Bir Feth-İ Mubin Ve Eyyûb Sultan | Karamandan.com - | Karaman Haber

Bir Feth-İ Mubin Ve Eyyûb Sultan | Karamandan.com - | Karaman Haber

22 Ekim 2019 Salı
Bir Feth-İ Mubin Ve Eyyûb Sultan

İnnâ fetehnâ Leke fethen Mubina..
BİR FETH-İ MUBİN
VE EYYÛB SULTAN

Kâmil UĞURLU
Mimar

 

Halic’i son yıllarda tekrar kazandık ve sevindik. Feth-i mubin esnasında Halic, Hz. Fatih’e önemli ölçüde yardımcı olmuştur. İstanbul’un kapılarını Müslümanlara açan mübârek şehitlerimizin yanında Halic, bugüne intikal eden aziz bir gâzimizdir, desek sezâdır.

Akşamın gölgesi düşende başlayan ve sabaha kadar devam eden kısa zamanda, 80 pâre harp gemisi Dolmabahçe’den kızaklara bindirildi ve bir mucize gerçekleştirildi, Halic’e indirildi. Aynı anda, yine matematik şartlarda mümkün olmayan, olmaması gereken bir durum oldu. O zamanki adıyla Kumbarahane ile Defterdâr İskelesi arasına bir günde köprü inşa edildi. Daha önceden hazırlanan binden fazla duba bir araya getirildi, demir çengellerle birbirlerine bağlandı, üzerine kalaslar yerleştirildi, perçinlendi, onların üzerine de yürüme zemini olarak kalaslar çakıldı. Aynı gece binlerce, binlerce usta ve işçi askerin gayretiyle, yan yana beş kişinin rahatlıkla geçebileceği bir köprü inşa edilmiş oldu.

Bu olağanüstü köprünün iki tarafına bağlanan sıralı tombazlar üzerine toplar yerleştirildi ve sabahın olduğunu Bizans’a bu toplar bildirdiler surlar, içten de dövülmeye başlandı.

Moralsiz Rum’lar, sabahın erkeninde bu top sesleriyle dışarıya uğradılar ve seslerin geldiği tarafa, Halic’e baktılar Halic’te 80 kadırga vardı, Halic’e girişi önleyen zincir yerinde duruyordu ve o gece-gündüz onardıkları surlar içerden de dövülmeye başlamıştı. Yani yapılacak bir şey yoktu. Mukadder son gelip-çatmıştı, çaba artık faydasızdı.

Bursa subaşısı Cübbü Âli Bey sur kapısını kırdı ve şimdi kendi adıyla anılan yerden, Cibali’den bir bölük yeniçeriyle İstanbul’a girdi.

Âli Bey, olağandışı bir komutandı. At kılından bir külâhı başından eksik etmezdi. Savaş sırasında terini bu külâha siler, onu tekrar başına koyardı. Askerler bu babacan ve kalender komutana Cübbeli Âli anlamında Cübbü Âli derlerdi. İsim bugüne Cibâli olarak geldi.

1478 yılında Zorzo Dolfin adında bir müellif, İstanbul’un kuşatılması ve fethedilmesini bütün ayrıntılarıyla anlatan “Venedik Kroniği” adlı bir eser yazdı. Fetihle ilgili önemli belgelerden biridir. Koyu Katolik bir Hıristiyan olan yazar, o günlere ait en küçük ayrıntıları bile ihmal etmemiş, kaydetmiş. Elbette kendi yorumuyla birlikte ve “mümin bir Hıristiyan” olarak yazmış duyduklarını. Ayrıca o günlere ait daha önce yazılmış bütün kayıtları toplamış ve eserine kaydetmiş.[1] (Fetihten 25 yıl sonra)

Kroniğin ilginç bölümlerinden birkaçını aktaralım.

C.12

“… ve ilk olarak Mehmed’in vasıflarından ve tabiatından bahsedeceğim. D. Jacomo L. Veneto’ya göre bu Osmanlı, bütün ahfadı ile tekmil Hıristiyan âlemi için büyük bir tehlike olacaktı. Büyük Türk denen hükümdar Mehmed, 26 yaşında bir gençtir. (Langusto bu notu 1455 yılında yazmış.) Mütenâsip vücutlu, vasattan ziyâde uzunca boylu, mümtâz muharip, saygıdan ziyâde korku telkin eden görünüşlü, az gülen, son derece temkinli, âlicenâp bir sahâvet sahibi, kararlarında sebatkâr, her işte son derece atılgan, Makedonya’lı İskender kadar şan ve şeref düşkünü bir insandır.

C.13

“Her gün kendisine Chiriaco d’Ancona ve diğer bir İtalyalı tarafından Roma tarihlerini ve daha başka tarihler okutur. Bu adamlar ona Laerteli Diogenes, Heredotos, Livius, Quintus Curtius ve papaların, imparatorların, Fransa krallarının, Longobard’ların kroniklerini okurlar. Beş dil bilir: Türkçe, Arapça, İtalyanca, Rumca, Slavca.”

C.15

“Zaptın öncesinde müşavir paşalarına ve komutanlara muhteşem bir ziyâfet verdi. Ziyâfet esnasında bol miktarda altın, inciler, altın elmalar ve başka pek çok mücevher getirtti. Yemekten sonra bunları paylaşsınlar diye onlara bıraktı. Çünkü Hıristiyanların hediyeler yollayarak onların zihnini İstanbul muhasarasından ve zaptından çelmeye çalıştıklarını işitiyordu. Babası Murad ve kendisi bu şehir uğrunda çok gayret sarfetmişlerdi. Şu halde, daha dürüstçe hareket ederek Hıristiyanlardan alacaklarına, bu kıymetli şeyleri kendisinden almalıydılar.

C.17

“… iddiasınca dünyada bir tek hükümdarlık olmalıdır, bir tek imân, bir tek krallık.. Bu birliği kurmak için dünyada İstanbul’dan daha lâyık yer yoktur. Bu şehirle birlikte Hıristiyanları da hükmü altına alabilir. Şehvet düşkünü bir insan değildir. Kanaatkârdır, ramazan ayında nefsine düşkünlük etmez, zevke, sefâya yanaşmaz. Yalnız şerefe düşkündür. Bir şehri zaptettiği zaman kendi kanunlarıyla idare olunmasına izin verir. Seçme gençleri toplatır, sünnet ettirir ve onları Müslüman kanun ve âdetlerine tâbi tutar. (Yeniçerilikten bahsediyor) Büyük Tanrı’nın bir olduğuna imân eder..

Fethedilen vilâyetlerin hayvan ve mal ganimetlerindense, insan ganimetine büyük değer verir… Kendisine bağlı yeni bir mümin kalabalığı yaratmak istediği için kararlarında sebatkârdır, bu onun en korkulacak tarafıdır.”

C.23

“Kanunlarına karşı gelen Hıristiyanların günâhlarına kızan Tanrı, Türklerin kudretli hükümdarı Mehmed’i, bu -söylendiği gibi- genç, cüretli, ihtiraslı, Hıristiyanların can düşmanı hükümdarı gönderdi. Mehmed, 5 Nisan 1453 günü gelip üçyüz bin muhariple İstanbul’un önünde ordugâh kurdu.”

C.37

“… ve tepeleri aşan bir kızak yaptırarak kol kuvveti ile 70 stadlık bir mesâfeyi aşırdıktan sonra fustaları limanına iç tarafına indirdi. Gemiler önce yukarı güçlükle çekiliyor, sonra kolaylıkla aşağıya, iç limanın kıyısına iniveriyorlardı. Bu usulü keşfedenler kadırga comitoları Nicola Sorbolo ve Nicollo Carcavilla’dır. Bu adamlar 1438 yılında 5 kadırgayı Adige’den yukarı çekip, Verona ovasını aşırarak Garda Gölüne indirdiler. Bu marifet Türklere Venedikliler tarafından öğretildi.”

C.39

“… Bu buluşla iktifa etmeyen Türk, bizi başka bir yoldan da korkutmaya uğraştı. Ve 3 stad uzunluğunda (stad bir uzunluk ölçü birimi) denizden sahile kadar uzanan bir köprü inşa ettirdi. Bu köprü limanı ayırmak için birbirine bağlı fıçıların üzerine atılmış saldan ibaretti. Böylece zincirlerden başka savunmaya yarayacak bir şey kalmamış oldu.”

C.56

“… İstanbul’un kaybından evvel vuku bulan bir takım garip hâdiseler oldu. O günlerde gökte, karada ve denizde vukua gelen bir takım üzücü acaiplikler ve garip hâdiseler inanların zihnini ve kalbini perişan etti. Birkaç gün önce toplanan midyeler açılınca, içinden kan sızdığı görüldü. Havada gökten inen birçok ateşler, şimşek çakmaları, korkunç gök gürlemeleri görüldü. Şimşek ve yıldırım saçan bulutlar belirdi. Yeryüzünde şiddetli rüzgârlar ve zelzeleler evleri yıkacak gibi oldu. Bu sanki her şeyin batacağına alâmetti. Bir rivâyet yayılmıştı; bir ejder gelmiş köyleri ve koyun sürülerini harap ediyormuş, öküzler ve insanlar sabanları terk ediyormuş, biçtikleri ekinleri tarlalarda bırakıyorlarmış, çünkü bu mahlûk nefesi ile çiftçilere zarar veriyormuş.”

……………..

Kronik bu şekilde, bazen detaylara inerek, fethin sonuna kadar, fetihten sonraki ahval de dahil olmak üzere devam ediyor, ilginç bilgiler veriyor.

*   *   *

Söze Haliç’ten girmiştik. Oradan devam edelim. Fetih sonrası İstanbul’un gözde bölgesi durumuna gelen Haliç ve kıyısının, başlangıcı kadim zamanlara uzanan ilginç bir tarihi vardır.

Hicret sırasında, milâdi 622 yılında Hz. Peygamber, binek devesi Kusva ile Medine’ye girdi. Kafilenin önünde, mızrağın ucuna takılmış bir sarık vardı ve bu sarık kafilenin yol bayrağıydı. Yolun iki yakasına yalınkılınç ensar dizilmişti. Herkes Hz. Peygamberi konuk etmek istiyordu. O, devesini serbest bıraktı ve onu izledi. Kusva, varıp bir evin önünde durdu ve çöktü. Burası büyük peygamberin misafir olacağı kutlu ocaktı. Bu usülle Medineli taliplerin hiçbiri incitilmemiş oldu. Bir peygamber-i ekbere bu yakışırdı.Bu ev, onarılarak, yeniden inşa edilerek yakın zamana kadar varlığını korumuştur. Harameyn’in hâdîmi olan aziz millet bu harikâ emaneti günümüze kadar korudu ve getirdi. Fakîrin orada bulunduğu ve uzun seneler içinde bu bina, kütüphane ve araştırma merkezi olarak kullanılıyordu. Rahmetli Ali Ulvî Kurucu hoca, oradaki görevlilerden biriydi. Zaman zaman görüşürdük.

Sonra, Mescid-i Nebevî’nin çevresi düzenlenecek oldu. Bu binanın da içinde olduğu geniş bir yapı adası olduğu gibi istimlâk edildi ve oralar, meydan olarak kullanılmaya başlandı. O yapı adasının içinde Rifaîliğin önemli isimlerinden Hamza Rifaî Hz.’lerinin de hârika bir dergâhı vardı. Ve çevresinde tarihi ve yapı değeri yüksek Medine çarşısı. Hepsi yıkıldı ve meydana dahil edildi.

*   *   *

Devenin çöktüğü ev Hâlid bin Zeyd adında, künyesi Ebû Eyyub el Ensarî olan bir ailenin eviydi. Medine’nin tanınan ve inanılan bir ailesiydi Eyyubî’ler. Ki, sonradan bu mübârek zat, İslâm’ın bayraktarlarından oldu. Ona “Alemdâr-ı Resul” sıfatını verdiler. Peygamber-i ekberin katıldığı bütün gâzâlarda sancağı o taşıdı ve sahabenin büyüklerinden oldu.

Hicretten, yâni bu olayların cereyan ettiği günlerden takriben elli yıl sonra Hz. Muaviye, Hz. Peygamberin muştusuna ermek için Konstantiniyye’ye kapsamlı bir sefer düzenledi. (Bâzı kişiler, Muaviye için Hazret sıfatını özellikle kullanmazlar. Ama Hz. Peygamberin kâtipliğini yapan ve kızı tarafından Hz. Ebubekr’e akraba olan bu zâtın vebâlini kendisine bırakıp, hürmeten bu sıfatı kullandık.)

Bu seferin amacı hem büyük peygamberin hâdisinin şerefine ulaşmak hem de Müslümanlar arasında kırılan prestijini tekrar kazanmak temennisiydi. Hicretten 49 sene sonra, milâdi 669 yılında, içlerinde yaşlı sahabelerin de bulunduğu bir orduyla İstanbul surları önüne geldi ve şehri kuşattı kuşatma uzun sürdü. Otuz üç sahabî vardı ordunun içinde. En yaşlıları Hz. Eyyûb idi. Bir huruç esnasında bu mübârek zât şehid oldu. Ruhunu teslim etmeden önce, komutandan rica etti. Kabrinin küffâr eline geçmesini önlemek için derine, çok derine gömülmesini, derin sırlanmasını vasiyet etti. Öyle de yaptılar. Âlemdar-ı resul, sâdece mezara gömülmedi, mezarı da şâhidesi, yani kitâbesi, yani başucu taşıyla birlikte gömüldü. Ve mezar yeri sır oldu. Türk kaynaklarıyla birlikte Arap kaynakları da aynı bilgiyi verirler. B:u hâdiseden sonra takriben sekiz asır geçti ve İstanbul son defa kuşatıldı. Genç hükümdar dehâsını devrede tutarak hârikalar inşâ etti.O devir için olmayacak kadar ileri, bu devir için bile insanı hayretlere salan gayret ve sây ile uğraştı. Elliden ziyâde gün olduğu halde kuşatmanın neticeye ulaşmaması karşısında bir ara yeise düştü. Etrafında kalitesi çok yüksek bir kurmay heyeti vardı. Onların içinde Akşemsüddin adındaki zat, beli, evliyâ idi. Kimileri onun, akça-pakça saçarı sağa-sola savrulmuş bir mübârek perişan olduğu için “Ak” sıfatıyla anılageldiğini sanırlar, öyle söylerler. Aslı yoktur. O, aslında köse ve seyrek sakallı, saçları evet, ak ve devamlı ak urbalar içinde gezen bir zâttı. Ama onun “Ak”lığının sebebi farklıydı. Hacı Bayrâm-ı Velî’nin ocağında pişerken bazan, gün boyunca bir kaşık sirke ile iktifa eder, bu hâl birçok günler tekrar olunurdu. Bunu çok fazla bulan Hz. Bayrâm:

- Bu kadar ileri gitme, sonra büsbütün nûrâniyet kazanacak ve uçup gideceksin, seni mezarında da bulamayacaklar, diye lâtife ederdi. Bu riyâzetleri sebebiyle yüzünün rengi bembeyaz olmuş ve lâkab olarak, ”Akşemseddin, Akşeyh” adıyla anılmıştır. Aklığı buradan gelir.

Evliyalığı üzerine (Allah’ü âlem) şüphe yoktur. Sâdece genç hükümdar değil, asker de onu böylece bilmektedir. Dolayısıyla hem ordu, hem hükümdar için bir mübârek kaynaktır. Bir mâneviyât başbuğudur.

Kuşatmanın uzaması üzerine Hz. Fatih, Ahmet Paşa’yı Akşeyh’in otağına yolladı. Fethin ne vakitte müyesser olacağını sordurdu ve onun kuracağı cümleleri aynen kendisine iletmesini söyledi. Bu ziyâreti Ahmet Paşa iki defa yaptı. İkincisinde ondan, istihâre ve murâkabe neticesi bir cümle duydu: “Cemaziye’l-ûlânın 18. gicesi, gicenin fecrinde umumî bir hücum yapılır ise fetih müyesser olacaktır, inşaallah’û teâlâ.”

Öyle hazırlanıldı ve o gün o umumî hücum yapıldı. Fetih, Allah’ın izniyle müyesser oldu.

Fetih sevinci içindeki genç padişah, etrafındakilere bir açıklamada bulundu ki, bu muazzam iltifata çok az kimse muhatab olmuştur:

- Bu ferâh ki bende görürsüz, yalnız bu kal’a fethine değildir. Akşemsüddîn gibi bir aziz benim zamanımda olduğuna sevinirim…

Fetihsonrası, hocasına ikinci büyük sorusunu sordu. Hz. Eyyûb’un nerde sırlanmış olduğunu araştırmasını niyâz etti.

Murâkabe ve istihârelerden sonra mesele ona âyan oldu. Yeri, neredeyse koordinatlarıyla tesbit etti ve varıp gösterdi. Surların Halic’e doğru bittiği yerin şu kadar mesafesinde ve “iki insan boyu mukaddem yerin altında yazılı taşıyla dinlenmekte olduğunu” beyân eyledi. Açtılar. Aynen söylediği gibiydi. Taşıyla birlikte bu mübârek ensar, öylece yatıyordu. Bu büyük keşif başta hükümdâr bütün ordu milletine sürûr oldu, fetihle çalkalanan ruhlara yeni bir vecd ve şehrâyîn oluşturdu.

Hâdise tamamen gözler önünde cereyan ettiğinden ve bir âlim olarak kabul edilen tâvizsiz hükümdarın meseleye ahitliğinden, olay sâdece Türklere münhasır kalmadı. Bütün İslâm âlemi büyük heyecan duydu. Avrupalılar da geniş çapta ilgilendiler. Bir ara “Feth-i Mübîn”in ikileştiğini, katmerlendiğini söyleyip hayrete vardılar. 16. yy. âlimlerinden Alman Loewenenklau, sâdece bu konuyu inceleyen geniş yayınlar yaptı.

Batının bu ilgisinin bir sebebi de şu olabilir miydi? Hz. Eyyûb’un kabir taşı İbranice yazılmıştı. Allah Allah. İşin içinden çok uzun seneler çıkılamadı. Çünkü Arapların mükemmel bir dilleri vardı ve onlara ait her türlü belge kendi dillerinceydi. Musevi ve Hıristiyan dil âlimleri de işin içinden çıkamadılar. Ta 1918 yılına kadar. O yıl Sultan Reşat vefât etti ve hayattayken Eyyûb Semtinde kendi için Mimar Kemâleddin’e yaptırdığı türbeye defnedildi. Bu merâsimler sebebiyle dil âlimlerinden Avram Galanti bu taşı yeniden okudu ve muammayı net olarak çözdü.

Hâdise şu idi: O zamanın Arap yazı tarzı kûfî imiş. Kûfî tarz “Nebâtî” yazıdan çıkmadır. O da şekil olarak “Aramca” yazıya benzer. Aramca yazı “İbranî” yazısından neşet etmiştir. Akşeyh’in istihâresinde gördüğü İbraniceye benzeyen yazının sırrı ve yazıyı okuyanların kanaatleri bu şekilde neticeye bağlanmış oldu. Musevî ve Hıristiyan dilciler de bu keşiften sonra, Galanti’ye hak verdiler ve “şahideyi” doğru değerlendirdiler.

*   *   *

Mezarın meydana çıkması üzerine büyük Fatih, kabrin bulunduğu yere bir türbe yapılması talimatını verdi. İslâm’ın ulularından birinin,Peygamberin ve İslâm’ın en büyük “âlemdar”ının, üstelik İstanbul’un fethine katılan ve hâdis-i nebevînin tebşirine koşan bu mübârek zâtın sekiz yüz yıl şereflendirdiği, mek3an tutup dinlendiği bu bölge, hızla ün kazandı ve fetih sonrası en fazla imar ve ilgi gören yer oldu. Bütün Türkler burayı, Hicaz’dan sonra, Kudüs’ten sonra en kutsal yer bellediler. Dünyanın ilgisi de gecikmedi, aynı oldu.

Türbe, geniş bir külliyenin odak noktasındadır. Etrafını ve külliyeyi tamamlar tarzda cami, medrese, imaret ve ilgili tesisler dikkatle inşa edildi ve semt Türklük âleminde “mübârek bir belde” manzarasına kavuştu. Osmanlı sultanları burada kılıç kuşandılar ve sultanlıklarının ilk cumasını burada idrak ettiler.

Selâtin camileri dışında birden ziyâde minâre yapmak mümkün değilken, Hz. Eyyûb’un da bir “Sultan” olduğunu kabul eden padişah, orada birden fazla minâreye izin verdi. 18. yy. başında Sultan III. Ahmed, mahyaları tertib ederken, Eyyûb Sultan Camisi’nin minarelerini kısa buldu. Mahyaya elvermediği için mevcut minareleri yıktırdı ve Damat İbrahim Paşa’ya verilen talimatla onların yerine yenilerini yaptırdı. Mahya kandillerini oraya çıkardı. Cami, III. Selim zamanında yıpranmış olduğu için külliyen yıktırıldı ve eski plânına uygun şekilde yeniden yapıldı. Bu esnada Sultan Ahmed’in talimatıyla yapılan minarelere dokunulmadı.

Türbenin son tamiri II. Mahmud zamanında yapıldı. Türbenin camiye bakan cephesi müthiş süslüdür. Buradaki çiniler, gerek renk, gerekse motif düzeni olarak olağanüstü bir şehrayin sergilerler. Türbenin dahili de yine harikulâde çinilerle tezyin edilmiştir ve kapıdan itibâren insanı başka âlemlere alıp götürürler. Hazretin sandukası yine ziyaretçilere bambaşka duygular yaşatmaktadır.

Eyyûb semti, Hazretin yüzü suyu hürmetine ve Hz. Fatih’in himmetiyle, “İstanbul’da ikbale ilk eren” bölgedir. Varlıklı aileler, Peygamber’in bayraktarına yakın olabilmek için sadece evlerini değil, kabirlerini de yine bu semtte düşündüler. Onun ruhaniyetinden ona ne kadar yakın olurlarsa o nisbette fazla istifâde edeceklerini düşündüler. Sadece varlıklılar değil, yoksul aileler de onun şefkatine sığındılar. Kargir yapılarla birlikte ahşap mütevâzi evlerde hızla çevreyi kuşattı.

Hz. Fatih’in oğlu II. Bayezid de Eyyûb’a defnedilmeyi vâsiyet etti. Fakat oğlu Yavuz Selim, dedesi Fatih’in kendi camisi yanındaki türbesinde yattığını, bunun daha uygun olacağını düşündü ve babasını da kendi camisinin yanındaki türbeye sırladı.

Şimdi bu kutlu bölge baştan başa türbeler ve kabristanlar âlemidir. III. Murad ve III. Mehmed devirlerinde serdarlık ve sadrazamlık yapmış olan Ferhad Paşa’nın türbesi görkemlidir ve semte farklı bir hava getirmiştir. Sultan Reşad’ın türbesi de beyaz mermer cephesiyle semtin güzel yüzlerinden biridir. Farklı bir yerde münşeat sahibi Feridun Bey gibi, Gazi Müşir Edhem Paşa gibi, hazireler içinde yatan, etraflarına sanki sevdiklerinden bir küçük ihvan grubu, bir dost grubu toplayıp onlarla devamlı bir sohbet âleminde “yaşayan” binlerce sevgiliyi görmek mümkündür.

*   *   *

Ne güzel olurdu, İstanbul’un böyle farklı özellikler taşıyan bölgelerini, o bölgenin özellikleriyle planlayabilsek. Galata ile Üsküdar’ın beylik ve standart normlar ile aynı stilde plânlanması yerine kendi hususiyetleriyle plânlamayı düşünebilsek. Pera ile Eyyub’un, Edirnekapı ile Levent’in farklı ve özgün plânlamalara ihtiyacı olduğunu sezebilsek ve bunu uygulayabilecek gücümüz olsa, ne güzel olurdu.

İstanbul’un farkına varabilsek ne güzel olurdu…

 

 

 

[1] B. und E. Von Constantinopel im Jahre 1453 aus der Chronik von Zorzi Dolfin herausgegeben von Georg M. Thomas, München 1868. çev. S. Sinanoğlu, 29 Mayıs 1953, Fatih ve İstanbul, 1. Sayı.

Düzenleme : 19 Haziran 2019 10:27 Okunma : 1892