, he mi?” demedik. Ölümün üstüne yürüdük göz kırpmadan. Ölüm üstümüze yürüdü, yaşımıza, başımıza, yarimize, yavuklumuza bakmadan.


Biz hepimiz o gün bedence öldük, ama ruhça ölmedik. Şehidler ölmezdi. “Bu da geçer yahu!” dedik, sineye çektik.

Bayrağı altında savaşıp öldüğümüz koca Osmanlı, gözümüzün içine baka baka gitti. Gözü arkada kaldı, gözümüz arkasında kaldı. Çığlığı cihanı tutan bir dev gibi göçtü.

Üstelik, ihanet eden evlatlarının öz elleriyle. Elimiz kolumuz döküldü. Biz bunun için mi ölmüştük? Bilmedik ki, bizi ölüme sürenler, aslında Osmanlı’nın ipini çekmişler. Ölen biz değil, aslında Osmanlı’ymış. Endülüs geldi aklımıza. “Hafazanallah!” çektik. Daha önce kaç kere ölüp dirildiğimizi hatırladık, teselli bulduk.


Biz hepimiz “Yiğit ölür, ama yiğitlik ölmez!” dedik, “Bu da geçer yahu!” dedik, sineye çektik.

Ölümüz bile çok para ederdi. Üç buçuk Yunan’a meze olacak değildik ya. Ne bileydik saldıranın “Üç buçuk palikarya” olmadığını? Biz hilenin enva-i çeşidini görmüştük de, böylesini görmemiştik. Bu, hilenin İngilizcesiydi.

Millet biz, Kuvva-yı Milliye bizdik. Aydın’da, Ödemiş’te, Nazilli’de, Maraş’ta, Antep’te küllerimizden yeniden doğduk. Hiçbirimizin rütbesi, namı, nişanı yoktu. Teşkilât-ı Mahsusa’nın Son Mohikan’ı Kuşçubaşı Eşref’in sakladığı silahları bulduk. Çakar almaz martinilerle gâvuru durdurduk.

Tam “İşte şimdi sahiden kurtulduk!” diyeceğimiz bir Meclis’imiz oldu. Kur’an’larla, salevatlarla, tekbirlerle açtık. Heyecan dalga dalga yayıldı. Ta Mısır’a, Hind’e, Yemen’e, İran’a, Turan’a kadar. Öyle ki, içimizden kimileri “Siyaset-i Nebeviye 1300 yıl ayrılıktan sonra geri döndü” bile dedi. Libya’dan Şeyh Ahmed Senusi koştu geldi.

Kazan’dan Abdürreşid İbrahim coştu geldi. Cezayir’in allâmesi Bin Badis, I. Meclis’i “Ey İslâm’ın halaskârı!” diye tebcil etti. Şair Şevki Bey, en güzel medhiyesini yazdı. Filozof İkbal övgü dizdi.

Fakat, bir fecr-i kâzibmiş. Çok sürmedi, sevincimiz kursağımızda kaldı. I. Meclis susturuldu. Cephelerde kazanılanlar, masalarda kaybedildi. Ve en beteri, bu dünyanın yaşayan en uzun ömürlü kurumu olan Hilafet, 1335 yıl sonra diri diri gömüldü. Şair Şevki Bey, methiyesinin yerine “gerdek gecesi gelinliğiyle gömülen” Hilafet’e “mersiye” yaktı.

Yıl 2016.

Çanakkale’de, Maraş’ta, Urfa’da, Antep’te, Aydın’da, Dumlupınar’da savunduğumuz ne kadar değer varsa, hepsi bir bir elimizden uçtu. Şimdi, şu geldiğimiz noktada, Maraş’ta, Antep’te uğruna öldüğümüz kimliğimiz kayıp. Dumlupınar’da yoluna baş koyduğumuz İslâm kayıp’. Çanakkale’de göğsümüzü siper ettiğimiz Kur’an ruhen kayıp.

Biz hepimiz bildik ve inandık ki, Çanakkale savaşı bitmedi; “Bu da geçer yahu!” dedik, sineye çektik.

Sözün özü: Çanakkale destanı, rakamların ve makamların değil, imanın destanıdır.

Muhammed Çağlıyan

(Büyük bir kısmı Mustafa İslamoğlu'ndan olmak üzere bu makale alıntıdır.)

Düzenleme : 18 Mart 2016 20:17 Okunma : 2631