Bir Şehre Şehrengiz Yazmak | Karamandan.com - | Karaman Haber

Bir Şehre Şehrengiz Yazmak | Karamandan.com - | Karaman Haber

22 Kasım 2019 Cuma
Bir Şehre Şehrengiz Yazmak

Kâmil Uğurlu

16. yy’da Mesihî adlı bir divan şairi İstanbul için adını “Şehrengiz” koyduğu bir kitap yazdı. Mesnevi tarzında tanzim ettiği kitabında şehrin “güzellerini ve güzelliklerini” anlattı. O zamanlar yeni bir kitap insanların gündemlerinde “üstünde durulacak bir mesele” oluştururdu ve konuşulurdu. Adıyla, tarzıyla, Mesihî’nin bu yeni kitabı çok sevildi. Ve hemen taklit edildi. Benzerleri yazılmaya başlandı. Edirne için, tekrar İstanbul için, Bursa ve başka şehirler için farklı kişilerin yazdığı şehrengizler, elden ele dolaşmaya başladı. Fakat, çok uzun olmayan bir zaman içinde kanıksandı, yazanı ve okuyanı azaldı, derken unutuldu.

Son zamanlarda, şehir ve kültürü üzerinde çalışanlar, bazı şehirler için yine adını şehrengiz koydukları kitaplar yayınlamaya başladılar. “Şehrengiz” kalıbına tam oturmasa da bu çalışmalar, şehre başka pencerelerden baktıkları, böyle bir anlayışı getirdikleri için faydalı oldular.

Farsça bir kelimedir Şehrengiz, “şehri karıştıran” mânâsındadır. Yaygın kullanılmasa da sonuna “engiz” eklenerek yapılan kelimeler bizde de vardır. Meselâ “Dehşetengiz. Ayrıca Şehvetengiz” de eskiden kullanılan bir kelimeydi, bu da manzum olarak ve mesnevi düzeninde yazılırdı. Nelerden bahsettiği ise belliydi.

Şehrengiz için “Şehri karıştıran” doğru bir tariftir. Ama bu “karıştırma” “kaos yaratma” olarak anlaşılmamalıdır. Gizli olan hazineleri keşfetmek, onları ararken her şeyi araştırmak-karıştırmak olarak anlamak daha doğru olur. Bu kelimeyi tesis eden kişiler de herhalde böyle düşünmüş olmalıdır.

Şehrengizler, o şehrin tarihi değildir. “Şehir monografileri”de değildir. Yıllık veya almanak da değildir. Şehrin ruhunu, üçüncü boyutunu keşfetmeye çıkan bir çalışmadır. Bu sebeple onda diğer teknik çalışmaların dışında tesbitler bulunur ve bu yanlış değildir.

Çünkü şehrengizi yazan, gördüğü, ilgilendiği hâdisenin veya seyrettiği manzaranın gerçekliğiyle çok fazla ilgilenmez. O, başkalarının belki de hiç fark edemeyecekleri küçük ayrıntılardan “yepyeni gerçeklikler” inşâ eder. Hattâ “gerçeklikler değil, masallar” inşâ eder. Gördüğünü değil, görmek istediğini anlatır. Kişilere, eşyaya ve manzaraya bir masal urbası giydirir ve içinde yaşayabileceği, huzur duyacağı bir “iklim” yaratır. Ve sizi bu şehre buyur eder. Şehrengiz budur.

Mesela A.H. Tanpınar’ın tarif etiği şu cami, sokaktaki bir insanın köşebaşında gördüğü mütevâzi mescit değildir:

“Cami, Allah’ın yarattığı bâkir tabiatın insan yapısı, çevredeki uzantısıdır ve bu bekâretten uhrevî bir mükemmellik yankılanıp durur. Bir unsur, insan ölçeğinde bir canlıdır.”

Şehir büyük veya küçük, cesâmeti ne olursa olsun bir denizdir, deryadır, ummandır. Onu kıyısından seyreden, hâttâ sahilinde yaşayanlar, o ummanın derununda nelerin gizlendiğini bilmezler ve bunda mazurdurlar. Çünkü bunları bilmek için ol deryaya dalmak gerekir. Oradaki marifet incilerini arayıp bulmak, keşfetmek, onları gönül sahillerine çıkarmak gerekir. Sonra onları belirli bir düzende tertip edip “Ârifan Sofralarına” sunmak gerekir. Ve nidâ edip onları satmak –yani tanıtmak- gerekir.

*   *   *

Bir şehrin derinliğini keşfetmek için, bu keşfe cesaret edip çıkabilmek için, o şehirli olmak, orada doğup, orada yaşıyor olmak şart değildir. Bu iş bir gönül meselesidir ve “oralı olmanın” ötesinde bir iştir. İstanbul’u şiirleriyle Türk edebiyatının cihânnümâsına oturtan Yahya Kemal merhum, İstanbul’lu değildir, Üsküp doğumludur. İstanbul’a delikanlı çağında gelmiştir. Ve ona âşık olmuştur, vurulmuştur. A.H. Tanpınar, yine Türk edebiyatının âbide metinlerini, en güzel şehir yazılarını yazarken Konya’lı, Erzurum’lu, Ankara’lı, Bursa’lı değildi. Ama yaşadığı (İstanbul ile) bu “Beş Şehir”, âbide “Şehrengizlerle” şehirlilerin başucundadır.

Bu fakîr, Maraş için böyle bir çalışmaya niyetlendiğinde dostları onu kınadılar. Hem de ikâz ettiler. “Memleket kültürünün bütün köşe taşları Maraş’tan neşet etti, sen kim olasın ki onlarla yarışasın..” dediler. “Hem bu gazi şehir için üçyüze yakın neşriyat yapılmış iken..” dediler. Elhak, doğruydu. Fakat biz şöyle düşündük, “Maraş’ın düşünürler ordusundaki değerli kalemler, bu hârika şehrin her biri ayrı bir tepesine çıktılar, sokaklarına girdiler, yeline karışıp şehrin üstünde estiler ve değerleri tartışılmaz eserler verdiler. Her biri şehri kendi gönül gözüyle ve değerlendirmesiyle yeniden keşfetti ve anlattı. Şehrin gülzârına kendi güllerini diktiler. Her birinin rengi ayrı, kokusu ayrı, duruşu-endâmı ayrı.  Biz de varıp onların yanına, samimiyetinden gayri iddiası olmayan bir küçük fidan dikelim, dedik.”

Ve bu târizimizi inanarak o kitabın dibâcesine böylece yazdık.

*   *   *

Çoğu insan için “nevzuhur” bir şehir gibi görünen ve ovanın ortasında sessiz, sâkin uyuyan, bazen yavaşça kıpranan Eskişehir, “şehrengiz” penceresinden farklı görünür. Sözgelimi, orada bazı kurumlar hep bir “mektep” olmuştur, şehirlinin karnını doyururken, gönüllerinde unutulması mümkün olmayan izler bırakmıştır. Şöyle bakıp geçenler bunu zor görürler. Meselâ demiryolu Eskişehir’de koskoca bir kültür şubesidir. Orada çalışanlar, babadan oğla geçen bir hakka, önceliğe sahiptir. Eğitimlerinden hastalıklarına varıncaya kadar bütün ilgiler insanîdir ve derindir.

Kadîm Eskişehirliler hatırlar; demiryollarının özel, çok özel bir beyaz lokomotifi ve ona bağlı bir vagonu vardı. Kumpanyanın (onlar demiryolu idaresine kumpanya derlerdi) personelinden veya onların yakınlarından biri vefat edince, bu vagon cenazeye göre tanzim edilir, o özel lokomotifle ve özel bir hat ile kabristana nakledilirdi. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir inceliğe rastlanılmaz. Lokomotif, cansız emâneti ve acılı yakınlarını taşıyan vagonu arkasına takar ve düdük kolunu sonuna kadar çekerdi. Bu acı ötüş, Eskişehir’in en uzak mahallelerinde bile duyulur, göçen kişiye Fatiha okunurdu. Kabristan şimdiki Muttalip Yolu’nun başlangıcındaki parkın bulunduğu yerdi. Bu özel ray hattı yakın zamana kadar varlığını sürdürdü. Sonra kaldırdılar.

Kalktıktan sonra da unutuldu.

*   *   *

Saat tamirciliği eskiden ayrı ve saygı duyulan bir esnaflık şubesiydi. Konya’da tanınmış, eşraf kabul edilen saatçi aileler vardı. Uysal Saatçi bu esnafların içinde daha ayrı, daha muhterem bir makamdaydı ve bunun sebebi bilinmezdi. Sâkin, temiz, sessiz, emin, düzgün, dürüst bir adamdı. Bilgiliydi ve şehrin hâfızâlarından biriydi.

Bir gün, belirledikleri bir konuda bilgisine başvurmak üzere iki genç gazeteci onu ziyaret ettiler. Dükkânı, bedesten içinde, küçük; iki katlı bir binanın ikinci katındaydı. Dar bir merdivenle çıkılıyordu, ancak bir insanın yalnızca inmesine veya çıkmasına yetecek genişlikteydi merdiven.

Yukarıya çıktılar. Dört duvarı eski-yeni saatlerle dolu bir odada ustayı çalışırken buldular. Saatlerin her birinin üstünde küçük bir kağıt, kağıtta notlar vardı. Sordular. Tamire verilen ve gelip alınmayan saatler olduğunu öğrendiler ve şaştılar. İçlerinde kırk sene önce verilmiş ve unutulmuş olanlardan bahsetti usta. Kırk seneden sonra gelip soranlar oluyormuş. Olmuş birkaç defa. Emânete riâyet onun farzları arasındaymış.

Onlar ustaya soracaklarını sorup cevapları not ederken, ikinci kattaki bu “münzevi” dükkânın kapısı açıldı, içeriye her halinden yabancı olduğu belli olan bir ziyâretçi girdi. Usta ile sadece selâmlaştılar. Usta, dikkatle kalktı, içi renkli akide şekeriyle dolu eski, nakışlı bir şeker kutusu çıkardı ve bu tuhaf yabancıya ikrâm etti. Yabancı, aldığı şekeri saygıyla cebine yerleştirdi, başıyla ustayı ve yanındakileri selâmladı ve hiç konuşmadan, dükkândan çıktı-gitti.

Gazetecilerin mülâkatı uzun sürmedi. Tam kalkıp gideceklerinde kapı yine vurulmadan açıldı. Yine yabancı olduğu urbasından belli, temiz giyimli, traşlı, mahcup tavırlı bir adam göründü. Usta usulca kalktı, şeker kutusunu dolaptan çıkardı ve garip misâfirine ikram etti. Misâfir bir akide şekeri aldı, ağzına attı, ustayı başıyla selâmlayıp yine hiç konuşmadan kapıyı çekip gitti. Gazeteciler bir şey anlamadılar ama merak ettiler. İşleri bitti. Teşekkür edip ayrıldılar. Merdivenin bittiği yerde, bedestenin yaşlı ve muhterem esnaflarından Lütfi Efendi’ye rastladılar. Renkli şekeri ve ziyaretçileri sordular.

– Siz bilmiyor muydunuz? diye hayret etti Lütfi Efendi. Ustanın “Meczuplar Şeyhi” olduğunu, memleketin en doğusundan batısına, Rize’den Artvin’den Muğla’ya kadar her yerden divânelerin buraya uğrak verdiklerini, şeyhin ikrâmını alıp selâmlaştıktan sonra gittiklerini anlattı. Bunun nasıl bir irtibat, nasıl bir anlaşma olduğunu anlamadığını da söyledi gazetecilere… “Delilere uysalca hükmedişin sırlı dünyasını” kendisinin de çözemediğini söyledi Lütfi Efendi.

Şehir sırlarla doludur. Keşfi gerekir. Şehrengizler de bunu yapmaya çalışır.

*   *   *

Şehrengiz yazarının; şehrin derinliklerinde aradığı şey “eski günler, yitirilmiş cennetler değil, bugün yaşadığı ânın sırtına yüklenmiş olan zamanın sırrını çözmek” olduğunu düşünmek, galiba doğruya daha yakın bir kabul olur.

Kamil Uğurlu

Okunma : 828
Foto galeri